Bize "Şiirle Gelen"

"Gelen, Nurettin Durman’ın ‘Şiirle Gelen’ kitabı ile geldi. “Nurettin Durman şairdir” deyip, hakkında tek bir cümle etsem bile siz az görmeyin. Ben vaktinde bu cümleyi kendisine söyleyemediğim için yanaklarım al gezdim Üsküdar’lı beyaz günlerden." Mesil Erbil yazdı.

Bize "Şiirle Gelen"

Kendimi gidenlerin ardından geri dönebilmeleri umuduyla sürahideki su gibi yola dökülmüş bir hâlde buluyorum. Yoldayım ama yolcu değilim. Bir yolcudan daha çok yüküm var. Yüküm ellerimde veya sırtımda değil. Göğsümde, göğüs kafesimin altında. Yüküm, döküldüğüm yoldan kalkmamama neden oluyor. Yüzüstü döküldüğüm yolda gözümün bir ucuyla yoldan geçenlere bakıyorum. Sırtları bana dönük, tek yönü olan yoldan geçiyor herkes. Gitmek üzere hazırlanmışlar, gelmek kimsenin derdi değil. Beni yerden kaldırabilecek kadar vakti olmayan bu telaşlı yolculardan umudumu kesmiştim elbette.  Umudun kesilmesi ile elektriğin kesilmesini hep benzetmişimdir ama. Çünkü elektrik kesildi denilince ikiye ayrılan bir elektrik yok. Sadece gelene kadar kesilmiştir. Umutta öyledir. Gelene kadar kesilir. Umudum tekrar tazelendiği için yani zannımı kuvvetlendiren bir örneğe daha denk geldiğim için daha bir cüretkâr yazıyorum bunu. Umudumu tazelendiren, beni ayağa kaldıran bir şifadan bahsetmek için yazıyorum bu yazımı. Biri geldi, ellerinde şiirle geldi. ‘Şiirle Gelen’ ile geldi. Bir gazete olsaydı hayatım. Bunu ilk sayfanın manşeti olarak geçerdim. İlk sayfa olmasa bile ikinci sayfada mutlaka olurdu. Yirmi iki yılımın tek sayfaya sığıp sığmamasına bağlı.

Şiir, göğsümü yarıp içindeki yükü almak için tek çare olabilirdi. Gelen bunu bilerek gelmiş olmalı. Göğüs yarılmasına hep inandım, gelen de inanmış olmalı. Şahittik sanırım ikimiz de görmediğimiz şu şakk-ı sadr olayına. Maksadım, benim göğüs yarılması meselemle bu olay arasında benzerlik kurmak değil, bahsetmek istediğim, inanmışlığımızın atalardan kalma olduğudur, bir ispatlanmışı görmüşlüğümüzün bizi yaşanabilecek olan her şeye aşina kılmasıdır.

Gelen, Nurettin Durman’ın ‘Şiirle Gelen’ kitabı ile geldi. “Nurettin Durman şairdir” deyip, hakkında tek bir cümle etsem bile siz az görmeyin. Ben vaktinde bu cümleyi kendisine söyleyemediğim için yanaklarım al gezdim Üsküdar’lı beyaz günlerden. Çok mahcup hissettim, şiir dünyası benden sorulur lafını dilime pelesenk ettiğim cehaletimle şiir dünyasında eli, emeği olan bu üstadı tanıyamadığım için. Şiirle Gelen, bana en çok da mahcubiyetimi gidermek, içimi rahatlatmak için geldi. Hoş geldi. Bana gelirken bir elinde bu kitap olan diğer eli sırtımda olan, bana ‘haydi!’ diyen bu hoş gelen kişinin bana verdiği cesaret ile başlıyorum yazıma. Evvela o sağ olsun diyeyim. Onun ismini şiirin sırtına koyduğu elinden, şiiri barındırdığı yüreğinden bahsederken vereceğim.

Tahmin etmekte zorlanmayacağımız gibi kitap, şiire elini, emeğini ve yüreğini verenlerden bahsediyor. Kitabın yazarı Nurettin Durman da bu özellikleri taşıyan çok büyük örneklerden. Bu sebeple kitap kalitenin doruklarından bizlere doğru akmaktadır.

Kitabın içeriğini anlatmaya, kitabın Mehmet Atilla Maraş’ı anlattığı bölümden bir alıntı ile başlayayım. “Şunu hemen söylemekte fayda var aziz okuyucu. Şairleriniz iyi şiirler söylemişler ve söylüyorlar.” Bu sözü kanıtlar nitelikte bir kitaptır ‘Şiirle Gelen’ kitabı. Kitaba, bir medeniyet tasavvuru olan şiiri açıklamakla başlanıp daha sonra şiir dünyasında eli emeği geçen, şiirin altında imzası olan şairlerimizi tanıtmakla devam etmektedir. Şair skalamızın genişliğini vurgulayan Nurettin Durman, bize gururla bunlar bizim şairlerimiz diyebileceğimiz şairlerimiz ile kesişen yollarını, geçirdiği anılarını da anlatmaktadır. Anlatırken eleştirdiği şairimiz de var. Haklı ya da değil demek haddime değil. İşin ustaları onlardır. Bize sadece bizlere açılan farklı pencerelerden bakmak düşer. Aslında Nurettin Durman’ın eleştirileri de yapıcıdır. Şiiri öz evlatlarından sayan bir babaya dönüşen şair, elbette şiirin iyiliği için söyleyecekti, her ne söyleyecekse.

Nurettin Durman, şiirin manasından bahsedip bizi en köklerimiz ile yani Cumhuriyet rejimi içerisinde yaşamış beş şairimiz; Mehmet Akif Ersoy, Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Cahit Zarifoğlu ve İsmet Özel ile tanıştırır. Zaten tanıyoruz desek doğru söylemiş ama eksik söylemiş oluruz. Çünkü kitap bildiğimiz kişileri ‘ne de çok bilmiyormuşuz, ne de çok eksik biliyormuşuz’u düşündürtüyor.

Kitaptaki şairlerimizin ufak bir bahis sırasını yapmam gerekirse;

Şiirimizin vazgeçilmez şairi, şairliğin tanımını; “Şair ne yaptığının yanı sıra, niçin ve nasıl yaptığının ilmine muhtaç ve üstün marifetinin sırrına müştak, bir tılsım ustasıdır.” Şeklinde tanımlayan şairimiz Necip Fazıl Kısakürek ile başlamaktadır. Çağının verdiği sorumluluğu ustalıkla üstlenip yerine getiren şairimiz Sezai Karakoç ile devam etmektedir. Kitapta, şairin her şiirinde olduğu gibi yüreğe dokunan ve açık sözlülüğünü yine gösteren birkaç şiirini okumaktayız. Açık sözlü şiirler yazan büyük şair Sezai Karakoç’un kitapta geçen “Şairin ve şiirin ölümünü kutlayanlar, boşuna sevinmesin ve gökyüzüne sevinç çığlıkları fırlatmasın. Şair ve şiir ölmemiştir ve kıyamete kadar ölecek değildir.” sözünü yazdıktan sonra daha bir haklı geçeceğim diğer bahsedilen şairlerimize. Şiir ve şair ölmemiştir. Ölecek değildir. Her zaman yaşayan, yaşayacak olan şairlerimizden bahsetmeye Nesneler şairi Sedat Umran’dan devam etmektedir. Sedat Umran Neyimiz Olur diye düşündürüp yine şiirden akrabalık bağı kurdurmaktadır. Şiiri akrabalığının soy ağacını en iyi ya şiir coğrafyasında yaşayanlar ya da şiir coğrafyası inşa edenler bilir. Şiir coğrafyasının inşası denilince kitabı okuyanlar Yavuz Bülent Bakiler’i getirecektir aklına. Yavuz Bülent Bakiler’in Şiir Coğrafyası bölümünde şair tanıtıldıktan sonra“bilmem ki n’emsin?” deyip akrabalık bağımızı sordurtan ‘Şaşırdım Kaldım İşte”şiiri yer almıştır. Sıra Hüsrev Hatemi’nin ‘Şiirler’ kitabı üzerine konuşmaya gelir. Konu Hüsrev Hatemi iken bir oturup Nurettin Durman ile konuşmak gerek bunu anladım. Kitabında, Hüsrev Hatemi’yi anlatırken şiirlerinden çok güzel alıntılar da yapmaktadır. “Sen, sevgili şiir bak başının çaresine” diyen Hüsrev Hatemi’den sonra şiirin ve şiir gibi memleketin de başının çaresine bakan Yedi Güzel Adam’lara geçmektedir. Cahit Zarifoğlu’ndan ve şiirinden zarifçe bahsedip Yedi Güzel Adam’dan dünyaya en son el sallayıp veda eden Alaeddin Özdenören’e geçer. Dünya’dan bedenen göçtüğünün haberini aldığımda içimden,’Şiirle Gelen’ kitabında görüp zihnime yerleştirdiğim Kalanlar şiirinden “ey gürleyen yalnızlığımız/ yolumuzu gözleyen/ toprağa girdiğimiz vakit/ uğultulu derinlikler kalır.” Dizelerini geçirdim. Derinliklerde bile olsa hep uğultularını duyduğumuz, uğultularını derinliklerimizde hissettiğimiz şairler hep var olmuştur. Bunlardan biri herkesin ortak kararıdır diye düşünürüm, İsmet Özel’dir. Nurettin Durman kitabında, İsmet Özel ile geçen hoş anısını anlatırken şairin büyüklüğünü de vurgulamaktadır.Ama benim aklımda İsmet Özel şiirinin vurgusunu sözleriyle yapmakla kalmayıp sesiyle de yapan bir şair olarak kalmıştır. Ses demişken İsmet Özel’den sonra şiirinde ses ve öfkesi ile öne çıkan bir başka şairimiz Erdem Bayazıt’ın şiirini inceler. Erdem Bayazıt’ın ardından ondan hiç de uzak olmayan, yaşantılarının büyük çoğunluğu ortak olan, inanmışlardan, kendi inanış köklerini şiir dünyasının gündemine alan Akif İnan gelmektedir. Mescid-i Aksa’yı unutmuş olan bizleri gaflet uykusunda yakalayıp düşümüze Mescid-i Aksa’yı koyan şair Akif İnan’ı okurken, kendisine toprağın üzerindeyken bir gül uzatsaydım diye düşünüp keşkelere boğuldum. Bana uzatamadığım gülü düşündüren bu kitabın sayfasını çevirirken karşıma ‘A. Vahap Akbaş ‘Gül Kıyamı’ DerkenBir Şair’ başlığı çıktı. Bir dünya mihmanı olan şair A. Vahap Akbaş’ın ismini utanarak söylemeliyim ki ilk defa bu kitapta gördüm. Sanırım 2014’ten önce bir gün yüz yüze şiirin altında imzası olan bu şair ile karşılaşsaydım, Üsküdar’ın beyaz günlerinden yine al yanaklarımla geçmek zorunda kalacaktım. İyi ki bana şiirle, şiirin ustalarıyla gelen bu kitap var. Ölüm, anlatılan şairlerle yüz yüze görüşeme şansını elimden alsa da onları bilmek, onları okumak, anmak beni güçlü kılıyor. Bana da gelecek ölümün kollarına kendimi, şairlerini tanıyan, bilen biri olarak bırakacağım için mutluyum.Bir de elime kalem alabilmek için kendisinden uzak düştüğüm annemi görsem daha da mutlu olacağım. Anne konusunda benim gibi düşünen bir şairi gördüm sırada, Mehmet Atilla Maraş.Uzakta kalmış biri olan Mehmet Atilla Maraş, annesine olan özlemini şiire dökmüş. Her ne kadar uzakta da kalsa yine de çokça bizden biri. Bunu Nurettin Durman samimiyetle anlatmaktadır kitabında. ‘Ben Asyalı Bir Ozan’ diyen Metin Önal Mengüşoğlu’nu anlatıp yakınlık kurduğu ‘İlk Atlas’ şiirinin sahibi Cahit Koytak’a geçmektedir. Yazar kitabında,Cahit Koytak’tan güzel bir alıntıyı yapar.. “Şairden de konuşması istenecek olursa, şiiri hakkında kimi şair saatlerce, belki günlerce konuşacaktır size. İyi olan da budur belki çünkü öyle biri, konuşa konuşa, şirin gökçe haritasını avcunun içi gibi serebilir gözlerinizin önüne.” Cahit Koytak’ın şiirindeki bu haklı tespitine dayanarak Nurettin Durman’a, şiir hakkında bir kitap kadar konuşmasıyla şiirin gökçe haritasını yüreğimize çizdiği için teşekkür etmek isterim. Bu yazım mahcubiyetimden doğsa da biraz da teşekkür olarak görülmesini ne çok isterim.

“Saçların hangi ülkenin ırmaklarında ıslanır

İkindi gölgesi oralarda da uzun mu

Oralarda da seven horlanır

Sevilen vurulur mu”

Ne hoş şiir değil mi? Sevenin, karşısında duran sevdiğinin yüreğini cız eden bir şiiri olsun diye yazmış olmalı Arif Ay. Ne güzel. Bu güzel şiiri hazneme kazandıran da bu kitaptır. Sevmek yolu zor gelir mi şiir haznesi geniş olanlara bilmem ama şairin bir zor yolculuğu olduğunu öğrendim bu kitapta. Nurettin Durman kitabında Mustafa Özçelik’ten bahsettiği bölümünde şairin zor yolculuğundan doğan şiiri şöyle anlatıyor:

“‘İçimde bir hicran gülü gibi/ Açılırken hayat’ derken! Böyle bir haldir işte şiirini tenhalardan toparlamak. Ateşin içindeki kıvılcımı yakalamak. Değişmeyi değil de değişimi yepyeni bir zihin algılaması içinde dışarıda dolaşıma çıkarmak. Sessiz ve sakin gibi görünen atmosferin ne kadar şiddetli fırtınalara kapılabileceğini ne kadar büyük yangınlar çıkarabileceğini ortaya usulca, hatta oldukça da masumane bir şekilde dökmek. Adeta sessizce yayılan bir yangının hakir ve günahkâr bedeni nasıl yakıp kavurduğuna dair delillerini mahcup ve mustarip olarak ifşa etmek… Böyle bir eylemin adı şiir oluyor elbet!”

Kitabın sıralamasında çok mânâ var. Zor yolculuktan bahsedilirken okur, zor bir yola çıkıp derin özlemler hissedebiliyor. Sonra da hemen özlemlere sahip çıkan şair, Doru Özlem’lerin şairi Alaaddin Soykan’ı buluyor karşısında. Okur bu güzel hissin etkisinden henüz çıkamayıp hâlâ bir yolcu edasındayken bu sefer Nurullah Genç’le buluşuyor. ‘Siyah Gözlerine Beni De Götür’ diyor. Nurullah Genç ile kitapta karşılaşmamız eski bir ahbap görmüş mutluluğu verdi bana. Kendisi beni tanımaz mutlaka ama ben onu çok iyi tanırım. Babalarımız arkadaş olmalı ya da satılan koyunlarımız. Benim hayranlığımın eskilerden kalan bir yanı olmalı sanki, şiirinden çok ötede olan. Çünkü çok aşinayım kendisine. Nurullah Genç’in her şiirinin devamını getirebilirim ilk dizesi söylenirse. İlk dizeyi ondan dinlemek için ne yollar yürüdüm ne duraklarda bekledim bir bilse belki de bir şiir kitabı daha yazardı ondan ilk dizeyi dinlemek adına durakta bekleyen bizim gibi yolcular için.

Kitap yine biz okurları bir durakta beklerken görmüş olacak ki hemen seslenmiş bize gelen sayfada “Ey okur, ey sabırlı okur, bizi izleyen okuyan, şiir sever okur sana Gerilla Türküleri söyleyen bir şairin içtenlikli sesiyle hüznünü ve yakılmış yüreğini yankılansın diye olanca cömertliğiyle âleme saldığını anlatacağım.”. Anlatmaya başlıyor Nazir Akalın’ı.

Nazir Akalın’ın hüzünlü sesini dinliyorken, bir yandan da Nurettin Durman’ın Müştehir Karakaya için yaptığı eleştiriyi okuyoruz. Yazımın başında demiştim yine diyeyim şair her ne dediyse şiirin iyiliği için dedi. Müştehir Karakaya eleştirisi yaparken hayatın kısa olduğundan ve şiirin zor olduğundan bahseder. Bu bahsinden de anlaşılır eleştirinin samimiyeti.

Samimiyet demişken, “Mürsel Sönmez Şiir Kitabı: ‘Epitaf’” bölümündeki samimiyeti hissedin diye çok kısa bahsedip geçeceğim. Sizler okurken altını çize çize okuyacaksınız bundan eminim. O zaman Nurettin Durman’ın de dediği söz ile geçeyim burayı. “Mürsel Sönmez Eitaf’ı yazdı. Aşk yeniden yorumlandı…”

Kitabın sonlarına doğru gitmeden önce İbrahim Tenekeci ‘Giderken Söylenmiştir’ bölümüne rast gelmekteyiz.  Güzel bir alıntısını yapalım o vakit;

“herkes bir parçamı alıyor hatıra diye

çöpçü çöpümü, dünya vaktimi ve ölüm beni

ah İbrahim, ev mi yapılırmış bir köpüğün içine

dağa yaslanmayan şehirler gibi’

İbrahim Tenekeci’den sonrasını birer cümle ile geçip bana Şiirle Gelen o elin sahibinden bahsetmek istiyorum. Biz hiçbir şey yapmazken devr-i daim düzeniyle dönen dünyadan bahseden Hüseyin Atlansoy’dan, Arif Dülger’in Şiir Nöbet’lerine geçilir. Süleyman Çelik bölümünü okurken eğer Çengelköy’de iseniz, dut ağacının altında beş çayı içiyorsanız hele bir bakın etrafınıza, yanınızdan terini silip geçen Süleyman Çelik olabilir diyorum.

Son bahsedeceği şair olmasa da Âdem Özbay’ın Son Şiir’inden bahsedilir. Geçilir Âdem Turan’ın Şiirleri’ne. Hasip Bingöl ‘Kayık Tablet’ bölümünde kalbin çektiğinin ehemmiyetinden söz edilir. Mehmet Narlı ‘Dil Kapısı’ bölünde dilimizi hoş döndüren şiirleri okumaktayız. Dilimizi yakan güzel şiirlerin ardından Özcan Ünlü’nün Şiir Kitabı ‘Ateş Güzeli’ bölümüyle şairin Ateş Güzeli kitabı ve başka eserlerini tanımaktayız. Hüseyin Akın ‘Sevmek Karanfil ve Kiraz’ başlığının ardından şu ismini sır gibi taşıdığım kişi geliyor. Şakir Kurtulmuş. Şair, hoca, benim için bir ağabey, bir baba ve Nurettin Durman için bir kardeş. Bu kadar kısa tanıtmam elbet yeterli değil. Zaten Nurettin Durman, kitabında da kendisine sayfalar ayırmış, son bölümün sorumluluğunu ona yükleyip kitabının kapağını kapatmıştır.

Şakir hocamı kitaptan tanımak yetmez gelirse bir de benden dinleyin. İyi bir şair kendisi, yazarken de yaşarken de iyi bir şair. Benim gibi sırtında bir el arayan gençler için bir ağabey olur, yüreklendirir bizleri. Çaresizlikten ovuşturduğumuz ellerimize kitap sıkıştırır, ardından bir kalem. Kalem elimizdeyken kulaklarımıza şiir fısıldar, atar yüreklerimize şiir tohumu. Şiir tohumu dilimizde filizlenirken bize yeşil dallarımızın olduğunu söylerken de şairdir. Yolda yürürken de şair, bir garibana, bir çocuğa bakarken de.

‘Ah Güzel Bir Gün’ demişti kendisi, Ah güzel Şair, diyeyim ben de o vakit, böylece bitireyim şu uzun yolculuğu. Evvela o sağ olsun diyerek başlamıştım yolculuğa. Bitirirken de her şeyden de öte o sağ olsun diyerek bitireyim.

Yazıya başlarkenki düşüncemin aksini düşünüyorum artık. Yoldayım, yolcuyum ama umutsuz değilim. Yüküm de dünya kadar işte, dünyanın küçüklüğünden anlaşılır yükümün hafifliği…

Nurettin Durman Hoca’nın kalemine sağlık. Allah sağlıklı, hayırlı ömürler versin.

Mesil Erbil

YORUM EKLE
YORUMLAR
Nurettin Durman
Nurettin Durman - 1 ay Önce

Sevgili Mesil Erbil gönlüne muhabbet kuşları konsun ömrün bereketli olsun inşAllah. kalemine diline sadeliğine anlayışına nice güzellikler tabi olsun. Bu güzel yazı için teşekkür eder sağlık esenlik dilerim.

banner36