Böyle Şeyler Neden Sadece Filmlerde Olur?

Sonu kötü, kırıcı, yıkıcı biten aşklar, sevgisizlikler; hayatın yükünü çeken, dünyaya alışamayan, sistemden uzak kalmaya çalışan, zincir kitapçılara karşı sahafları, kurumsallığa karşı insanlığı, Ebru’ya karşı ebruyu tercih eden ve en saf halleriyle hayatın pek önemsemediği insanlar, ve daha fazlası İsmail Kılıçarslan'ın 'Böyle Şeyler Filmlerde Olur' kitabında... Mehmet Akif Öztürk yazdı.

Böyle Şeyler Neden Sadece Filmlerde Olur?

Her Pazar Yeni Şafak gazetesinde ‘Sokakta’ başlığıyla, genelde gündemden uzak, anlatı veya öykü diyebileceğimiz yazılarına devam eden İsmail Kılıçarslan, bu yazılarını geçtiğimiz yıl “Sokakta” adlı kitabında toplamıştı. O günden sonra da bu yazılarına devam eden yazarın öyküleri, bir kitap hacmine daha ulaştı ve geçtiğimiz Mart ayında yeni bir yayınevi olan Ketebe Yayınları’ndan neşredildi. İlk kitabıyla aynı tarzını devam ettiren Kılıçarslan’ın bu kitabında biraz farklılıklar da bulunuyor.

İlk kitaba göre daha az sayfaya sahip olan “Böyle Şeyler Filmlerde Olur” kitabını yazar altı bölüme ayırmış. Her bölümün başlığı, altındaki hikâyelerle veya anlatılarla uyumlu bir şekilde seçilmiş. Sadece altı bölümün başlıklarını bile okusak alttaki metinlerin temalarını veya konularını anlayabiliriz: “Kavuşmak Yok İslamlıkta”, “Dünyanın Acemisi”, “Kendi Şarkısının Sesi”, “Zor Mesele”, “Hikmetli Laflar”, “Bir 15 Temmuz Bir De Seçim Bürosu”.

Aşka dair sağlam bir delil: “Eline sağlık, çok güzel olmuş”

“Kavuşmak Yok İslamlıkta” adlı ilk bölümde umutsuz aşklara değinen yazar, bu temayı ilk kitabında da bolca kullanmıştı. Sonu kötü, kırıcı, yıkıcı biten aşklar, sevgisizlikler, bu bölümün genel temasını oluşturuyor; fakat reel dünyadan farklı şeyler buluyoruz bu bölümde. O da şu ki, karakterlerin temiz duyguları hiç değişmiyor, kimse çirkinleşmiyor. Herkes en saf halleriyle öykülerde arz-ı endam ediyor. Bu hayatlar gerçekten yaşanmış olsa bile, Kılıçarslan bunları sanki biraz daha arıtıp kâğıda öyle dökmüş. İnsanın diline kadar gelip söyleyemediği, içine gömdüğü duygularla birlikte, neredeyse eski zaman Türk filmleri tadında bir bölüm olmuş kitabın açılış öyküleri: “Ahmet’in gideceği gün kasabanın meşhur ipek kumaşlarından bir kese dikti Ayşen. İçini dışını menekşeyle ovaladı. ‘Paranı pulunu koyarsın belki’ dedi keseyi verirken. ‘Bana ne parandan pulundan. Sana bu keseyi beni asla unutma diye veriyorum. Ben sana dut gibi âşığım Ahmet’ diyemedi. Yutkundu yine. Ama Ahmet’in ‘eline sağlık Ayşen, çok güzel olmuş’ demesini bir delil saydı.”

Dünyaya alışamayan kişiler

Herkes dünyaya alışamaz. Bu kişiler yaşamak için yapmak zorunda kaldığı zorunlulukların dışında daha saf bir hayat yaşamaya çalışır. Bunu birçok kişi isteyebilir ama bu dirayeti göstermek zordur. Dünya öyle bir çöker ki insanın üstüne, kıpırdayamaz çoğu kişi. Kıpırdamaya çalışıp karşı koymaya çabalayanlar ise zaten fark edilir. Kitabın ikinci bölümü hayatın yükünü çeken, dünyaya alışamayan, sistemden uzak kalmaya çalışan, zincir kitapçılara karşı sahafları, kurumsallığa karşı insanlığı, Ebru’ya karşı ebruyu tercih eden ve hayatın pek önemsemediği kişilerin hayatlarından kesitler sunuyor bize. Sahte insanlar, sahte işler, boğan yapılardan kaçmaya çalışıp kendi önüne bakmak isteyen insanların küçük dünyasına bir an da olsa misafir olmak, bize, hâlâ böyle insanlar var dedirtecek cinsten.

Fakat tabiî ki günümüzün modern insanı, mal mülk sevdasına düşmüş insanı ‘bunlar ne saçma davranışlar, günümüzde böyle ahmaklık mı kaldı’ serzenişi de yapabilir: “…Sanırsın dükkânın eşiği oldu sana sırat köprüsü. Girse, 18 taksitle 4 bin liraya şu siyah buzdolabını alıverse… Girse, ‘bana bir de bulaşık makinesi lazım, onlara da bir baksak’ deyiverse… Yağlı müşteriyi görünce ‘çay alır mısınız?’ diye soran kızın teklifini kabul etse… Hatta bir de şeker atsa çaya…

O vakit Ebru, Ebru’nun annesi, kendi annesi, hatta uzak akrabalar falan mutlu olacaklar, sevinecekler, sevinçten deliye dönecekler. Çünkü o eşikten içeriye girse KPSS’ye de girecek. Bir kravatın boyunduruğuna da girecek. Her sabah daire başkanı Selami beye uzaktan baş selamı vereceği o çemberin içine de girecek.

Girmedi. Kendisine epey bir merakla bakan kıza ‘ebruya dönüyorum ben’ dedi, ‘hem sizin çayınız da beklemiş olur şimdi. Beklemiş çay içilmez.’

Yürüdü. Derince bir nefes alıp ‘hayırlısı yahu’ diye fısıldadı soluğunu yavaşça bırakırken.”

Yazarın hayatından kesitler, 15 Temmuz ve diğer şeyler

Kılıçarslan, kitabın diğer bölümlerinde “Sokakta” kitabında daha çok yaptığı gibi kendi hayatından öykülere, anlatılara da yer veriyor. Bunlara ek olarak 15 Temmuz gecesinin hikâyeleri de kendine yer buluyor kitapta. Yaşanmışlıklar her zaman ilgi çeker, Kılıçarslan da tam olarak bunları anlatıyor.

Metinlerinde oldukça yalın bir dil kullanan yazar, açık bir üslûp sahibi. Şiirsel bir dil de diyebiliriz buna. Zaman zaman destansı bir temanın görüldüğü metinler genel olarak hayatın görünmeyen yönlerini ve kişilerini göstermeye yönelik. Bazen konuşma dili yer alsa da söz oyunlarına, sanatsal yaklaşıma pek uğramadan direkt yazmış yazar metinlerini. Bu da okumayı çok kolaylaştırmış.

Bu tür anlatılar edebiyatımızda maalesef pek görünmüyor. Son zamanlarda Ercan Kesal ve İsmail Kılıçarslan’da görüyoruz bunu. Buna kıymet veriyorum çünkü; durum öyküsü ismi altında, sanatsal bir öykü oluşturacağım diye gereksiz söz oyunlarına giren, lafı dolandırdıkça dolandıran ve bunalım edebiyatından vazgeçmeyen öyküler çok yer tutmaya başladı edebiyatımızda. Sözü direkt aktarmakta yarar var. İsmail Kılıçarslan tam da bunu yapıyor. Kısa ve vurucu metinler. Tam da ihtiyacımız olduğu gibi.

Mehmet Akif Öztürk

Böyle Şeyler Filmlerde Olur, İsmail Kılıçarslan 

Yayın Tarihi: 20 Nisan 2018 Cuma 09:57 Güncelleme Tarihi: 15 Kasım 2018, 16:40
banner25
YORUM EKLE

banner26