Boyunu aşan bir ömrü yaşıyor şair

Mustafa Uçurum’un, Şule Yayınları arasında çıkan yeni şiir kitabı Boyumu Aşan Ömür kitabı hakkında Hümeyra Yıldırım yazdı.

Boyunu aşan bir ömrü yaşıyor şair

Ben lisedeyken birçok öğrenci değişik sebeplerden, çoğunluğu da ders programı yaptırmak için rehber öğretmenin yanına giderdi. Farklı bir sosyal etkinlik de denilebilir buna. O zamanlar için öyleydi. Diğer okullardan gelenleri bilmem ama ben ilk defa bir rehber öğretmeni görüyordum. Onun odası da vardı, üstelik kendine aitti. Rehber öğretmene gitmek için izin isteyenler olurdu, derse gelmezdi onlar. Ben de şöyle elle tutulur gözle görülür bir sorunum olsa da gitsem ona dert yansam diyordum. Hem onun odası bizim sınıfla aynı koridordaydı. Giren çıkan eksik olmazdı, görürdüm ben.

Prefabrik bir yapıda okuduk o yıl. Kışın sorun oluyordu böyle incecik, derme çatma bir yerde olmak. Sobayla ısınıyordu sınıf ama sobanın dibinde oturana bile hayretmezdi sıcaklık. Son sıradakiler iyice üşürdü. O sobanın varla yok arası sıcaklığını, o sınıftaki üşümelerimi yazarken bile hissedebiliyorum. Arada bir o öğretmen sınıfa yazı asardı, hepsini okurdum. Yazılanların arasında bana uygun dert tasa var mı diye bakardım. Yani bahane bulacağım da odasına gireceğim, inceleyeceğim odasını. Öyle isyanlar, başkaldırılar, lüzumsuz içlenmeler, duygu patlamaları falan bana göre değildi. Ergen benmerkezciliği de yaşamadım.

Öyle şeyler olmayınca bir kere ders programı hazırlattım rehber öğretmene, o kadar. Yine de merak ettim hep kimin ne derdini dinliyor, kim ne söylüyor ona? Sevinçler, hüzün, huzursuzluk, karamsarlık, ümit, heyecan, bıkkınlık… Yani iyisiyle kötüsüyle tüm duygular. O zamanlar böyle duygularım olsun istemişim. İstemekle değil yaşamakla oluyormuş. Şimdi anlıyorum, bu çoluklu çocuklu yaşımda.

Bu yaşımda da istiyorum ki bu duyguları yaşayan, hisseden birileri çıksın ve ben yalnız olmadığımı anlayayım. Ya beni anlasın ya da beni bana anlatsın. İşte tam da bu noktada kitaplarla kesişti yolum, özellikle de şiirle. Sevinci, hüznü, yası, kaybetmeyi, çaresizliği, ümidi, kederlenmeyi, sevdayı, kırılmışlığı ve daha birçok duyguyu hem de en yoğun şekilde şiirlerde buldum.

Şiir sadece bunu sağlamaz insana, doğru. Bu da onun varoluş sebeplerinden biri sadece. “Şimdi şiir neden var?” sorusuna gelirsek de oradan çokça çatallanır yolumuz. En iyisi duygular durağında oyalanmak biraz. Diyebilirim ki şiir bize hiç bilmediğimiz duyguları çok sade bir şekilde anlatır, gösterir ya da her zaman gördüğümüz, hissettiğimiz ama dile getiremediğimiz şeyleri çok etkileyici bir şekilde, bir sürpriz gibi önümüze koyar. İkisi de güzel.

Boyumu Aşan Ömür

Bizlere bu güzelliği fazlasıyla sunan Mustafa Uçurum’un son şiir kitabı Boyumu Aşan Ömürden bahsetmek istiyorum biraz. Kitaptaki ilk şiir Çatı Katı. Bu şiiri kitaba girmeden önce okuma, dinleme şansım oldu. “Bu çift şerit yollar bizi kime götürebilir ki / Ben kendimde kaldım geç kağıdım yaka cebimde” mısralarını duyunca gözlerim dolmuştu. Tüm geç kalmışlıklarımı geçtim de insanın kendine bile geç kalması ne acı. Berceste denilebilecek çok mısra var bu şiirde bana göre. “Hiçbir tedirgin kuş anlatamaz içimdeki çırpıntıyı” yazıyor bir mısrada. Benim tüm çırpınışlarım bir bir geliyor gözümün önüne.

Dolu dizgin atların ilkbahara kavuşması gibi bir sevinç” mısrası beni Akıncılar şiirine götürüyor Yahya Kemal’in. Şairin böyle bir atıf yapma gibi bir amacı, niyeti yoktur belki. Aklının ucundan bile geçmemiştir Akıncılar, bu şiiri yazarken. Okur ise yazarın kastı dışında çok daha geniş sahalarda yolculuk edebilir. Bu işin güzelliği de burada sanırım. Şiir okura sunulduktan sonra o artık şairin değildir. Okuru kadar duygu yükü taşır mısralarında.

“Aynaya bak denilince uzak görünüyor bütün siyahlar” mısrasında yüz yüze geliyorum aynadaki bakışlarımla, gerçeklerden kaçışlarımla yüzleşiyorum. Aynı şiirde “Sevmek temel ders olsun gerisi teneffüs tadında bırakılsın” diyor şair ama bizler parayı, eşyayı, unvanları temel ders yaptığımız için hayatımızda, sevmeye teneffüs arası kadar bile hak tanımadığımızı anlıyorum, fark ediyorum.

Alacaklı adlı şiirinin sonunu “Dünyanın tüm davetlileri, biraz daha sabır lütfen” mısrası ile bitirmiş şair. Davetliler kelimesi burada çok dikkat çekici duruyor. Dünyada misafir olduğumuza göre aynı zamanda davetliyiz demektir. Sonuçta atılmadık buraya. Gizemli bir şekilde dayalı, döşeli, hazırca bulduk burayı. Gizemli diyorum çünkü dünyanın nasıl oluştuğuna dair kimsenin kesin bir bilgisi yok. Var olan da hep teori aşamasında. Kimisi için her şey güzel, yolunda. Sımsıkı sarılıyor buraya. Kimisi de sıkılıyor, bunalıyor, ruhu başka şeyler peşinde. Ruhu başka şeyler peşinde olanlara, asıl güzelliğe talip olanlara “Biraz daha sabır lütfen” diyor şair bu aşamada.

Kitaba ismini veren şiirdeki “Kendime pencere oldum” ifadesi beni çokça düşündürmüştür. Yani bu içini dışarıya açmak mı, kendine dışarıdan bakmak mı, perdeleri var ve kapalıysa pencere olmanın bir anlamı var mı? Bunları sorarken ilerleyen mısralarda “Kapanırsa pencere şiir darda kalır” diyor şair. Açtığı pencereden içindekileri şiir olarak sunuyor bize anlaşılan. Bu pencere hiç kapanmasın o zaman.

“Kül rengi metropol” şiirinde, metropoldeki insanların savruluşu, hayatlarında ön plana çıkan kartların, senetlerin, rezidansların onları nasıl oyaladığından bahsediyor. Tüm bunlara karşı şükrü, yağmuru, şehrin kuytu sokaklarını öne çıkarıyor şair. Tavsiye de denebilir buna; çünkü “Ekmek kokusu fırından şefkat dağıtarak geliyor” demek için rezidanslara değil şehrin kuytularına gitmek gerekiyor.

Tam karşında kelimelerden bir ülke kurulmuş
Öylesine heybetli bir ülke var karşımda
Esiyor yel
Deli bir tayın yeleleri değiyor ürkekliğime
Kimseye söylemeyin
Şimdi bir arşın daha yaklaşıyorum kendime

Şair; kelimelerden, müzisyen; notalardan, mimar; taş ve topraktan bir ülke kurar kendine, diğerlerininki ne kadar somutsa şairinki o kadar soyuttur. Yük olmaz bu ülke hiçbir toprağa. Hindibalar uçuşur göklerde, bulutlar güneşe çalım atar. Başka ne var derseniz, buyurun kendinizi davet edin bu ülkeye. “Orası uzak denen yer neresi ise oraya gitmeli” diyor başka bir şiirde şair ve bizi ülkesine çağırıyor bu kitabıyla.

Sessiz, sensiz, ıssız, kimsesiz… Kendi içinde bile uyumlu bu kelimeleri çokça severim. “Sessizlik bitiriyor sensizlik adlı şarkıyı” mısrasında hem anlamlı hem de güzel bir aliterasyon yakalanmış. Benzer bir durum “Koyu mavi, açık gri, çokça ebruli / Bu renkler şimdi daha çok anlatıyor bizi” mısrasında da mevcut.

Hayalden daha hayali, gerçekten daha gerçek olabiliyor bazen şiir. “Yanı başında Kudüs / Terk edilmeyi bekleyen acı” dizeleriyle bir gerçekle yüzleştiriyor bizi şair. Hem de acı bir gerçek. Saldırıdan saldırıya, Ramazan’dan Ramazan’a hatırladığımız Kudüs gerçeğini koyuyor önümüze. Bu acı, yıllardır terk edilmeyi bekliyor ama biz maalesef unutmayı seçiyoruz. Arada bir hatırlıyoruz o kadar. Şairse “Kimse dindiremez / Sessiz bir anıt gibi / Çoğalttığımız öfkeyi” diyerek bu duruma itiraz ediyor, karşı çıkıyor.

Kitaptaki son şiirinin bir mısrasında “Güneşin altında tüm gölgeler aynıdır” diyor şair. Öyle olmasına öyle ama şairlerin, yazarların gölgesi biraz farklı sanki. Bizlere içindekileri, içimizdekileri gösterdikleri ve hatırlattıkları için hem de. Biraz daha açık, biraz daha koyu ya da renkli oluyor sanki. Biz de onların gölgelerine bakarak bu farklılığı hissedebiliriz.

“Boyumu aşan bir ömrü yaşamaya çalışacağım demek” ve de “Rabb'im dağların bile kaldıramadığı yükü yükleme omuzuma” diye dua etmek birbirleri ile uyumlu istekler olsa gerek. Rabbim kalemini velut eylesin şairimizin. Şiir severlere de iyi okumalar diliyorum.

Hümeyra Yıldırım

Yayın Tarihi: 23 Ekim 2021 Cumartesi 10:00
banner25
YORUM EKLE

banner26