banner17

Brezilyalılar Osmanlıları yamyam diye biliyormuş

'Türk Denizcilerin İlk Amerika Seferi- Seyahatnâme- i Bahri Muhit', Mühendis Faik’in 1865'de gerçekleştirdiği deniz yolculuğu sırasında yaşadıklarını anlatıyor. Esad Eseoğlu inceledi.

Brezilyalılar Osmanlıları yamyam diye biliyormuş

Kitabevi Yayınları’nın kütüphanelerimize kazandırdığı deniz seyahatnâmeleri dizisi, insanın ‘hasret’ini konu alıyor. Kitaplığımızda, insanın bitmek bilmeyen ‘yeni yerler görme arzusu’nun deneyimlerini muhafaza ederek zamanında yaşanmış ve yaşayanlar için büyük yenilikler olan birtakım anılarla beraber okunmayı bekliyor. Misafiriz bu dünyada. Misafiriz ama, misafir olmamız, bizi ağırlayan dünyayı keşfetmenin önüne geçmemiş. Sürekli gezmişiz. Sürekli geziyoruz. Bu öyle bir durum ki, seyahatnâmeden okumak da yetmiyor, okunan yere gitmek dindiriyor ancak bu hasreti ve çıkıyoruz yola “Seyahat ya Resulullah!” diyerek.

Seyahatin Kültür Tarihi’ni yazan Löschburg’un sözlerine kulak verebiliriz: “Gezi yazısı, edebiyatın kendisi kadar eskidir.” Her yolculuğumuzdan sonra ya oraları yazmak isteriz, ya da birilerine tutku dolu bir üslupla anlatma çabası... Her hâlükârda seyahat boyunca yaşanılanları anlatma hissi mevcut. Bu tutkumuz, Löschburg’un sözlerini destekleri nitelikte. İşte gezi yazıları bu uçsuz bucaksız bir tutkunun ürünü. Ciltler dolusu eserler, yaşanan tecrübelerin verdiği heyecanla dolmuş; kütüphaneler seyahatnâmelere ev sahipliği yapmış. Yaşanılan çok sayıda tecrübenin aktarımına ne de güzel vesile olmuş gezginler, seyyahlar!

Amerika’ya giden ilk Osmanlıların anıları

N. Ahmet Özalp’ın yayına hazırladığı, 2011 yılında 2. baskısını yapan Türk Denizcilerin İlk Amerika Seferi- Seyahatnâme- i Bahr-i Muhit, Mühendis Faik’in deniz yolculuğu sırasında yaşadıklarını anlatıyor. Bursa ve İzmir adındaki iki Osmanlı savaş gemisi, görevlendirildikleri Basra Körfezi’ne doğru yola çıkıyorlar, 1865’in 12 Eylül’ünde. Hedef Akdeniz’i aşmak, Cebel- i Târık boğazını geçip Atlas Okyanusu’na çıktıktan sonra sahil boyunca Afrika kıtasını dolaşarak Basra’ya ulaşmaktır. Sorunun olmadığı bir durumda bile aylarca süreceği tahmin edilen yolculuk, sıkıntılı bir süreçle devam eder, süreç hayli uzar.

Gerçekten gemi personeli için sıkıntılı ve ‘korku dolu’ geçen o günler, o dönem az rastlanır bir biçimde iki personel tarafından yazılarak bizlere bırakılmıştır. Bu iki kişiden biri gemi mühendisi Faik Bey, diğeri ise Brezilya’da bir süre kaldıktan sonra İstanbul’a dönen gemi imamı Bağdatlı Abdurrahman Efendi’dir. İncelediğimiz eser Faik Bey’in anılarının yer aldığı kitap olup, aynı yayınevi tarafından Brezilya’da İlk Müslümanlar- Brezilya Seyahatnâmesi ismiyle yayınlanan diğer eserde Abdurrahman Efendi’nin anıları yer almakta. İlerleyen dönemlerde o kitabı da inceleyeceğiz inşallah.

Faik Bey’in anılarının dikkat çekici kısımlarına yoğunlaşmaya çalışacağız. Faik Bey, seyahatnâmesinin özellikle uğranılan liman ve kentlere ilişkin bölümlerini iki farklı metinle oluşturmuş. Her yeni şehre gittiğinde iki metin hâlinde anlatıyor orayı. İlk metinde, ulaşılan bilgiler (şehrin genel yapısı, coğrâfî özellikleri vs.), ilk gözlemler ve resmî işlem ve ilişkiler, biraz daha ‘teknik bir anlatımla’ ifade ediliyor. “Olaylar” başlığıyla yazdığı ikinci metinde ise Faik Bey, aynı yere ya da olaya ilişkin detaylı gözlemlerini ve yorumlarını kendine has yorumlarıyla, özgün ve özgür bir şekilde dile getiriyor. Ahmet Özalp'in, “Sunuş” yazısında Faik Bey’in bu hikâyesinin, Türk denizcilik tarihinin ilk Amerika seferinin anlatımı, belgeseli olduğunu ifade etmesi, eseri daha dikkat çekici hâle getiriyor. Özgün adı “Seyahatnâme-i Bahr-i Muhit” olan bu eser, yayınevi tarafından bir de alt başlık eklenerek yayınlanıyor: “Türk Denizcilerin İlk Amerika Seferi”.

Allah’ın lütfundan yardım dileyerek...”

Hedef Basra Körfezi’dir. Faik Bey’in ifadesiyle şöyle başlar yolculuk: “Hazreti Padişahın başarılar bağışlayan sâyelerinde, Basra Körfezi’ne gitmek üzere tayin buyrularak devlet tersanesinde bakımı yapılıp hazırlanan Bursa ve İzmir adlarındaki korvet-i hümayunlar bahriye yarbaylarından izzetli Ali Bey'in kumandasında, Hicrî bin iki yüz seksen iki yılının Cemaziye’l- Evvel ayının üçü ve Rûmî (M. 1865 yılı) Eylül’ünün on ikisi, Pazar günü akşamı, saat on iki dolaylarında Tophane önlerinden Allah’ın lütfundan yardım dileyerek demir alıp Dersaadet’ten yola çıktık.” Denizcilerin kullandığı terimlere yayınevi pek dokunmamış, dipnotlar vesilesiyle açıklamalarını paylaşmış okuyucuyla. Bu anlamda kitabın kendine has güzel bir havası var.

Faik Bey’in alıntıladığımız sözleriyle başlayan yolculuk Gelibolu üzerinden Sakız adasına doğru devam eder. Adadan gerekli kömür alındıktan sonra Malta limanına doğru yola çıkılır. Buradaki birkaç günlük konaklama sonrasında Cebel-i Târık’a doğru yol alırken İspanya’nın Mallorca (Mayorka) adasına yakın bir konumda hava sertleşir, sabah ise bu sertleşme kendisini fırtına olarak gösterir; ‘korvet-i hümayunların’ haberleşme amacıyla çektikleri işaretler kâh yırtılır, kâh uçar. Devamında Cezayir’de kalırlar bir süre ve sonrasında Cebel-i Târık limanına giderler. İzmir korveti de oradadır. Ciddi hasar alan İzmir korvetinin Cádiz (Kadis) tersanesinde hızlı biçimde onarılması buyruğu üzerine Cádiz’e geçerler. İspanya’ya bağlı bir şehir olan Cádiz’e gittiklerinde, Devlet-i Aliye konsolosu aracılığıyla İzmir korvetinin havuza girmesi gerektiği, resmî bir yazıyla şehir valisine ve bahriye nazırına bildirilerek geminin tamirine başlanır. Benim okurken merak ettiğim bir kısımdı burası meselâ ve genel hatlarıyla ifade etmeye çalıştığım ‘geminin tamir edilmesi süreci’, kitapta detaylarıyla, güzelce anlatılıyor; her zamanki gibi tarihin genelleme olmadan, detayına inilerek incelenen yüzü, okucuyu hayretler içerisinde bırakabiliyor.

Ekvator çizgisi görülebilir mi?

Okuyucu, kitabı okumaya başladığında görecektir, hızlı akan bir dil var. Faik Bey, bazı kısımları hızlı geçiyor ama önemli gördüğü detayları okuyucuya yansıtmak konusunda elinden geleni ardında koymuyor. Biz de buraya aldığımız noktaları, dikkatimizi çeken, okuyucuyu kitaba yönlendirebilecek detaylar olarak seçmeye çalışıyoruz; kitabı kapsamlı bir özetle sunmamız mümkün değil zîra. Güzel, tebessüm edilecek hadiseler dikkatimizi çekiyor; onlardan biri şu: Yolculuk süresince Ekvator taraflarına gelindiğinde, kavramsal olarak haritalarda gösterilen ‘Ekvator çizgisi’ni görmek isteyen gemi personelinden bazıları, iki saat denizin yüzünü gözetlerler. Bu olayı Faik Bey ‘garip’ kelimesini kullanarak anlatıyor; ama ben, bu tip anıları seviyorum, yaşanan yeni süreçlerin insanlarda oluşturduğu doğal mı doğal bir şaşkınlık reaksiyonu!

Faik Bey, Osmanlı’nın, Dersaadet’in bir temsilcisi konumunda. Bunu zaman zaman diline yansıtıyor. Meselâ Cezayir’e vardıklarında, Cezayir halkının kendilerini ağırladığını, saygı gösterdiğini, ziyafetler verdiğini ifade edip ekliyor: “Doğrusu bura ahalisi, misafirperverlik ve vatanseverlik görevlerini gerektiği gibi yerine getirdi.” ‘Devletçi dil’ olarak ifade etmek istediğim bu üslup, bir beklentinin dile- ifadeye yansıması olsa gerek. Bu, okuyucu tarafından bir durum tespiti olarak algılanırsa memnun oluruz; olumsuz- olumlu bir eleştiri amacı gütmeksizin.

Yol üzerindeki duraklarından bir tanesi olan Yeşilbaş Adaları’ndan bahsediyor Faik Bey. Bu ada hakkında bilgi verirken, 80 bin kişinin yaşadığını, bunların büyük çoğunluğunun Afrika’dan getirilen ‘zenci esirler’ olduğunu belirterek, kurak bir iklime sahip olduğunu ekliyor. Susuzluk gibi bir sorunun, kuraklık hasebiyle söz konusu olduğunu, bu sorunun iskele başında bulunan bir makine vasıtasıyla deniz suyundan tatlı su elde edilerek yüksek fiyatla satılmak yoluyla çözüldüğünü belirtiyor.

Cesur, kahraman fakat yamyamdırlar!”

Duraklardan birisi de Güney Amerika ülkelerinden Brezilya’dır, ‘Brezilya Ülkesi’ yani Faik Bey’in deyimiyle. Rio de Janerio limanına girerek demir atan iki gemi, burada duraklar. Buraya Osmanlı’dan gelen ilk gemi olduklarını söyleyen Faik Bey, Brezilya tarih kitaplarında Osmanlılar hakkında “Son derece cesur ve kahraman olmakla birlikte yamyamdırlar!” gibi bilgilerin yazılı olduğunu belirtiyor. Genel olarak Osmanlılar hakkında bu bilgilerden başkasına sahip olmayan Brezilya halkı, gemiler limana girince sahile üşüşüp kayıklara binerek akın akın gemileri ziyarete gelmişler. Fakat öncesinde, deniz kuvvetleri komutanlığınca görevlendirilen bir deniz subayı, sorduğu sorularla Osmanlıların yamyam olup olmadıklarını araştırmış. Kilometrelerce mesafenin oluşturduğu buz dağlarının erimesi, böyle ironik başlangıçlara kapı açmış işte.

Osmanlı gemileri Brezilya limanına yanaştıktan sonra karaya ilk olarak Mühendis Faik Bey ayak basmış ve sonra arkasında yüze yakın insan birikmiş, herkes birbirine onu gösteriyormuş: ‘İri, kocaman sarıklı ve cüppeli insanlar olarak duydukları Osmanlı’!

Faik Bey ile aynı gemide, Bursa korvetinde bulunan, Brezilya Seyahatnâmesi’nin yazarı Bağdatlı Abdurrahman Efendi, Brezilya’da firar ediyor. Firar hadisesinin detayına çok fazla girmeyerek, kısaca özetlemeye çalışalım. Osmanlı, Brezilya’ya yanaştığı sırada geçmişte yaşanan çeşitli süreçler (Portekizlilerin Afrika’dan kaçırarak getirdikleri zenci esirlerin Amerikalı esirlere İslâm’ı tebliğ etmeleri) hasebiyle 9 bin kadar zenci Müslüman mevcut imiş. Gemiler yanaşır yanaşmaz Müslümanların bir kısmı imam efendi ile görüşmüş, görüşmeler hız kesmeden devam etmiş; zaman zaman Abdurrahman Efendi çeşitli dinî meseleleri çözüme kavuşturmak adına (dillerine de aşina olduğu için) taşradaki evlere yapılan davetleri kabul etmeye başlamış. Bir gün yine izin alarak gittiğinde beş altı gün gelmiyor ve İmam Efendinin tam anlamıyla gemiyi terk ettiği anlaşılıyor. Brezilya hükûmeti ise, yasaları gereğince orada kalmak isteyenlerin memnuniyetle kabul edildğini, reddetmek bir yana, törenle bir miktar toprak verildiğini ifade ediyor. Bu şekilde Abdurrahman Efendi’nin Brezilya macerası başlıyor.

Tabi, bu ‘firar öyküsünü’ bir de Abdurrahman Efendi’nin yazdıklarından okumamız lazım; o kitabı incelediğimizde, kendisinin söylediklerini görmüş olacağız. Aynı şekilde Ümit Burnu olarak bildiğimiz Kap ülkesinde, Osmanlı’nın, yerel halkın talebiyle gönderdiği Ömer Lütfi ve Ebubekir Efendi’nin anılarının yer aldığı, şu an değerlendirmesini yaptığımız kitabın yer aldığı seriden Ümit Burnu Seyahatnâmesi’ni de inceleyeceğiz.

İlerleyen sayfalarda, seyahatin dönüşü de dâhil, gemilerin uğradığı yerler hakkında bilgi verilmeye ve orada yaşanan olaylar anlatılmaya devam ediyor. Kitabın temas bile etmediğimiz güzel birçok detayı mevcut. Seyahatnâmelerin yüreklerde bıraktığı hoş tınıyı Faik Bey’in anılarını not aldığı, gördüklerini aktarma çabasıyla gözlemlediği tecrübelerinde görmek mümkün.

Esad Eseoğlu, uzun bir deniz yolculuğuna çıkma hayaliyle aktardı

Güncelleme Tarihi: 08 Şubat 2019, 17:30
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20