banner17

Birinci Dünya Savaşı'nın Ödülü Osmanlı Topraklarıydı

Enver Paşa bir Alman hayranı mıydı? Osmanlı İmparatorluğu 1. Dünya Savaşı’na Jön Türklerin maceraperestlikleri yüzünden mi girdi? Altay Cengizer, 'Adil Hafızanın Işığında' isimli kitabında dillere pelesenk olmuş bu söylemlere karşı güçlü bir tez ortaya koyuyor.

Birinci Dünya Savaşı'nın Ödülü Osmanlı Topraklarıydı

Osmanlı İmparatorluğu’nun 1. Dünya Savaşı’na girişi söz konusu olduğunda yakın döneme kadar tartışmasız kabul gören ve şimdi de gücünü koruyan hâkim bir söylem mevcut. Buna göre Osmanlı Devleti doğrudan kendisini ilgilendirmeyen, Avrupa’daki güç paylaşımının neticesinde ortaya çıkan bir savaşa girerek kendi sonunu hazırladı. Hem de Enver, Talat ve Cemal paşaların ham hayalleri uğruna… Üstelik onların Alman hayranlığı yüzünden bir deniz gücü olan İngiltere’nin karşında yer almıştık. Bu söyleme göre zaten savaşın sonu baştan belliydi. Başta Enver Paşa olmak üzere Jön Türkler maceraperestlikleri yüzünden ülkeyi ateşe atmışlardı.

Altay Cengizer, Adil Hafızanın Işığında & 1. Dünya Savaşı’na Giden Yol ve Osmanlı İmparatorluğu’nun Sonu kitabında bu söyleme muhalif bir tez geliştirmiş. Buna göre 1907’den sonra değişen küresel dengeler ve büyük güçler arasındaki ilişkiler sebebiyle Osmanlı İmparatorluğu’nun savaşta tarafsız kalması imkânsızdı. Tam tersine bekası için 1. Dünya Savaşı’na katılmak zorundaydı.

Bu iddialı tezi ispatlamayı amaçlayan kitap, Balkanlardaki ayrılıkçı söylemlerin güçlenmesinden 24 Nisan 1915’te yaşanan Ermeni Tehcirini kapsayan zaman dilimindeki gelişmeler üzerinden görüşlerini ilmek ilmek dokumuş. Yazara göre Osmanlı Devleti’nin 1. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalabileceği iddiası Napolyon’un 1798’de Mısır’ı işgaliyle ortaya çıkan Şark Meselesini inkâr etmek anlamına gelir. Dünyanın geriye kalanını sömürgeleştiren emperyalist güçler 18. yüzyılla birlikte Osmanlı coğrafyasına göz dikmiş ve fırsat buldukça da bazı bölgeleri imparatorluktan koparmışlardı. Dolayısıyla 1. Dünya Savaşı, Şark Meselesinin nihai adımıydı ve en temel hedeflerinden biri, artık ayakta durmaya mecali kalmayan Osmanlı İmparatorluğu’nun topraklarını pay etmekti.

Ayrıca 1907’de Fransa, İngiltere ve Çarlık Rusya’sı arasında imzalanan antant ile büyük güçler arasındaki dengeler tamamen değişmişti. 200 yıl boyunca Rusya’yı, Boğazlar ve İstanbul’dan uzak tutacak bir politika benimseyen İngiltere bundan vazgeçti. Avrupa içindeki rekabet her geçen gün tırmanırken, güçlü bir kara ordusuna sahip olan Almanya’yı dengeleyebilmek için geniş bir coğrafyaya hükmeden Rusya’yı yanına çekmek istedi. Moskova’yı ikna etmenin tek yolu da Boğazlar ve İstanbul ile ilgili hayallerinin gerçekleşmesine izin vermekti. Bu dönemde İngiltere için, Hindistan yolunun güvenliği açısından, Mısır-Süveyş-Kızıl Deniz hattı daha önemli hale gelmişti. Kendi çıkarları uğruna Boğazları ve İstanbul’u feda etmekten hiç çekinmez.

Boğazlar ve İstanbul Rusya’ya hediye

Cengizer’e göre, 1914 yılında başlayacak olan savaşın taraflarını belirleyen bu anlaşma doğrudan Osmanlı İmparatorluğu’nu hedef almıştı. Dolayısıyla İstanbul hükümetinin savaşa girmeme gibi bir şansı hiç yoktu. Zira Osmanlı toprakları savaşın ödülü olmuştu. İngiltere, bir taraftan Boğazları ve İstanbul’u altın tepside Rusya’ya sunarken diğer taraftan da Fransa’ya başka sözler vermişti. Değişen bu dengeler karşısında Osmanlı İmparatorluğu bekası için savaşa girmeli ve kendine biçilen bu kaderi tersine çevirmeliydi. Yazar, gelişmeleri doğru okuyan Jön Türklerin de haklı olarak bu şekilde karar verdiklerini belirtiyor.

Kitap, bu noktada Jön Türklerin izlediği politikaların Sultan II. Abdülhamid dönemiyle kıyaslanarak değerlendirilmesine de karşı çıkar. 1907’de imzalanan anlaşma sebebiyle büyük güçler arasındaki dengeler tamamen değişmiş ve reelpolitik diplomasiye yer bırakmamıştır. Dolayısıyla reelpolitiği göz ardı ederek, karşıtlıklar üzerinden yapılacak her türlü okuma söz konusu sürecin doğru değerlendirilmesine mani olmaktadır. Jön Türklerin içinde mücadele ettiği dünya ile II. Abdülhamid’in dünyası birbirinden çok farklıydı.

Kitabın ilginç iddialarından biri de 1. Dünya Savaşı’nın, Balkan Savaşlarının bir devamı olduğudur. Buna göre 1. Dünya Savaşı’na giden yolun taşları, 1908’de Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun Bosna-Hersek’i ilhakıyla döşenmeye başlandı. Sırp ve Bulgar milliyetçiğinin sebep olduğu birinci ve ikinci Balkan Savaşları ile Osmanlı İmparatorluğu Balkanlardaki topraklarının nerdeyse tamamını kaybetti. Son raundun hedefi ise Boğazlar ve İstanbul idi.

Enver Paşa’nın Alman hayranlığıyla suçlanmasını da hatalı bulan Cengizer, Osmanlı-Alman ittifakının perde arkasını bütün ayrıntısıyla vermekte. Bu ittifakın gerçekleşmesi öyle bir gecede değil, tarafların gelgitleri sebebiyle uzun bir süreçte mümkün olmuştur. Üstelik Almanya, İstanbul hükümetinin ilk tercihi de değildi. Ancak İngiltere’nin Rusya’yı ısrarla yanında görmek istemesi Jön Türklere başka bir alternatif bırakmamıştı. Zira işin içine Rusya’nın girdiği bir denklemde, Osmanlı Devleti’nin karşı tarafta yer alması kaçınılmazdı.

Saldırı için gün sayıyorlardı

İngiltere’nin 29 Ekim’den bir ay önce Çanakkale ve Basra’yı abluka altına aldığına ve buralara asker yığdığına dikkat çeken yazar, “Bir macera uğruna 29 Ekim 1914’te Midilli ve Yavuz gemilerinin Sivastopol’ü bombalaması yüzünden savaşa girdik” söyleminin gerçeklerle örtüşmediğini vurgular. Savaşın başında yapılan paylaşım planları sebebiyle İngiltere ve Rusya, Osmanlı’ya saldırmak için fırsat kollamaktaydı. Dolayısıyla Türk gemilerinin Sivastopol’ü bombalaması, hayalperest bir girişim olarak değil de, inisiyatifi ele almak şeklinde değerlendirilmesi gerekir.

Bütün bu çabalar nihayetinde Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılmasını engelleyememiştir fakat imparatorluk, Çanakkale’de kazandığı büyük zaferle ikmal yollarını tıkadığı Çarlık Rusya’sını da beraberinde götürmeyi başarmıştır. Ayrıca savaş sonunda Anadolu’da yeni bir devletin kurulması da mümkün olmuştur.

Altay Cengizer’e göre, Cumhuriyet uzun bir süre kuruluş şartlarını hazırlayan bir döneme başını çevirip bakmaktan imtina etti. İmparatorluk savaşta yenildiği için Jön Türklerin mirasını sahiplenmekten kaçındı. Onların Alman yanlısı ve vatan haini olduğu söylemi sürekli tekrarlanarak kurgusal bir gerçeklik kazandı. Bu savın bu derece güçlenmesinde elbette emperyalist güçlerin de katkıları büyüktü. Ancak yapılması gereken ve hakkaniyetli olan Türkiye’nin geçmişine “adil bir hafıza” ile yönelerek gerçekleri tüm detaylarıyla ortaya çıkarmaktır.

Şu an Türkiye’nin UNESCO temsilciliğini yapan Altay Cengizer tecrübeli bir diplomat. Bu özelliği tarihçiliğine farklı bir perspektif katmış ve soğukkanlı, her ayrıntıyı hesaba katarak yapılan analizler çıkmış ortaya. Belki de bu yüzden kitapta devletler arasındaki yazışmalar ve görüşmelere dair başka yerde karşımıza çıkmayacak önemli ayrıntılar mevcut. Özellikle İngilizce ve Fransızca kaynakları kullanmayı tercih eden Cengizer, Avrupa kütüphanelerini ve arşivlerini titizlikle taramış. Türkçe kaynaklara yapılan atıfların ise görece daha az olduğunu söyleyebiliriz.

Kitap ayrıca, 24 Nisan 1915’te gerçekleşen Ermeni Tehciri'nin iç yüzünü anlamak açısından da iyi bir başvuru kaynağı.

Munise Şimşek

Adil Hafızanın Işığında Osmanlı'nın Son Savaşı, Altay Cengizer

Güncelleme Tarihi: 13 Kasım 2018, 16:06
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20