banner17

Bu kitabı çok sevmiştik çok!

Mustafa Kutlu hikâyeciliğinin önemli kitaplarından birisi Bu Böyledir. Sonraki hikâyelerine benzemez bu kitap. İlk seçkin beş kitaptan biri…

Bu kitabı çok sevmiştik çok!

Şehir, insanlar ve nasıl kayboluyoruz.

 Hiç, hiç, hiç… Kitabın kapağında okuru karşılayan üç kelimedir bu. Daha okumaya başlamadan, hikâye edilenin ne olduğu sezdirilmiştir böylece. Zahirî bir yokluk… Yahut Ziya Paşa’nın deyişi ile “Bir katre içen çeşme-i pür hûn-ı fenâdan/ Başın alamaz bir dahi barân-ı belâdan”. Yokluğun, yani aslında fenafillâhın varlığının kan dolu çeşmesinden bir damla içen, başını bela yağmurlarından kurtaramaz. İskender Pala’nın dediği gibi “ ‘Elestü bi-Rabbikum?’ sorusuna cevaben ‘evet’ anlamına gelen birçok kelime arasından ‘belâ’yı seçen kulun”, hiçlik, yokluk, varlık ve bela arasında gidip gelmelerinin hikâyesidir Bu Böyledir. Yani hayatın hikâyesi, ta kendisi.

Ziya PaşaBunun ardından Ziya Paşa’nın bahsettiğim dizelerinin devamını da zikretmekte fayda var. Zira hayat yolculuğumuzu biraz daha irdeleyerek şöyle diyor: “Asude olam dersen eğer gelme cihane/ Meydane düşen kurtulmaz seng-i kazadan”

Mustafa Kutlu’nun da “Bu böyledir. Çünkü geldik. Yani Atatürk Parkı'ndaki sıralara oturduk. Yani semaverler kaynadı. Yani muhasebe öğrendim ve banka memuru oldum.” derken kullandığı kelimelerin gölgesinin Ziya Paşa’nın dizelerinin gölgesiyle aynı yere düştüğünü görmek mümkün.

Kaybolanlar ve mağlup olanlar

“Hep beni yazdım

‘Mağlup olurken ordu, yaslı dururken bütün vatan’.” 

Birbirleri ile bağlantılı sekiz hikâyenin ilki olan ve kitaba ismini veren hikâye böyle başlıyor. Hikâyelerin anlatıcıları, hikâyelere göre farklılık gösteriyor. Bu sözleri ilk hikâyenin anlatıcısı olan Süleyman Koç’tan dinliyoruz. Bir mağluptan… Kitabın, Yahya Kemal’in dizelerinin de içinde bulunduğu alıntıladığım o cümleyle başlaması da bundan.  Süleyman bir mağlup… Kaybolmuş biri… Birçok insan gibi ‘keşkeler’ var hayatında.

Her türlü karmaşası ile dünyayı sembolize eden lunaparktan ‘bir kere de ben vursam. Devirsem şu tavşanı. Diye diye çıkıp gidecek olanlar’dan. O tavşanlar ki hayatın her anında, her köşesinde… Vura vura bitmeyen, hep yenilerini devirmek istediğimiz onlarca arzu… Tavşanlara karşı mağlup olmak da var işin ucunda.

Oğuz Atay, Korkuyu BeklerkenAslında tüm insanların dünyadan çıkıp gidene kadar bitmeyecek sözleri, istekleri var. Ama asıl zor olan mağlubiyetinin farkında olarak yaşamak. Güzergâhını kaybetmiş birinin derdi, hiç bulmamış birininki gibi değildir elbet. Kitabın son bölümünde lunaparkın çıkışını arayanlar ve aramayanların arasındaki fark gibi…

Korner kullanırken çamura bulanıp ağırlaşmış topa var gücüyle vurmasına rağmen topu on sekizin üzerine düşüremediği zamanlardan kalan bir mağlubiyet bu. Sonra felsefeden geçemeyince tekrarlanan bir mağlubiyet… Lunaparkta var gücünü toplayıp meşin yuvarlağa vurduğu yumruğun ardından ibreyi 55’ten yukarıya çıkaramayanların mağlubiyeti gibi… Oğuz Atay’ın Korkuyu Beklerken isimli kitabının ilk hikâyesi ve hikâyenin kahramanı olan ‘Beyaz Mantolu Adam’ın da dâhil olduğu bir mağluplar grubu ki o hikâyenin ilk iki cümlesi de şöyledir: Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı.

Şehirde kaybolmuş bir minare sakini: Yolu Tıkayan Adam

Bahsettiğim başarısızlık yanlış yerde olmakla ilgilidir belki de. Yanlış kişilerin arasında olmakla… Şehir geliştikçe kaybolmuş minarenin bir sakini olan Yorgancı Hafız Yaşar’dan uzaklaşmayla başlayan bir kaybolma…  Hikâyedeki şu cümle fikrimi destekler nitelikte: "Ah Süleyman ah. Sen o duvarın üzerinden hiç inmeyecektin. Minareden yıldızları seyredecektin.”

Yorgancı Hafız Yaşar bir direnişin de sembolüdür. Şehre gelen, tabiata ve fıtrata aykırı olan şeylerin karşısındadır. Sesleri yiyen makine seslerine, yolun gelişine ve elektriğe sevinmeyen tek kişidir o. Zira yol hayatını bölmüştür, bahçesine gidememektedir. Her şeyin kâr ve zarara indirgendiği bir dünyada direnmek için elinden geleni yapar. Dükkânını yıkıp geçecek olan yola müsaade etmez. “Yolu tıkayan adam” olur bu yüzden gözümüzde.  Yolu tıkayan adam… Direnişin sembolü…

Bir yerde bozulma baş gösterdi mi bunun tek bir noktada kalmayacağını iyi bilir Hafız Yaşar. Kâinatta her şeyin birbirine bağlı olduğunu, bu çiçeğin neler söylediğini, bu adamın nereye gittiğini, bu taşı buraya niçin koyduklarını bilir. Çünkü yine onun deyimi ile Kuran-ı Kerim onun gören gözü, duyan kulağıdır.

Bozulmanın çorap söküğü gibi birbiri ardınca akıp geleceğini şöyle açıklar Hafız Yaşar:

“Ağaca ağaç gibi bakmayan, toprağa toprak diyerek basmayan, adama da adam gibi muameleyi mi bırakacak.”

Oysa o her şeyi yerli yerince yaşar. Gündüzü gündüz, geceyi gece gibi…

“Lambalar yandı.

Şehrin sokakları, çarşıları, meydanları, evleri aydınlandı.

İnsanlar artık geç yatıp geç kalkmaya başladılar. Ara sıra gelip giden Süleyman Yorgancı Hafız Yaşar'ın dükkânına elektrik tesisatı kurulmadığını gördü.

-Ama olur mu Hafız amca?

Mustafa Kutlu, Bu BöyledirSüleyman gibi konu-komşu, hısım-akraba, bilen-bilmeyen hep aynı soruyu tekrar edip durunca, onlara şöyle diyorum:

-Gece gecedir, gündüz de gündüz.

Tuhaf tuhaf bakıyor, alaylı alaylı konuşuyorlar:

-Yok canım, öyle mi?

Ben:

-Evet öyle diyorum. Gece ibadet ve uyku, gündüz çalışma.”

Şehirleri ışıklarla donatan insanoğlu, tabii olana müdahalede sınır tanımaz. Yerli yerince yaşayan Hafız Yaşar’ı da bu girdaba çekmeye çalışanlar yolu tıkayan adamın direnişinden başka bir karşılık alamaz yine de.

Yorgancı Hafız Yaşar sonuna kadar haklıydı. Zaman, fark edildiği müddetçe vardır. Bunca telaşın sebebi zamanı fark edemememizdir.  Zira hızı karşılaştıracak bir zaman bulunmayınca, hep yavaş olduklarını hisseder insanlar. Zamanı tekrar bulmak Güneş'i fark etmekle mümkün olur belki de. Zaman onun varlığına ve yokluğuna göre şekil alır. Ama geceyi gündüzden farksız kılan ışıklar izin vermiyorlar buna.

Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin!

“Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin

Kaypak ilgilerin insanı, zarif ihanetlerin”

İsmet Özel böyle diyordu. “Önce ekmekler bozuldu” demişti Oktay Akbal da. Ama bana sorarsanız önce sular bozuldu. Yıllarca sabah akşam akıp duran su önce yetmez olur, sonra olsa da içilemez.

Toprak, su, hava derken insana gelir sıra. Tüm bunlar olup bitene dek insanoğlu yeni doğaya uyum sağlama derdine düşmüştür. Yolu tıkayanlar olsa da yolun her nimetinden faydalananlar da olur elbette. Manifaturacı Rafet Efendi bunlardan biridir. Şehir geliştikçe yükünü tutmuş, yükünü tutarken azığını bırakmıştır. İki dünya işini bir araya koyamamıştır bir türlü. Hikâyedeki en mağlup karakter odur belki de. Minarenin, şehrin yüksek binalarının içinde kaybolmasına paralel olarak o da yavaş yavaş kaybolur. Tekbirle selam arasında kafasından bin bir düşüncenin aktığı namazlar kalır geriye. Sonra iş, hesaplar, kumaşlar, züccaciye… Derken günün birinde keyifle bir armut yerken – Lüzumsuz bir not olmakla beraber sadra düşmüşken satıra düşmesinde de fayda var; Mustafa Kutlu’nun hikâyelerinde okuyucuyu manava götürecek derecede çok sayıda armut yeme sahnesi görmek mümkündür- kalbinde hissettiği bir ağrı… Geriye sadece yarısı yenmiş bir armut ve “alınmış kararlar, verilmiş sözler” kalır. “Devirsem şu tavşanı” diye diye çıkıp giden birinin hikâyesini okumuş oluruz böylece.

“Şehrin insanı, şehrin insanı, şehrin

Bozuk paraların insanı, sivilcelerin”

“Çıkış mıkış yok… Birer şişe bulun kendinize…”

Süleyman Koç, karısı Zinnure ve kızı Fatma, mutantan bir lunaparkta sakince dolaşmaktayken çıkar hikâyenin asıl hali ortaya. Zaten mağlup ve kaybolmuş olan Süleyman bir kez daha kaybolur. Bu defaki kayboluşu tüm kaybolmalarının ve mağlubiyetlerinin üstünde; onları kapsayan, Süleyman’ın ve âdemoğlunun tüm hikâyesini barındıran bir kayboluştur.

Süleyman’ın elinde bir fırın vardır kitabın son bölümünde. Zinnure’nin çekilişten kazanmalarına çok sevindikleri bir fırın… Tüm kaybolmuşluklarına, çaresizliklerine rağmen elden bırakmadıkları fırın… Zaman zaman Süleyman’ın fırını taşımakta zorlandığını anlarız ama yine de çıkışı olmayan bir yerde kısılıp kalmışken bile bırakamazlar onu. Hikâyenin başındaki “tavşan” simgesinin bir benzeridir fırın. Bırakılamayan bir kazanç… Buna hırs diyerek meseleyi genelleştirmemiz de mümkün.

Lunaparküleyman’ın elinde fırın, yanlarında polis memuru ve bir ihtiyarla beraber ailecek çıkış için bir yer ararken saat de donup kalır bir yerde. Aslında saat değildir donan, zamandır. “Saatler işliyor ama zaman durmuş gibi. Belki de bozulmuştur. Ne?! Saat mi, zaman mı? Artık önemi yok. Çünkü çıkış görülmedi henüz.” Gece ve gündüzün birbirine karıştırılarak yaşandığı bir yerde, karanlığın hükmü her an parlayan ışıklardan hiç geçemezken, zamanın durmasına şaşırmamak gerek.

Lunaparktaki umutsuz arayıştan sonra karşılaştıkları bir sarhoş şöyle der onlara: "Hah... Ha... Buradan çıkacağınızı sandınız değil mi?... Ohoooo...  Aptallığı bırakın... Çıkış mıkış yok... Birer şişe bulun kendinize... Benimki bitmiş... Yoksa verirdim birer yudum... Ya da... Ya da..." Adam sonra ileride aynı yöne doğru bağıra çağıra giden kalabalığı göstererek " Onlara karışın... Onlara..." der. Birilerine karışmak gerekli midir gerçekten? İnsan biraz da kalabalıkta kendi ayak sesini duymadığı için kaybolmadı mı? Bir çıkış gerçekten yok mu? Kalabalık niye hep bir tarafta yoğunlaşır?

“Bu böyledir. Çünkü geldik…”

  

Görkem Evci satırların altını çizdi

Görkem Evci, Mustafa Kutlu hikâyelerinin tahlillerine devam edecek.

Önceki tahliller:

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=4831

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=4698

http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=3660

Güncelleme Tarihi: 06 Mayıs 2016, 10:51
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
merve güler
merve güler - 8 yıl Önce

konuyla alakalı daha detaylı bir yazı için m. mücahit yılmaz'ın fayrap'ta yayınladığı "kaybolan yollar ya da bu böyledir" yazısına da bakılabilir.

vita brevis
vita brevis - 8 yıl Önce

bu böyledir, vesselam!

banner8

banner19

banner20