Bugüne dokunmayan bir 'Kur'an' olamaz!

Küresel çağda kaybolmaya direnen güzel adamın, Atasoy Müftüoğlu’nun ‘Küresel Çağda Kaybolmak’ eserinde neler var?

Bugüne dokunmayan bir 'Kur'an' olamaz!

https://www.ktpkitabevi.com/urun/kresel-agda-kaybolmak-121130271

2011 Ekim’inde çıkan, biri “sunuş” bir diğeri de “bitirirken” yazıları dahil olmak üzere toplam sekiz bölümden oluşan Küresel Çağda Kaybolmak isimli eser, mühim kitaplar kervanındaki yerini çoktan aldı bile. Yine soruyor, yine sorguluyor ve yine susmuyor Atasoy Müftüoğlu.

Değerli büyüğümüz, zulme ve yok oluşa karşı yazılarıyla ve düşünceleriyle direnme geleneğini aksatmadan, sorumluluklarını paylaşmaya devam ediyor okuyucularıyla. Yoğun bir fikir atmosferinin hakim olduğu kitabın daha başında, belki de kimselerin dikkatini çekmediği bir hususu ele alan yazar, Müslüman toplumların Müslüman öğrencilerinin ABD’de yüksek öğrenim görüp ülkelerine liberal militanlar olarak geri döndüklerini hatırlatıyor bize.

Yine başka bir mühim hatırlatma olarak da; Allah’ın Rasulünün, toplumuna yepyeni bir dil, yepyeni bir söz ve yepyeni bir sistemle gittiğini ve her türlü hiyerarşiyi ve gelenekçiliği elinin tersiyle itiverdiğini, bugünün Müslümanlarına düşenin de bu tavrı ve tarzı güncelleyerek devam ettirmek olduğunu bildirerek okuyucunun teyakkuz haline geçmesi amaçlanıyor.

Herkes mezhebinin ya da cemaatinin âlimi olmuş gitmiş!Atasoy Müftüoğlu, Küresel Çağda Kaybolmak

Müslümanlar olarak kronikleşen en ciddi hastalığımızın, tarihe tanık olmak adına şumullü bir yönteme ve içeriğini bizim hazırladığımız bir gündeme sahip olamayışımızı sebep olarak görmektedir Atasoy Müftüoğlu. Farkında olmadan, dünya Müslümanları olarak Yahudi ve Hristiyanlığın geleneklerinin kavramlarının modern baskılarıyla kendi zamanlarımızdan uzak kaldığımızı esefle sezinliyoruz. Öyle bir hale gelindi ki artık, her yerde ve herkes tarafından “küresel şüpheli” muamelesi görür olduk.

Bugünün en büyük ve en önemli sorunu olarak, ümmetin kendine ve ilkelerine ait yeni bir düşünsel, kültürel, siyasal rol, inisiyatif ve irade sahibi olamamasını kabul edebiliriz, ya da etmeliyiz. Yabana atılacak veyahut görülüp geçilecek bir enkaz niteliği taşımıyor bu sorun. Daha büyük ve derin; ve hatta belki de en köklü meselemiz...

Yenilenme ve yeniden inşa sorumluluğunda olan kitleler tarafından, her türlü bağnazlık, aşırılık, mezhep, hizip, grup, cemaat gibi bencillikler aşılmalı ve ümmeti kuşatan, ümmetin renklerini içeren, kültür ve mekan farklılıklarını sorun olarak görmeden kuşatıcı ve evrensel ufka, yoruma sahip olmanın planları yapılmalıdır. Ve aynı minvalde, müçtehit karakterli düşünürlere, alimlere ihtiyacımızın farkında olunmalıdır. Bu içtihat kadrolarının, tamamen bağımsız, ahlakî derinliklere ve niteliklere önem verecek vasıf taşımaları gerekir. Zaten ilim de buradan doğar, büyür ve dallanıp budaklanır. Bu yanımızın eksikliğini ne kadar çok yaşıyoruz değil mi? Herkes mezhebinin ya da cemaatinin âlimi olmuş gitmiş!

Sevdamızı ve kaygılarımızı muhakkak surette yazmalıyız ve taşımalıyız genç-yaşlı dimağların cümlesine. Lakin yazmaktan da evla olan bir hal vardır ki; o da ahlakî duruşumuz, ahlakî mevcudiyetimizdir. Değerlerimizi ve umutlarımızı davranışlarımıza giydiremezsek, sözlerimiz saman alevine dönüşür ve uçar gider.

Radikal olmayı unuttu artık Müslümanlar

Yine Müslümanlar, lüksten, israftan, debdebeden, ihtişam tutkularından arî olarak servet ve mülk sahibi olabilmeyi başarabilmelidir. Tabi bu başarıya giden yolun, ahlakî, vicdanî ve hukukî sınırlara titizlikle bağlı olmaktan geçtiğini unutmamak gerekir.

Günümüzde Müslüman cemaatlerin Müslüman hareketlere dönüşmemesi ne garip! Çünkü Müslüman hareket muhalefeti, eylemi, tavrı ve mücadeleyi zorunlu kılar. Ama ne demekse "İslamî" olduğu kabul edilen cemaatlerin çoğunda Müslümanca bir hareketin içerik ve tonu gözükmüyor.  Hem İslamcı hareket, İslam’ı bir hayat ve siyaset tarzı, dünya ve ahiret görüşü olarak, hayatı, bütün yönlerini içerisine alacak şekilde, İslamın esaslarına göre dizayn etmek demek değil miydi? Hayatın bütün yönlerini ve boyutlarını esas almayan, dikkate almayan algı, asla Müslümanca bir algı olamaz.

Radikal olmayı unuttu artık Müslümanlar. Farklı ufuklara, yorumlara ve çözümlemelere kapalı kalmak değildir radikal olmak. Radikal olmak, her türlü gayr-i İslamîliklere, statükolara ve statükoculara karşı vahyin gücüne sarılarak bir perspektif, program ve strateji belirleyip mücadele yoluna koyulmanın bir diğer adıdır.

Bütün bir kavram ve gayelerimizi, kavramsal ve kurumsal olarak bina edemezsek ya da edemiyorsak, kendimizi gerçekleştiremeyişimizin, bir var oluş sergileyemeyişimizin hali pür melalidir bu. Somut veriler sunulmazsa çağın idrakine, soyutluklar denizinde bir batıp bir çıkma hallerimiz sürmeye devam edecek demektir.

Atasoy Müftüoğlu, Küresel Çağda KaybolmakHani o erdem yolcusu takvalılarımız? Ahlakımızı, bir bütünlük, derinlik ve içtenlikle yaşayıp Allah’a karşı sorumluluğunun bilincinde olmak değil de, başka nedir takvalı olmak? Allah’ın sınırlarını gözetme boyutu basite indirgenemez. Irkçılık ki, Allah’ın sınırlarını küstahça çiğnemenin en alçalmışlığıdır.

Kur’an’la olan ilişkimize bir bakmaya ne dersiniz? Hikmetli bir yaklaşımla bilincimizi ve kalbimizi Kur’an’a adayarak, O’nun öğrencisi olarak yaşayabilme bahtiyarlığını yakalayabilseydik eğer, günümüzde kerim Kitabımızın tarihle, dünyayla ve tüm insanlıkla irtibatını kurabilecektik. Şimdilerde, Kelamullah üzerinde çok yorumlar yapılmakta. Yalnızca bugünün damarına basılıp nabzı tutulmamakta. Bugüne okunmayan, bugüne tanıklık etmeyen kitabın kime ne faydası olur ki?

Yegane ölçünün vahiy olduğu unutulmuş olamaz ya da olmamalı

Ah direniş hareketleri ah! Siz olmasaydınız, aslında ilahi güç karşısında rüzgarın önündeki çer-çöp misali olan Amerika’nın, Avrupa’nın ve tüm emperyalist-şeytanî güçlerin varlıklarına karşı kaybolup giden onurumuz ve başımız nasıl dik durabilecekti ki? Direniş hareketleri ve mücadeleleri yüzakımız, hayat kaynağımız... Onlardan nefret etmek mi, nefret ettirmek mi? Kim o kadar cüretkâr olabilir ki, bu yok oluş cenderesinin sırıtkanlığına şahit ola ola böyle bir şeye? Onlar sömürgeciliğe karşı bir cevabın ürünüdür. Ve böylece İslamcılık, bir özgürleşmenin, bağımsızlaşmanın adıdır, tadıdır ve yadıdır.

Tarihsel kişilikleri putlaştırma saplantısı var karşımızda. Yine onun doğurduğu sonuçlardan birisi var ki, bir at gözlüğü ancak bu kadar otururdu gözlere galiba. Kendi lider ve üstadlarının kitap ve sözlerini bütün diğer kitap ve sözlerden üstün tutma hastalığı... Bunun kriteri ne ola ki? Kim, nasıl ve nerede hangi aletle ölçüyor bunu? Yegane ölçünün vahiy olduğu unutulmuş olamaz ya da olmamalı.

“Ne Batı, ne Doğu yalnızca İslam./ Ne Şii ne Sünni yalnızca İslam.” nidasıyla tarihe cevval bir not düşen İmam Humeyni’nin, görenlerin ve duyanların zihinlerini alt-üst eden o anlı-şanlı devriminin İran’ı, şimdilerde milliyetçilik ve mezhepçilikle esrarını yitirmiş görünüyor. Böylece, Müslüman dünyayla ümmet bilinci üst çatısında bir ilişki kuramıyor ve kuramayacak da. (Burada kısa bir değini parantezi açalım ve diyelim ki, öteden beri Atasoy Müftüoğlu için “Fanatik bir İran sevdalısı” söyleminin ne kadar tutarsız ve önyargılı bir ifade olduğu anlaşılıyor değil mi? Anlayamayanlar için paragrafa tekrar dönülmesini rica ediyorum.) Ve yine İran, günümüzde tek bir açılıma ve mezhepçi bir mitolojiye dönüşerek İslam Devrimi’nin temel şiarlarını çiğnemiş oluyor.

Müslümanların, üzerinde ciddiyetle durmaları gereken sorumluluklar neler?

Yazar ve entelektüel kesimler, rahat mekanlarında ve pek daha rahat koltuklarında gerine gerine sindirilmiş ve engellenmiş hastalıklı zihinlerle; renksiz, risksiz, başkaldırısız, heyecansız ve öfkeden yoksun keyfî hayatlar sürdürme yolunu seçtiler. İnsanlar üzerinde narkoz etkisi bırakan rahatlatıcı ve gevşetici kitaplar ve yazılar yazmaya koyuldular. Kendine gelmek değil, kendinden geçmek amaç oldu artık.

Müslümanlar kendilerine mühim sorular sormalı ve buna mukabil daha mühim cevaplar bulabilme yetkinliğinde olmalıdırlar. Numunesini göremeyişimiz, bizi bu gerçeği görmezden gelmeye yeltendirmemeli değil mi? Ve şimdi bütün ümmet coğrafyasının öncelikle cevaplaması gereken en hayatî soru şudur: Kur’an, İslam niçin tarihe, hayata, topluma ve siyasete müdahale edemiyor, yön veremiyor, dünyayı şekillendiremiyor? Evet, soru gayet açık; her Müslüman, zihnini bu sorunun cevabına yormakla yükümlüdür.

Ümmetin her bir beldesinin haçlı ve emperyalist saldırılar karşısında ezildiği, yok edilmeye and içildiği bir dönemde, yazarın ifadesiyle, bu eserin yazıldığı vakitlerde, “Kur’an ve İlmî Hakikatler Uluslararası Sempozyumu” düzenleniyor. Ve bu çok önemli toplantıda mevzu edilecek konuların bazılarının başlıkları şöyle: “Zeytin yağındaki Mucizevîlik”, “Kainatın Genişlemesi ve Big Bang”, “Balın Şifa Olması”, “Meninin Yaratılması” vb. İşte şimdi yukarıdaki Kur’an konulu sorunun mühimliğini ve cevabının acilliğini açıkça anlamış oluyoruz. Bu olay, İmam Ahmed Bin Hanbel’in başından geçen şu hikayeyi hatırlatıyor bana: Birisi imama gelir ve şöyle bir soru sorar: “Hocam, namaz kılıyordum, alnımı secdeye korken, dikkat etmemişim, pire varmış; ezmişim ve kanı alnıma yapışmış; bu durumda ne yapmalıydım?” Bu soruya, “İnsan kanının oluk oluk aktığı bir zamanda, benden fetvasını almaya çalıştığın mevzuya bak be adam!” mealinde bir cevap verir İmam. Ne kadar da birbirine benzer bir durum değil mi?

Sözlerimizi sonlandırma yoluna gitmeden evvel, özelde âlimlerin ve genelde ise cümle Müslümanların, üzerinde ciddiyetle durmaları gereken sorumluluklarını hatırlatmakta fayda var: Ulemanın ilmî faaliyetleri, kendilerinden önceki âlimlerin yazdıklarını tekrarlamak olmamalı. Günümüzün beklentilerine, ihtiyaçlarına, yanıtlarına cevap verecek içtihat heyetleri kurulmalı. ABD’nin ve Batının öngördüğü ya da uygun gördüğü, onayladığı bir dinî yorumu üstlenmekten vazgeçilmeli. Ve âlimlerimiz, savunmacı bir dil yerine, vahye dayalı bilgiyle beşeri bilgiyi tevhidî ilkeler bütünlüğünde sunacak eleştirel bir dil kurmalıdırlar.

Örnek hayatlar ve mücadeleler üzerinde konuşmalıyız

Ve bizler, yani tüm inanmışlar, kaybolmalara karşı direnmesi gerekenler... Bilgilenmekteki tek gayemiz, imanımızı, hayatımızı ve ibadetlerimizi daha anlamlı kılmaya çalışmak olmalıdır. Her birimiz, kendimizi büyük bir özeleştiri sınavına tâbi tutmalıyız. Evlerimizi, aziz İslam’ın bütün renklerini, bütün yorumlarını kuşatan bir ilgi merkezi haline getirmeliyiz. Örnek hayatlar ve mücadeleler üzerinde konuşmalıyız. Yaşamadığımız ve büyük bir sorumluluk bilinciyle temsil etmediğimiz düşüncelerimizin bir faydası olmaz. Önemli olan fikir sahibi olmak ya da eylemi anlatmak değil, o eylemi bizzat yapmak ve yaşatmaktır vesselam.

Küresel Çağda Kaybolmak diyerek dikkatlerin rahatını bozmayı arzulayan bu güzel adamın, Atasoy Müftüoğlu’nun geleceğe doğru kötümser bakışlar sunduğunu sanıp da haksızlık etmeyelim lütfen. Zira Hece Yayınları’ndan yeni aldığım müjdeli bir haberin muhtevası aynen şöyle: Bayramdan sonra yazarımızın “Küresel Çağda Var Olmak” isimli yeni bir kitap çalışması geliyor. Hayırlarla gelsin ve buyursun zihnimizin baş köşesine. Kaybolmak olur da, hiç var olmak durur mu yerinde?

Fatih Pala yazdı

Güncelleme Tarihi: 02 Ocak 2019, 11:21
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13