Bir Osmanlı Askerinin Hatıratı: Temeşvarlı Osman Ağa

Temeşvarlı Osman Ağa bugün Romanya sınırları içerisinde kalan Temeşvar’da doğup büyümüştür. Genç yaşta Osmanlı ordusuna girmiş ve 1688 senesinde Lipova kalesinin teslimi esnasında Avusturyalılara esir düşmüştür. Hayatının son yıllarında kaleme aldığı hatıratında 1700 yılına kadar süren bu on iki yıllık esirlik dönemini anlatır. Günümüze, yazarın kendi el yazısıyla olan tek nüshasıyla ulaşan bu eser, Osmanlı’nın Rumeli serhaddindeki hayatı bize tanıtan birinci elden bir kaynaktır.

Bir Osmanlı Askerinin Hatıratı: Temeşvarlı Osman Ağa

Esir Düşüş

Doğum yerim Temeşvar’dır. Burada düşmana esir oluşumun hikâyesini anlatacağım. Fakat önce kendimi tanıtmalıyım. Babam Mahmut oğlu Ahmet’tir. Yüz sene kadar önce Belgrad’dan Temeşvar’a gelmiş, burada evlendikten sonra orduda görev almış. Geçimi iyiymiş. Annemle evlenmeden önce başından bir iki evlilik daha geçmiş. Fakat bu evliliklerden olan çocukları ben doğmadan evvel ölmüş. Benim annemden ise dokuz çocuğu olmuş; bunlardan dördü de erkenden vefat etmiş. 1666 senesinde de annem vefat etti. Ondan iki ay sonra da babam. Şimdi hepsi Temeşvar’daki Siged mahallesinde bulunan eski kiliseden bozma caminin haziresinde yatmaktadırlar.

Babamın vasiyeti gereğince ağabeyim dört kardeşe vasi oldu. Bazı hocalardan bir miktar ders okuyabildim. Viyana kuşatması zamanında ağabeyim askere gitti. Bu sıralarda bizim miras üzerindeki hakkımız da teslim edilmişti. Kız kardeşlerim vefat edince onların payı da bize dağıtıldı. Elime geçen parayla kendime önce at ve silah aldım. Orduya girdim. Senelerce gazalarda bulundum. 1687 yılında İstanbul’dan Arad Kalesi muhafızları için gönderilen maaşları Lepova kalesine ulaştırmakla görevlendirildik. Vazifemizi gerçekleştirdikten sonra dinlenmek için oranın sakinlerinin evine misafir olduk. Fakat bu esnada Avusturya ordusunun kaleyi zapt etmek üzere geldiği haberi ulaştı. Kalede beş yüz kadar askerdik. Ertesi sabah düşman ordusunun boruları çalmaya başladı. Yerli halk telaşlanıp kaleden kaçmayı istediyse de kale kapıları önceden sağlamca kapatılmış olduğu için çıkamadılar. İlk gün düşmana karşı dayandık, fakat ikinci gün merdivenlerle kaleye girmeyi başardılar. Biz iç kaleye saklandık. Burası hendeklerle sağlam bir şekilde korunmaktaydı.

Çatışmalar esnasında şehirde büyük yangınlar çıktı. İç kalede fazla kalabilme imkânımız yoktu. Teslim şartlarını görüşmek üzere iki adam gönderdik. Anlaşamadık. Bir gün bir gece daha mücadeleye devam ettik. Fakat en sonunda ateşkes istedik. Kaledekilerden yalnız ihtiyarları serbest bırakıp geri kalan herkesi esir ettiler. Bu teslim sırasında düşman askerleri para saklıyorlardır diye pek çok kişiyi zorla soydular. Yutmuşlardır diye karınlarını deştiler. Subaylar her ne kadar bunu engellemeye çalıştıysalar ve hatta bazı askerleri tüfekle vurup öldürdülerse de başarılı olamadılar. Esir olarak bir subaya verildim. Asker olduğum anlaşılırsa serbest bırakılmam için isteyecekleri fidye çok olur diye kıyafetlerimi kalenin tesliminden önce değiştirmiştim. Fınlak adlı bir yere geldiğimizde efendim beni çağırdı, değerim üzerinde bir müddet konuştuk. Bazen işaretle bazen diğer esiriyle Eflak dilinde konuşup anlaşıyorduk. En sonunda altmış altında anlaştık. Fakat benden kefil de istendi. Yine o alay subaylarından birine esir olan Muhzır oğlu İbrahim’i kefil bıraktım. Onun da değeri olan dokuz altını getirmek şartıyla yedi güne kadar dönmem üzerine anlaştık. Beraberimde benim gibi dört kişiyle yola çıktık. İkinci gün Temeşvar’a vardık. Ailem beni görünce çok sevindi. Gereken parayı kolayca tedarik edip geri yola koyulduk.

Fakat yolda arkadaşlarımdan ayrıldığım bir sırada Macar haydutlarına rast geldim. Beni yakalayıp soydular. Tam öldürecekleri sırada bir yolunu bulup kaçtım. Fakat aç ve çıplaktım. Zonbor kasabasına yarım saat mesafede bir tepeliğe geldiğimde yere çöktüm. Hâlime ağlamaya başladım. Bu sırada aşağıda bir ateş fark ettim. O tarafa seğirttiğimde bunun arkadaşlarım olduğunu gördüm. Sevinip kaynaştık. Tekrar yola koyulduk. En sonunda Avusturya ordusuna yetiştik. Efendimi aramaya koyuldum. İlk başta perişan hâlim yüzünden beni tanıyamadıysa da sonunda sesimden tanıyıp “Osman! Sen misin?” dedi. Ben olduğumu anlayınca parayı sordu. Durumu anlattım. Haydutların ne tarafta olduğunu sordu. Söyledim. On kadar asker gönderdi. Ben de onlarla beraberdim. Onları uykuda bastık. Askerler haydutlara sakladıkları bütün parayı teslim etmeleri için müthiş bir dayağa başladılar. Birisi kaçmaya yeltendiyse de vurulup öldürüldü. Geri kalanı tutuklandı. Bense paramı ve kıyafetimi buldum. Üzerimi giyinince tekrar adama benzedim. Efendimin yanına döndüm, istediği parayı teslim ettim. Fakat buradan memleketime kadar olan yolun çok tehlikeli olduğunu, tek başıma yolda mutlaka başıma bir iş geleceğini söyledi. Haklıydı. Bir bölük askerle Bosna tarafına gideceğini söyledi. Onlara katılırsam oraya vardıklarında bana gerekli kâğıtları verip Bosna’ya gönderebilirmiş. Çaresiz kabul ettim. Epey yol gittik; efendimin beni salıvermeye niyeti olmadığını kavramıştım.

Kaçma Teşebbüsü

Bir gece bir samanlıkta ben ve başka esirler kaçmaya niyet ettik. Kapıda bir bekçi vardı. Dam alçaktı. Dama çıkarsak oradan atlayıp kaçabilirdik. Önden ihtiyarları çıkardık. Fakat bir tanesi öksürmeye başladı. Bunu işiten bekçi hemen o tarafa seğirtip durumu görünce arkadaşlarını çağırdı. İki esir kaçmayı başardı. Kaçamayan bizler zindana götürüldük. On üç kişiydik. Buradaki şartlar çok feciydi. Hiç hareket imkânımız olmuyordu. Hele geceleri öyle zincirliyorlardı ki kımıldayamıyorduk. Burada altı ay kadar kaldık. Bir gün Venedik tarafından bazı esir alıcıları geldi. O sırada Bosna tarafında bulunan efendim beni satmıştı. Bulunduğumuz kalede bir teğmen vardı. Venediklilere teslim için götürüldüğüm sırada onu görünce son bir ümit olarak ayağına kapandım. Bedelimi ödememe rağmen efendimin beni sattığını söyledim. İçtiği için keyfi yerindeydi. Bana acıyıp Venedikliye doğru söylediğimi beni alamayacaklarını belirtti. Onlar itiraz etti. Tartışma şiddetlenince teğmen elindeki değneği Venedikliye vurmak üzere kaldırdı. Bunu gören rakibi hemen koşarak uzaklaştı. Subay beni konağına nakletti. Bir muhafızı da beni gözetlemesi için başıma koydu. Daha sonra bu subaya yanında yüz yüz elli kadar askerle beraber Brot’a gitmesi emri geldiğinde yola koyulduk.

Ben askerlerin yanında esir hayatı yaşamaya devam ediyordum. Yolda çok açlık çektik. Ölenler de eksik olmuyordu. Bir gün bir kalede konaklarken bize un paylaştırdılar. Fakat kimse bununla ne yapacağını bilemedi. Bense bir miktar odun tedarik edip bir tahtanın üstünde su ile unu yoğurdum. Ateşte bunları pişirip poğaça yaptım. Etrafımdakiler bunu görüp kendilerine de yapmamı istediler. Ben de yaptım. Her ne kadar tatsız şeyler de olsa aç insana her türlü yiyecek çok lezzetli gelir. Bunları afiyetle yediler. Her birinden de kendime el hakkı olarak küçük bir pay ayırdım. Bu sayede kendime birkaç gün yetecek kadar gıda elde etmiş oldum. Yolda bir ara çok fena üşüttüm. Beni humma tutmaya başladı. Yaşamamdan ümidi kesip beni bir çöplüğün kenarına attılar. Günlerce kendime gelemedim. En nihayet uyandığımda bulunduğum yeri görüp şaşakaldım. Çok susamıştım. Yakında bir ev vardı, kadın sesleri işitiyordum. O tarafa gittim. Su istedim. Verdiler. Beni içeri aldılar. Burası han gibi bir yerdi. Bazı kimselerden yiyecek dilendim. Bir miktar açlığımı yatıştırdım. Orada üç gün kalıp biraz kendime geldim. Teğmen beni buldu. Bu sırada yanındaki adamlarıyla beraber Pojega’ya gitmesi için ona emir geldi. Tekrar yola koyulduk. Pojega kalesinde teğmenle efendim karşılaştılar. Benim Venediklilere satılmama mani olduğunu öğrenince çok sinirlendi. Düelloya giriştiler. Burada karnından ciddi bir yara aldı, yataklara düştü. Biraz kendine gelince ordu ile Hırvat vilayetinde bulunan İvaniç adlı bir kaleye gittik. Ordu bir süre sonra buradan ayrıldı. Efendim ise iyileşene kadar orada bir doktorun gözetimi altında kaldı.

Ben onun atlarına bakmaktaydım. Bir ay kadar böylece geçti. Bir gün evin önünde otururken Müslümana benzeyen bir kişi gelip bana selam verdi. Adı Ahmet’miş. O da burada esir düşmüş. Ama yakında başka bir Avusturyalı esirle takas edilip hürriyetine kavuşacakmış. Durumumu ona izah ettim. “Efendimle konuşup seni kurtarırım, merak etme.” dedi. Sevindim. Bir saat kadar sonra o esir yanında bir papazla bizim konağa geldi. Bir müddet kaldılar. Benimle alakalı konuşuyor gibiydiler. Bir saat kadar sonra çıkıp gittiler. Aynı gün efendim atına atlayıp misafirliğe gitti. Geldiğinde sarhoştu. İçeri girdi, az sonra beni çağırdılar. Odada başka adamlar da vardı. Üzerimde silah var mı diye kontrol ettikten sonra ellerimi ayaklarımı bağladılar. Efendim “Demek memleketine gitmeyi düşünüyorsun, ha?” deyip elindeki değneği üst üste üzerime indirmeye başladı. Acıya dayanamayıp bayılır gibi olunca kendisi de bir miktar dinleniyor, ondan sonra vurmaya devam ediyordu. İstediği kadar dövdükten sonra yanındaki adamlarına beni zindana götürüp zincire vurmalarını söyledi. Yirmi gün zindanda kaldım. Daha sonra efendim gelip “Bir daha Temeşvar’a dönmeyi aklından geçirmezsen seni buradan çıkarırım, tamam mı?” dedi. Ben de çaresiz dediğini kabul ettim. Birkaç gün geçtikten sonra yola çıktık. Efendim alayı ile görüşüp Yasenofça’da askerden ayrılıp Viyana tarafına çekilmeyi tasarlıyordu. Bir Hırvat köyünde beni bir eve emanet bırakıp kendisi Yasenofça’ya doğru devam etti.

Yeni Bir Efendi

Burada rahat günler geçirdim. Köyde atlara bakıyordum. Her gün başka bir evden bana yemek getirilmekteydi. Hırvat kızları bana çokça ilgi göstermekteydi. Biri bir elimden diğeri bir elimden tutup beni tenha yerlere götürür, “Bize Müslümanca ve Bosnaca konuşsana.” derlerdi. O vakitler tazelik vaktimizdi. Güzel değilsek de çirkin de değildik. Elimize nice münasip fırsatlar geçti. Nefsimiz her ne kadar bizi günah işlemeye çekse Allah Teâlâ’nın içimize koyduğu hayâ duygusu sebebiyle bundan uzak kalabildik. Fakat bu sıralarda davarlara bakma görevimi ihmal ettim. Meğer ağam buradaki bir tüccara, “Eğer hayvanlarıma iyi bakmazsa onu döv.” diye tembih etmiş. Bir gün bu tüccar beni evine çağırdı. Merdivenlerden çıkarken bir esir çocuğun ağlamakta olduğunu gördüm. “Neden ağlarsın?” diye sorduğumda “Ağam seni şimdi dövecektir.” diye cevap verdi. Ben bunu işitince hemen koşup dışarı kaçtım. Kendi kaldığım evin samanlığa saklandım. Herif çıkıp “Nerede Türk?” diye soruşturduysa da bulamadı. Samanlıkta iki gün kaldım. Gündüz ev sahibinin kızları bana yiyecek getirirdi. Tüccar beni aramaktan vazgeçince ben de saklandığım yerden çıkıp hayvanlara güzelce bakmaya başladım. Bu konu da unutuldu.

Bir hafta geçmeden köye bir haberci geldi. Ağam, İvaniç Kalesi’nde buluşmamızı istiyordu. Gittim. Orada bana Viyana’ya gideceğimizi bildirdi. Beni oraya götürdüğünde Hristiyan yapar diye çok korktum. Bir şekilde yolda onu öldürüp kaçmayı tasarlamaktaydım. Yola çıkmamızdan önce atları nallatmamı emretti. Nalbanta gittim. Adam başka yerde olduğundan yetişkin oğluna işi gördürdüm. İşi yaparken bana, “Neden efendine katlanırsın? Kaçsana!” dedi. Ben Müslüman toprakların buraya uzak olduğunu, tek başıma elimde belge olmaksızın yola çıkamayacağımı söyleyince “Bosna diyarı Müslümandır. Buraya uzak da değildir. İstersen bir rehberle beraber kaçman çok kolaydır. Fakat kıyafetini değiştirmen gerek.” dedi. Ben param olmadığını, kimsenin bana yardım etmeyeceğini söyleyince “Biz yardım ederiz.” dedi. Ağamı öldürüp kaçma fikri bana çok tehlikeli geldiğinden bu adamın dedikleri kafama yattı. “Ya nasıl olacak?” diye sorunca “Bu gece bizim eve gel. Seni bir iki gün saklarız. Ağan seni bulamayınca çıkıp gider. Sana bir çoban kıyafeti giydirir, bir adamla beraber yollarız.” dedi.

Gece adama uyup gizlice evlerine gittim. Bir miktar yiyecek içecek verdikten sonra beni kilere sakladılar. Ağam o sabah kalkıp beni bulamayınca etraftaki adamlarla aramaya çıktı. Fakat bir iz göremeyince kaledeki generale vaziyeti anlattı. Askerlerle aramaya başladılar, fakat yine bulamadılar. Ağam üç gün bekledikten sonra Avusturya’ya doğru yola çıktı. Gitmeden generale eğer esiri bulursanız alın sizin olsun.” demiş. Ben bir kaç gün daha evde kaldım. Beni yakında gelecek bir akrabalarının alıp götüreceğini söylüyorlardı. Daha sonra anladım ki bunların hepsi yalanmış. Maksatları önce kıyafetlerime konmak, daha sonra da beni Venedik iskelesine küreğe satacaklarmış.

Bir akşam bir asker eve geldi. “Duyduk ki bir esir saklıyormuşsunuz.” dedi. İnkâr edip adamı gönderdiler. Fakat az sonra on kadar asker geldi. Ben fırının arkasına saklandım. Askerler evi aramaya başladılar. Nihayet bulunduğum yere gelince “Gel, korkma!” diyerek beni çıkardılar. Kaleye götürürlerken evin oğlu gelip “Aman bizi ele verme.” diye yalvarıp durdu. Ben beni sorguladıklarında ev sahiplerine kendimi bir çoban olarak tanıttığımı söyledim. “Yalan söylüyorsun.” dediler. Zindana götürüldüm. Birkaç gün geçti. Hem bu kötü yere düşmüş hem de kıyafetlerimden olmuştum. Diğer mahpus arkadaşlarımla da görüşüp gerçeği generale anlatmaya karar verdim. General beni dinleyince adamlarını nalbandın evine gönderdi. Kıyafetlerimi getirdiler. Adama da para ceza verdiler. Ben ise kalede generalin esiri oldum. Bizi her türlü işe koşardı. Yazları burada ailesiyle beraber oturmaktaydı. Kışın asıl memleketi olan Avusturya içlerindeki Graç şehrine taşınıyorlardı. Onlarla beraber oraya da gittim.

Viyana’ya Gidiş

Şehrin ortasındaki muhteşem bir saray vardı. Bunun yarısı kendisinin yarısı da o sırada oranın kaymakamı olan kardeşinindi. Ağamın nikris derdi vardı. Her sene geçirirdi. Bir gün işret ederken bu sefer bu illete çok fena tutuldu. Bir kaç gün sonra da vefat etti. Mükellef bir cenaze töreninden sonra oradaki kilisenin mahzenine defnedildi. Bu ailenin fertleri hep oraya gömülürmüş. Ben de karısına hizmet etmeye başladım. Böylece altı ay geçti. Bir gün şehrin kethüdasından rica edip hanımımla benim serbest bırakılmam hakkında konuşmasını istedim. Hanımım kabul etmedi. Ben de bunun üzerine kaçacağımı söyledim. Bunu işitince çok üzüldü. “Niçin rahatsızsın? Burada ne derdin var? Bir şeyini eksik mi ettik?” diye sormaya başladı. Ben cevap veremedim. İşime devam ettim. Fakat mahzun bir şekilde etrafta dolaşmaktaydım. Hanım, ayrılma fikrini aklımdan çıkarmadığımı görünce beni Viyana’ya göndermeye karar verdi. Müslüman topraklara daha yakın olduğu için kabul ettim. Bütün saray halkı benim gidişime üzüldü.

Viyana’da bir şövalyenin yanına girdim. Burada bana asker kıyafetleri giydirdiler. Ben oradayken efendim saraylılardan biriyle evlendi. Bu esnada İmparator’un yeni savaş başkomiseri göreve getirildi. Kendisi sert bir adamdı ancak hak edene hakkını teslim etmesini bilirdi. Benden hoşnut olunca kendimi geliştirmek adına şekercilik öğrenmemi sağladı. Beni şehrin en önde gelen şekercilerine gönderdi. Birkaç sene ağama sofracılık ve şekercilik hizmeti ettim. Bir gün saray hizmetlileri gelip dedi ki: “Bir Müslüman esir gelip seni aradı. Kardeşin olduğunu söyledi.” Ben şaşırdım. Adamı tarif etmelerini söyledim. O yaşta bir kardeşim yoktur, diye cevap verdim. Fakat bana çok benzediğini söylediler. Bir zaman sonra bu esirle karşılaştım. Kardeşimin karısının akrabalarındandı. Oradayken epey yakınlaşmıştık. Meğer bir kumandan onu buradaki İsveç elçisine vermiş. Adam da yakında kendi memleketine dönecekmiş. “İsveç’e dönersem bir daha geri gelmek mümkün olmaz. Lütfen efendilerinden rica et de buna mani olsunlar.” dedi. Ben de çaresiz efendimle karısına gidip akrabamı kardeşim diye tanıttıktan sonra yardımlarını istedim. Adı geçen elçiden esiri istediler. Fakat olumsuz cevap aldılar. Hatta elçi esirinin kendisiyle gelmek istemediğini öğrenince yolculuğa kadar kalmak üzere onu zindana hapsettirdi. Ben hemen her gün yanına gidip onunla konuşurdum.

Hanımım bu durumum için kardinalle görüşüp şöyle bir çözüm buldu: Elçinin sarayına götürülmek üzere zindandan çıkarıldığında onu kurtarıp kiliseye girmesini sağlamalıydı. Orada kimse ona dokunamazdı. Çıkarılacağı gün öğrenilip manastırın başpapazına durum haber verildi. Bir öğlen sonrası elçinin dört adamı esiri almış götürürlerken manastıra yaklaştıkları vakit belimde kılıç, elimde topuzla aniden bir köşeden fırlayıp “Salıverin’” diye bağırdım. Herifler afallayıp kaldığı esnada esir de kararlaştırdığımız üzere hemen manastıra girdi. Ben de adamları atlattım. Herifler efendilerine durumu anlattıklarında adam köpürmüş, “Dört kişi bir Türk’e nasıl esir kaptırırsınız.” diye. İlgili makamlara başvurup esirinin geri alınmasını talep etti. Fakat ülkenin âdet ve kanunu mucibince kabahatli kimseler bir manastıra sığındığında üç gün ona dokunmanın yasak olduğu bildirildi. Üç günün sonunda zaten salıverileceğini belirttiler. Adamda çaresiz bunu kabul etti. Fakat bu arada Kardinal esiri kendi arabasının içine saklayıp dışarıdakilerin haberi olmadan kaçırdı. Elçi belirtilen sürenin tamamlanması üzerine manastıra gidip esiri talep etti. Fakat “Firar etti. Güvenmiyorsanız gelip kendiniz arayın.” diye cevap verdiler. İçeri girip her ne kadar aradılarsa da adamdan eser bulamayıp elçiye döndüler. Elçi ise “Bana hile edip esirimi aldılar.” diye çok sinirlendi.

Kardinal, Ali’yi kendi evine götürüp sakladı. Elçi gidene kadar bir yere çıkmaması kendisine tembih edildi. Fakat elçi sırf kayıp esiri yüzünden gidişini iki ay daha uzattı. Ali’nin ise bizim konaktan bir sevgilisi vardı. Ayrılığına dayanamayıp en sonunda bizim eve kaçtı. Bir daha geri göndermeye çekindik. Bizde hizmet etmeye başladı. Ancak Ali’nin evde çalışan başka kızlarla da vukuatı olunca hanımım beni sorguya çekti. “Kardeşinin ahlâkı neden sana hiç benzemiyor?” diye sordu. Ben de mahcup olup hakikati söyledim. Bunun üzerine Ali’ye yol verdiler. Bir elçiyle beraber başka bir kasabaya gitti. Sonra ölüm haberini aldım.

Kaçış

Başıma gelen büyük bir kazayı burada nakletmeliyim. Efendim Macaristan tarafına gitmeye niyet etmişti. Eşyalarının önden Tuna üzerinden bir gemi ile gitmesi gerekiyordu. Gemideki birkaç adamdan biri de bendim. Bu yolculukta başıma korkunç bir felaket geldi. Nehirde giderken kenarda sahipsiz bir kayık fark etmiştik. Belki lazım olur diye onu da beraberimizde götürmeye karar verdik. Gemiye bağladık. Ben de kayıkta oturup kürek olmadığından dolayı elimle sala yön verdim. Çok sarhoş olduğum bir akşam kendimi nehrin içinde buldum. Su çok derindi. Kendimi kurtulmaya çalışıyordum, fakat mecalim de yoktu. Herkes de uykuda olduğundan sesimi kimse işitmiyordu. Ölümümün mukadder olduğunu düşünmeye başladım. Yarı baygın hâlde suda sürüklenip giderken Allah’ın hikmetiyle bir değirmen altına denk gelmişim. O sırada değirmenci de diş ağrısı tuttuğu için uyuyamamış orada oturmaktaymış. Benim çırpınan elimi görünce hemen sudan çıkarmış. Baş aşağı getirip yuttuğum suları çıkarmaya muvaffak olmuş. Ben kendime gelince adam kim olduğumu sordu. Ahvalimi anlattım. Beni bir kayıkla arkadaşlarımın yanına götürdü. Onlarda beni öldü sanıp yazıklanmaktaydılar. Görünce çok sevindiler.

1700 senesinde Avusturya ile Osmanlı arasında sulh oldu. Müslüman esirler de bu sırada kendi memleketlerine dönmek istiyorlardı. Bir kısmı Osmanlı elinde Avusturyalı esirlerle değişim yoluyla kimi de kaçarak dönüyorlardı. Benim de aklımda gitme fikri vardı, ama nasıl olur bir türlü bilemiyordum. Efendilerim gitmeme asla rıza göstermezlerdi, kaçmam şarttı. Viyana’daki bazı esirlerle arkadaşlık kurup böyle bir işte yanıma yoldaş bulmaya çalıştım. En sonunda da buldum. Rumeli sipahilerinden Muhammed Sipahi diye meşhur bir adamdı. Esir düşünce zahiren Hristiyan olmuştu. Yine oralarda esir olan Müslüman bir kız ile de evlenmişti. Bir miktar Fransızca, Almanca biliyordu. Ben de Almanca konuşabiliyordum. Tebdil-i kıyafet kaçmaya karar verdik. Ama yolda bize bazı belgeler gerekliydi. Bu sıralarda bir olay imdadıma yetişti. Konağımızın kâhyası kadınlara düşkün bir adamdı. Bir gece evin hizmetkârlarından on üç yaşında bir kızın bekâretini bozmuş. Kız da bana gelip durumu anlattı. Ona kimseye söylememesini tembih ettikten sonra kâhyanın yanına gidip durumdan bahsettim. O da çok endişeliydi. Ben, kızı olayı saklaması için uyardığımı benim de kimseye söylemeyeceğimi bildirince bir miktar rahatladı. Bundan sonra bana hürmetkâr bir şekilde davranmaya başladı.

Bir gün ona kaçış planımdan bahsettim. O da bana yardım edebileceğini söyledi. Efendimizin mührü ondaydı. Yazısını da taklit edebilirdi. Benim için bazı geçiş belgeleri uydurdu. Bunlara göre ben Hristiyanlığa dönmüş, bundan dolayı serbest bırakılmıştım. Şimdi de Budapeşte tarafına gidip yerleşme izni almıştım. Yola koyulma hazırlığındayken evdeki Müslüman bir esir kadın benim kaçış planımdan haberdar olmuş. Yanıma gelip kendisini de beraberinde götürmem için yalvardı. Ben de hem din hem hemşerilik gayretiyle onu götürmeyi kabul ettim. Güya o benim karım Muhammed Sipahi ile karısı da hizmetkârlarım olacaktı. Bu şekilde Viyana’dan Budapeşte’ye giden bir gemiye bindik.

Kalkacağı gün gemiye bütün eşyalarımız yerleştirmiş vaziyetteyken askerler görünüp “Aranızda Viyana’dan gelen kaçaklar varmış. Kontrol edeceğiz.” dediler. Kontrol esnasında bize sıra gelince bir subay bizden şüphelenip “Bizimle karakola geleceksiniz.” dedi. İtiraz ettiysek de fayda vermedi. Bizi kaleye götürdüler. Meğer Viyana’dan bizi tanıyan bazı mürtet kimseler “Bunlar kaçaktır.” diye yetkililere şikâyet etmişler.

General’in karşısına çıkarıldık. Bizi sorgulamaya başladı. Sorularına soğukkanlılıkla cevap verdim. Planımız gereğince Hristiyan olunca azat edildiğimi yanımdaki hanımın karım, diğerlerinin de hizmetkârlarım olduğunu söyledim. Şimdi de Varadin tarafına taşınmaktaydım. Eski efendimden gerekli belgelerimin olup olmadığını sordu. Uydurduğumuz sahte belgeleri verdim. Kontrol etti. Bir sakatlık göremeyince geri verip “Özür dileriz. Bir yanlışlık olmuş. Yolunuza devam edebilirsiniz.” dedi. Dışarı çıktık. Aşağıda “Acaba nasıl cezalandırılacaklar?” diye merakla bekleyen şikâyetçilerimiz bizim sağ salim elimizi kolumuzu sallayarak çıktığımızı görünce hayrette kaldılar. Gemiye döndük. Baya’ya geldik. Orada bir arabacı bulup Futok’a kadar gittik. Orada bir meyhanede konakladık. Fakat ev sahibesi bizden şüphelenip Varadin’e haber göndermiş. Oradan bazı askerler, bizi sorgulamaya başladılar. Cevaplarımızdan tatmin olup geri döndüler. Ertesi gece konakta kendimize bir ziyafet çektik. Vakit gece yarısını geçmişti. Ev sahibesinin bir oğlanı soba kenarında bir tahta üzerine uzanmış yatıyordu. Onu uyuyor zannediyorduk. Biz, “Buradan nasıl kurtuluruz? Ne yapmalı?” diye aramızda sohbet etmekteydik. Meğer bu oğlan Türkçe biliyormuş ve o sırada da uyanıkmış. İşittiklerini efendisine söylemiş. Kadın gece gelip kapılarımızı kilitlemiş. Tuvalet için dışarı çıkmak istediğimde kapıları kilitli bulunca beni bir telaş kapladı. Sabah erkenden Varadin’e gidip generalle görüşmeyi, belgelerimizi göstermeyi kararlaştırdım.

O şekilde de yaptım. Muhammed Sipahi ile gidip generalle görüştük. Bizi serbest bıraktı. Döndüğümüzde kadınları konakta bulamadık. Meğer ev sahibesi sabah bizi bulamayınca kaçtık zannedip askere şikâyet etmiş. Onlar da kadınları tutuklamışlar. Hemen gidip durumu anlattık, inanıp bıraktılar. Ertesi sabah bir grup asker gelip hepimizi kaleye götürdüler. Burada bir kurtuluş ümidi olabilir diye Viyana’daki efendilerime mektup yazma izni istedim. Kabul ettiler. Kaçışıma yardım eden kethüdaya bir problemle karşılaşırsam kendisine yazacağımı söylemiştim. Onun adına yazdığım mektuba mahsus, “Efendilerime haber et. Ben burada iftira üzere tutulmaktayım.” yollu şeyler dercettim. Daha sonra mektubu mühürlemeden görevlilere teslim ettim. Mektubu hemen generale götürmüşler. Adam bunu okuyunca hele hanımım onun uzak akrabası çıkınca beni serbest bırakmaya karar verdi. “Affedin. Sizi rahatsız ettik. Burada çok fazla kaçak görüyoruz. Tedbirli olmak zorundayız. Mektubunuzu bizim mektuplarla beraber göndeririz. Üç haftaya kadar cevap gelir. O zaman kadar kasabada kalınız.” dedi. Biz peki dedik.

Memlekete Varış

Viyana’dan mektuplar gelmeden evvel kaçmam gerekiyordu. Etrafta bu işte bana yardım edebilecek insanlar arıyordum. Ama ihbar edebilirler diye temkinli davranıyordum. Yardım edebileceğini düşündüğüm birisini en sonunda buldum. Yirmi altını peşin yirmisini sonra ödenmek üzere anlaştık. Beni kayıkla Tuna üzerinden Belgrad’a ulaştıracaktı. Belirtilen vakitte eve gelip bizi çağırmadı. Bunun üzerine merak edip onu bulabilir miyim diye kasabayı dolaşırken bir meyhanede içmekte olduğunu gördüm. Beni görüp yanıma gelir diye bir miktar dolaştım. Fakat hiç oralı olmayıp arkadaşlarıyla oturmaktaydı. Kandırıldığımı anladım. Paramı geri istemek imkânı da yoktu. Çaresiz aldığı zehir zıkkım olsun diye sövüp geri döndüm. Böylece bir iki gün daha geçti. Viyana’dan haber gelmesine iki üç gün kalmıştı. Fakat münasip bir kaçış yolu ortaya çıkmadı. Bu sırada iki gece üst üste rüyalar gördüm. İlkinde bir gemi ile Belgrad’a kaçmıştık. İkincisinde Varadin’de Karlofça’ya karadan kaçmaktayız. Bunları hayra yorup bir miktar teselli buldum.

Yukarıda beni kandırdığını zikrettiğim Sava adlı herifin Petra adında bir arkadaşı vardı. Bir gün gelip dedi ki: “Sizi kaçırabilirim. Karlofça’da tanıdıklarım var. Onlarla görüşüp bir yolunu bulabilirim.” Ben de kabul ettim. Fakat “Şöyle yapmalı” diye anlattım: “Karlofça’da güvendiğiniz adam gece kayıkla buraya gelsin. Oraya vardığımızda bizi bir araba bekliyor olsun. Ona binip sabaha kadar Belgrad’a varalım.” Petra dediklerimi makul gördü. Fakat para bekliyordu. Ona bir miktar para verdim. Gece kaçış için hazırlanmış bekliyorduk. Pencerede ses işittik. Bakınca Petra olduğunu anladım. Dört kişi gizlice evden sıvıştık. Kayığın olduğu yere geldik. Kayık çok küçük çıktı. Hepimiz içine girdiğinde neredeyse su seviyesine indi. Hafif bir rüzgâr olsa veya kayık sallansa düşmemiz kaçınılmazdı. Fakat Allah’tan bir sıkıntı yaşanmadan Karlofça’ya vardık. Arabayı sormak için kayıkçıyı gönderdik. Yanında adamlarla geldi. Biz geliriz diye uzun müddet beklemişler. Sabah yaklaşınca da atları salıvermişler. “Siz çalılıkta günü geçirin. Gece olunca tekrar gelip sizi alır gideriz.” dediler. Burada beklemeyi tehlikeli gördüğümden bizi evlerine almalarını istedim. Kabul ettiler. Evlerine girdik. Fakat ertesi gece gitmekten vazgeçtim. Ardımızdan asker göndermiş olabilirdi. Bir gün daha beklemeyi muvafık buldum. Üçüncü gece arabaya binip yola çıktık. Belgrad tarafına gelince arabacımız, “Artık Müslüman toprağındasınız. Şimdi emin olabilirsiniz.” dedi. Çok sevindik.

Yolda karşıdan gelen beş altı araba fark ettik. İçinde beyaz sarıklı adamlar görünce onlara selam verdim. Meğer arabacılar hep Varadinliymiş. Müslümanları ticaret için sınırın bir tarafından diğerine götürüp getiriyorlarmış. Beni fark edince “Kaçkın bu işte. Yakalayın!” diye bağırdılar. Muhammed Sipahi ile beraber karşı koymaya kalkıştıysak da çok kalabalıklardı. Bizi tutup bağladılar. Arabacımızı da dövdüler. Sonra hep beraber Varadin’e doğru yola koyulduk. Bizi yakalayanlardan biri Varadin’deyken beni kaçırmayı teklif eden bir adamdı. Bana yaklaşıp “Bir iki gün daha bekleseydiniz sizi sağ salim kaçırırdım.” dedi. Ben de “Daha beklememiz mümkün değildi. Viyana’dan hakkımızda mektupların gelmesi an meselesiydi.” dedim. Fakat bu adamı kullanabileceğimi düşündüm. “Bizi generale teslim ederseniz. Üzerimizden soyduğunuz bütün mallara el koyacaktır. Hem Belgrad Seraskeri Ali Paşa İslâm topraklarından adam kaçırdığınızı işitirse generale yazıp şikâyet eder. Siz de sonunda hapsi boylarsınız. Gelin bize bırakın. Kimsenin bu işten haberi olmasın.” dedim. Adam bunları gidip arkadaşlarına aktardı. Biraz tartıştıktan sonra hak verdiler. Bizi bıraktılar. Cuma öğle vakitlerinde Belgrad’a vardık. Ali Paşa’nın huzuruna çıktık. Bizim için Temeşvar Paşasına, Muhammed için de Rumeli Paşasına geçmişte sahip olduğumuz mevkilerin iade edilmesi için birer mektup yazdırdı.

Muhammed yanında getirdiği karısıyla orada nikâh kıyıp Rumeli tarafına gitti. Beraberimizdeki diğer kadın da onlarla beraber gitti. Biz de Temeşvar’a geldik. Fakat akrabalardan çok az kişi bulduk. Büyük kardeşim geçen sene ölmüştü. Küçük kardeşim Zenta muharebesinde şehid olmuştu. Beni odabaşılık görevine iade ettiler. Almanca bildiğimi öğrendiklerinde tercümanlık görevi de verdiler. On yedi sene boyunca on üç paşaya tercümanlık hizmetinde bulundum. İlk hanımımdan üç kızım oldu. Sonra beş oğlum daha oldu. Kızlardan biri hâlen hayatta İstanbul’da bir er ile evli. Oğullarımdan yalnız İsmail hayattadır. Geri kalanları hep vefat ettiler. Daha sonra tekrar evlendim. Yedi senede üç oğlum oldu. Biri vefat etti. İkisi hâlâ hayatta. Ben de şu an İstanbul Tophane semtinde ömrümün son demlerini geçirmekteyim.

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 20:47 Güncelleme Tarihi: 07 Ocak 2021, 22:23
banner25
YORUM EKLE

banner26