Bir ârif anlatısı: Küller ve Kemikler

Bundan altı yıl önce aramızdan ayrılan ârif bir insan Ahmet Uluçay, yeni yayımlanan Küller ve Kemikler kitabında çocukluktan ve düşlerden bir dünyaya çağırıyor. Serdar Arslan yazdı.

Bir ârif anlatısı: Küller ve Kemikler

https://www.ktpkitabevi.com/urun/kller-ve-kemikler-yaydiribya-ykleri-9786059125208Bizde entelektüel yoktur, Ayşe Şasa, Mustafa Kutlu, Ahmet Uluçay vardır. Ne demektir bu? Bu toprakların verimi entelektüel değil ârif kişilerdir. Onlar bilgi yükünden arınmış olarak bilenlerdir. Söyledikleri akıldan değil kalpten neşet eder. Düşünceden değil şiirden doğar onlarda bilgi. Yargımızı Ahmet Uluçay ile derinleştirmeye çalışalım. Geçtiğimiz günlerde Küre Yayınları’nca yayımlanan kitabı, Küller ve Kemikler üzerinden.

Bir ârif anlatısı

Kitap; dili, yaşattığı dil zevki ve muhtevası itibariyle, edebi türlerin sınırlarını aşan bir yapıya sahip. Kimi zaman roman, kimi zaman hatıra bazen masal ve çokça ‘şiir’ türünde bir kitap karşımızdaki. Ama illa tanımlama yapmak gerekirse bir ârif anlatısı demek yerinde olacaktır. Söz ile, sözün sınırlarını aşan bu kitaba, yeni bir Küçük Prens desek ya da varoluşsal olarak tutunmayı başarmış bir Oğuz Atay anlatısına akraba desek haksızlık etmiş oluruz Ahmet Uluçay’a. 

Paradoksun güzelliği ya da çocukluğa yakılmış ağıt

Kitabın asıl anlatıcısı Ahmet Uluçay. Ömrü vefa etmediği için yarım bıraktığı Bozkırda Deniz Kabuğu filminin senaryosunu yazarken sayfalardan çıkıp dünyasına sıçrayan filmin karakteri Yakup’la olan macerasını konu ediyor Ahmet Uluçay. Oldukça katmanlı bir anlatım söz konusu kitapta. Aynı zamanda her şey tek katmanın eseri. Paradoksun güzelliği, medcezirin. Şöyle ki tek kişi var o da Ahmet Uluçay. Yakup da o, anlatıcı da, bozkırda deniz kabuğu da. Anlatının hakikati ise şu: Çocukluğuna doymamış bir adamın çocukluğu için yaktığı ağıt.

Düş yoksulu insan ve sinema

Ağıt çocukluk için yakılınca ağıtın içinde birçok düşün olması kaçınılmaz oluyor. Ahmet Uluçay, düş görememenin sancısını her ne kadar yaşasa da aslında hayatın her anında çocukça düşler görülebileceğinin ispatını sunmuştur bizlere. Gerçek yaşamın kabalığındandır onun ıztırabı. Çünkü o hayat yine kendi ifadesi ile düş yoklusu insanların hayatıdır. Özlemini tanımlayamayan, hayatı yaşamak yerine sayıklayan postmodern insanı işaret eder Uluçay. Düşlerin önünü kapatan insanlardır onlar. Onlardan biri olmanın korkusudur onun korkusu. Bu korkuyla, kaygıya uyanır çok defa. Düş çocuğu Yakup’un onu terk etmesi, bırakıp gitmesidir asıl mesele. Uluçay’ın düş çocuğunu kendinde tutmasının onun gözleriyle dünyaya bakmasının yolu ise sinemadır. Sinema ile çocukluğunun düş günlerine döneceğini, o günleri yeniden yaşayabileceğini düşünür. Yaşanmamış ama yaşanabilirmiş gibi gelen sevdalardır onun içinden geçenler.

Gerçek ve kurgu birdir hakikatte

Bugünün dünyasında gerçek ve kurgu arasında oldukça ciddi bir ayrım söz konusu. Oysa hakikat gerçek ile kurguyu mezceder. Bu cümle bile sorunlu bir cümledir aslına bakılırsa. Çünkü bölünmüş bir zihnin eseridir. Doğrusu şudur: Sadece hakikat vardır. Hakikati bilme çabasıdır bâkî olan. Hakikat ancak fıtrat ile kavranır. Yitirilmemiş, yara almamış, ayartılmamış fıtrat ile. Hakikate dair çabanın karşılık bulduğu yerde sınırlar ortadan kalkar. Hikâye biter ama yaşam sürer. Yaşam nihayete erer fakat hikâye devam eder. Âriflerin dilinde hakikat ansızın ışır. Ahmet Uluçay’ın gerek yaşamında ve gerekse anlatısında birçok örneği ile karşı karşıya geliriz bu ışımanın. Hatta son tahlilde de bu böyledir. Küller ve Kemikler kitabının sonu kayıp olmasına rağmen Ahmet Uluçay’ın hikâyesi sürerek onu tamamlar. Bundan 6 yıl önce 30 Kasım günü aramızdan ayrılarak neticelenen yaşamı ise güzel bir hikâye olarak devam etmektedir.

Serdar Arslan yazdı. 

Güncelleme Tarihi: 13 Aralık 2018, 12:30
YORUM EKLE

banner19