Bu Ateş Denizi bir açık hava müzesi gibi

Ateş Denizi ile, roman hüviyetine bürünmüş belge bütünlüğüyle, darlanan ve bir o kadar da ateş denizinden geçen Osmanlı mevsiminin son kuğularına kulak veriyor Beşir Ayvazoğlu..

Bu Ateş Denizi bir açık hava müzesi gibi

O klasik tadın tastamam tutkunu olanlar için Beşir Ayvazoğlu, ezcümleden mürekkeb yeni Türkiye’nin fotoğrafını sunuyor bu kez okuyucuya. Hani roman tadında diyeceğim ya, belgesel bir pencereden didiklediği otuzlu yılların, yani Cumhuriyet Türkiye’sinin hemen başında, bilemedin on yıl sonrasında, mevcudu hükümferma kabul ettirmeye çalışan bir zihniyetin dibacesi olarak Ateş Denizi çok şeyler anlatıyor. Roman hüviyetine bürünmüş belge bütünlüğüyle, darlanan ve bir o kadar da ateş denizinden geçen Osmanlı mevsiminin son kuğularına kulak veriyor Ayvazoğlu. Bunu bütün uzuvlarımla hissetiğimi anladığım vakit roman, Tanburî Cemil Bey’in kayıp mezarına birer Fatiha rayihası olarak çökmüştü bile.

Tanburî Cemil Bey, roman boyunca eski bir plakta çalıp duruyor. Eh, biraz da kahramanımız Galip Tahiroğlu’nun âdemi kıskandıracak denli geniş vecheli araştırma mistisizmine hayranlığımızı da ekleyelim buna. Buna ekleyelim zira Tanburî Cemil Bey merhumun izinde sürüklediği ruhunun boşluk kabul etmez ve fakat yeni Türkiye’nin ‘Evropa’dan yalapşap çırpıştırdığı inkılâplara da kapısını araladığı zihniyetiyle Galip Tahiroğlu, artık son perdesi sahnelenen uzun ve uzak bir medeniyetin ara ara sözcülüğünü de takıştırır üstüne.

Ateş Denizi bir açık hava müzesi gibi

Dönemin aydınları arasında epey yekûn tutan bir Cumhuriyet aşkına mukabil kahramanımızın Devran aşkı, sıtmaya tutulmuş gibi bir vecd ve istiğrak halinde sürüklenip durur roman boyunca. Ah, yine roman deyiverdim işte. Oysa Ateş Denizi’nde anlatılan sadece bir dönemin tanıklığıyla ilgili ve ilgilisine tanık olduğu kültür cinayetlerini bir bir anlatan tastamam belgedir aynı zamanda. Bu mihver etrafında, Tanburî Cemil Bey’in biyografisini yazmaya niyetlenen ve öncesinde tafsilatlı araştırmaya soyunan Galip Tahiroğlu üstadımız, roman boyunca dönemin aydınları arasında serazat salınıp durur. Zira babasının mezar yerini dahi bilmeyen ve o hengâmede ziyaret faslının çok uzağında duran oğul Mesud Cemil, kahramanımızın tutumunu, özellikle musiki babında işlenen cürümleri yeni Türkiye’nin biricik meselesi Cumhuriyet devrimleri arasında esefle karşılamak bir tarafa, kahramanımıza sadece burun bükmekle yetinir.

Beşir Ayvazoğlu’nun ne denli titiz ve kanaviçe renkliliğiyle eserler vücuda getirdiği ilgilisinin malumu. Bu malumu ilam etmek niyetinde değilim. Zira buna hiç gerek de yok. Lakin alıştığımız bir türün muharriri olarak yabancısı olduğunu bildiğimiz romana niyet etmiş Ayvazoğlu’nun bu eserinde, gerçeğin karşısında belgelerle konuşan bir kahraman ve onu takip eden bir muharrirle burun buruna gelmek doğrusu pek de şaşırtıcı gelmedi fakire. Mamafih, az evvel de ifade ettiğim gibi, Ayvazoğlu’nun eserlerinde dikte edilen husus, sadece ayrıntılarda bekleyen şifreyi bulup ortaya çıkarma sabrını gösterebilmektir. Kapı Yayınları’ndan çıkan Ateş Denizi bu anlamda bir ilk roman değil, belgelerin bir kahraman hüviyetiyle dile geldiği ve Türkiye’nin serencamına dair ruhî ve maddî katliamların çerçevelendiği bir açık hava müzesi olarak karşımıza çıkıyor.

Galip Tahiroğlu’nun ruhuna rahmet! Beşir Ayvazoğlu’nun kalemine bin şükran!

Arif Akçalı yazdı

Güncelleme Tarihi: 03 Mayıs 2019, 18:03
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mehmet Zahid
Mehmet Zahid - 6 yıl Önce

Bugünlerde ben de bu kitabı okuyorum. Kitap çok güzel, hoş bir üslubu var tavsiye ederim.

Cansu
Cansu - 2 yıl Önce

Bu kitab ile bunca zamandır tanışmamış olduğum için doğrusu hayıflanmadım değil.Bizi bu kitap ile buluşturma fırsatı tanıyan Sayin Beşir Ayvazoğlu'na ve 'dunyabizim'e sonsuz saygılar...

banner19

banner13