Bu büyük çocukların hikayesi

On iki günde yazılan bir roman tüm dünyada binlerce baskı yapar mı? Şeker Portakalı'nı okuyunca Vasconcelos'u alkışlayacaksınız..

Bu büyük çocukların hikayesi

Şeker Portakalı, Brezilyalı yazar Vasconcelos’un 1968 yılında yazdığı, hemen hemen hepimizin sevgilisi olmuş bir çocuk kitabı. Belki de çocuksu kitap demeli...

Şeker Portakalı, José Mauro de VasconcelosVasconcelos bu kitabı sadece on iki günde yazmıştır ancak “onu yirmi yıldan fazla yüreğimde taşıdım” der. Yazarların içinde taşıdıkları hikâyelerin birgün birikerek kusursuz bir biçimde ortaya çıkacağı kuşkusuz.

Güzel bir üçleme

Kitabı üçleme olarak “Güneşi Uyandıralım” ve “Delifişek” takip ediyor.

Şeker Portakalı’nda kahramanımız Zeze, beş yaşında. Delifişek kitabında ise kahramanımız lise çağına geliyor ve bu onu gözlemleyebileceğimiz son evre.

Yine de yetişemiyorum o çağı da kapamış bir genç olarak ancak Şeker Portakalı’nı 12-13 yaşlarında okumamış her çocuğun eksik kalacağını söyleyebilirim.

Aslında geç kalma lafını çok da dile dolamamak gerek belki de. Çünkü Şeker Portakalı büyükleri de büyütecek bir kitap.

Çocuk dünyasının saf ve incelik dolu tavırlarını gözler önüne seren ve onların dünyasının biz büyüklerden daha büyük olduğunu görmemizi sağlayan bir hikaye…

Zorluklar ve hayal kırıklıkları onu farklı kıldı

Hikâyenin kahramanı Zeze, fakir bir ailenin çocuğu. Onu büyük yapan hadiselerden en büyüğü de belki bu fakirlik. Babasının işsiz olması, annesinin yoğun bir biçimde çalışması. Noel’de pabuçlarına kimsenin hediye koymamış olması. Kardeşi Lois ile oyuncak dağıtılan yere varana dek oyuncakların bitmiş olması. Ve bu fakirlikle karşı karşıya kalarak büyüyor Zeze. Zaten bu fakirlik ve hayal kırıklıkları onu diğer çocuklardan farklı bir yerde olmaya zorluyor.

Hayat hep o hayal kırıklığı yaşatan yönüyle gülerken Zeze’nin yüzüne, o adeta merhametiyle sıvıyor her şeyi. Babasına sigara almak için ayakkabı boyar. Ve her şeyi yaparken ki o ahlaklı tavırlar diyaloglar karşımıza çıkar. Aslında onun en büyük özelliği her davranışında mükemmel bir ahlâklılık barındırması.

Tasvirler… Büyüdüğünü düşündüğü vakit içinde konuşan kuşu havaya uçurması. Bizim bilinç dediğimiz şeye onun “içimde konuşan kuş” adını vermesi. Onun o gizemli ama kendi içerisinde çok anlamlı dünyasını bizlere tanıtıyor.

Zeze aynı zamanda çok yaramaz bir çocuk. Bu kadar merhametli, duygusal ama bir o kadar da yaramaz. Ailesi bu yüzden onu okula yazdırır bir parça da erkenden okuma yazmayı sökmesinden ötürü. Okulda çok uslu ve çalışkan bir çocuktur.

Birgün öğretmeni Zeze’yi yanına çağırır. Ona vazodaki çiçekleri çalmasının doğru olmadığını söyler. O ise “Yeryüzü Ulu Tanrı’nındır değil mi? Yeryüzündeki her şey de Ulu Tanrı’nındır öyleyse. O zaman çiçekler de.” Diyerek cevap verir ve öğretmeni hayretler içinde kalır.

Sonra devam eder:

“Başka türlü yapamazdım efendim. Evde çiçek yok. Dışarıda da çok pahalı… Masanızın üzerindeki bardağın hep boş durmasını istemiyordum.”

Kötü adamla dostluk

Altın yürekli, gururlu ve onurlu kahramanımız Zeze’nin hayatındaki dönüm noktasını ise başlangıçta arabasının arkasına atlamaktan ötürü çok çekindiği Manuel Valaderes oluşturacaktır. Günlerden bir gün bahçede konuştuğu küçük şeker portakalına bunu yapmayı çok istediğini söyler. Ve hiçbir çocuğun cesaret edemeyeceği şeyi yapar. Tabii yakalanması da uzun sürmez. Ve yediği bilmem kaçıncı dayak sonrası yine yaptığı bir haylazlıktan ötürü ayağı kesilir. Yolda zorlukla yürürken başta “Büyüyünce seni öldüreceğim” dediği Portuga’nın (Manuel Valaderes’in) onu arabasına bindirmesiyle arkadaş olurlar.

Bu arkadaşlık gitgide farklı bir hal alır. Gerçi koca bir adamla küçücük bir çocuğun dostluğu zaten nasıl olabilir ki? Bu sevgiyi Zeze’nin “Elimden gelse seninle sekiz yüz elli bin km. hiç durmadan konuşurdum”  “Ben sana bütün hayallerimde yer veriyorum, Portuga. Tom Mix ve Fred Thompson’la yemyeşil geniş çayırlara doğru yola çıktığımda, fazla yorulmadan yolculuk edebilmen için sana bir posta arabası tuttum. Gittiğim bütün yerlerde sen de varsın. Zaman zaman okulda kapıya bakıyorum ve senin görünüp bana günaydın diyeceğini düşünüyorum.” sözlerinden, bu sevginin farklılığını ise Portuga’nın “Tanrım! Bu kadar sevgiye susamış bir küçük yürek görmedim… Ama biliyor musun bana bu kadar bağlanman doğru değil” sözlerinden anlıyoruz.

Kendine seçtiği manevi babası ölünce Zeze de ölmek istedi

Birgün Zeze, okuldayken kötü bir haber gelir. Mangaritaba treni Portekizli Manuel Valadares’in arabasına çarpmıştır. İşte bugünden sonra Zeze çok hastalanır ve çok kötü günler geçirir. Dostunun artık yok olmasıyla onun için her şey yok olmuştur. Öyle ki herkes onun şeker portakalının yol çalışması nedeniyle ortadan kaldırılacağı gün için üzüldüğünü sanırken o şöyle söyler: “Onu kestiler bile baba; benim küçük şeker portakalı fidanım kesileli bir haftadan çok oluyor.”

Şeyma Subaşı içinizdeki kuşu hapsetmeyin, dedi

Yayın Tarihi: 18 Mart 2010 Perşembe 22:14 Güncelleme Tarihi: 11 Ocak 2021, 14:52
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
00
00 - 11 yıl Önce

Kitap tanıtımı iyi bir fikir olmuş da, romanın sonunu yazmasaydınız bari....

aksoy
aksoy - 11 yıl Önce

çok eski günlerimin sempatik romanı tekrar hatırladım tekrar mı okusam acaba öğrencilerime tavsiye etmeden :)

banner26