Bir Ölüm Bütün Ayrılıkları Kaldırır Aradan

Yahya’sı ölünce ve arkadaşı Musa’dan da ayrılınca kendini dairesine kapatan Fahri’nin romanı Ahmed Sadreddin'in 'Bir Ayrılık'ı... Yasemin Kapusuz yazdı.

Bir Ölüm Bütün Ayrılıkları Kaldırır Aradan

Ahmed Sadreddin’in ilk romanı Bir Ayrılık Avangard Yayınları’ndan çıktı. 1988 doğumlu, bir kız babası Ahmed Sadreddin, Cafcaf, CF ve muhtelif dergilerde, dunyabizim.com ve diğer mecralarda hikaye ve araştırma yazıları yazdı, yazmaya devam ediyor. Yazarın sonda  söylediğini biz başta söyleyelim. “Son damla” bölümünden: “Ben Fahri, selam ederim. Dairemden çıkmak zorunda kaldım. malum dairenin içindeki oturma eylemimi kendim başlattım ama kendim sonlandıramadım mesela.”

Yahya’sı ölünce ve arkadaşı Musa’dan da ayrılınca kendini dairesine kapatan Fahri’nin romanı bu. Aslında bizim romanımız, hayatımız, modern çıkmazlarımız. “Bir Ayrılık derinlik, samimiyet ve muhabbet gibi kadim değerleri tanımayan modern zamanda dostluğu, bilgeliği, inceliği arayan bir avuç insanın saklı hikâyesi. Fahri yalnız, sessiz, gönlü kabarık, kafası karışık bir âdemoğlu. Yahya bir şeyhoğlu. Musa ise halk adamı.”

Hayali’nin “bilmezler” redifli gazelinin matla beyti düşüyor dilimize kitabı okudukça: “Cihân-ârâ cihân îçindedir ârâyı bilmezler/ O mâhîler ki deryâ içredir deryâyı bilmezler.” Ve Şeyh  Galib’in terci-i bendinin vasıta beyti: “Hoşça bak zatına kim zübde-i alemsin sen / Merdum-ı dide-i ekvan olan ademsin sen” Kitap kapağındaki kavanozda hapsolmuş balıktan ve aralardaki özgür balıklardan mı düşüyor dilimize bu beyitler? Değil tabi. “Bu roman, genç yazarın mesnevi-i manevisidir.” Ondan işte; hEr kişinin mesnevi-i manevisi olur. Olmalı. Hele böyle bir zamanda. Kim kendini bir kutuya kapatmak istemez? Mağaraya sığınan adamlar gibi uyumak istemez? Aynı adrese, aynı kata, kendini kutuya kapatan Fahri, kainatın övüncü olan, dünyanın gözünün göz bebeği olan biz insanlar değil miyiz? Bizim yaşadığımız “Bir Ayrılık” değil mi? Dünyaya gelmemiz bile anamızdan ayrılmakla başlamıyor mu? “Bir Ayrılık”la başlayan kitaplar, mesneviler güzeldir desem. Çok nostaljik yazmak istemiyorum ben de Ahmed Sadreddin gibi. "Dinle neyden kim hikâyet itmede/ Ayrılıklardan şikâyet itmede /...Dir kamışlıkdan kopardılar beni/Nâlişim zâr eyledi merd ü zeni

Unutulmayı istemek, ölümden zor

Bilinçli bir eylemle kendini bir daireye tıkan Fahri’nin en iyi yaptığı şey merak etmektir. Burası benim evim mi diye düşünmeye başlar. İnsanın evi neresidir? Neye aittir, nereye aittir? Hasbelkader güzel bir şey söylediğinde Yahya’dan söylemektedir Fahri. Öyleyse söylediğimiz sözlerin ne kadarı bizim? “Bu eve niye kendimi kapattım... Güneşten bile yorulmuştum. yalnızca bulutsuz, sakin gecelerde ay beni dinlendiriyordu. Her gün merdiven inip çıkmaktan usanmıştım. Her yerde yahya’ya rastlıyorum.”

Romanlara, hikâyelere, şiirlere konu olan ayrılık, türkülerimizde de çokça söylenegelmiştir. Ayrılığın her türlüsü hem de: "Gele gele geldik bir kara taşa/ Yazılanlar gelir sağ olan başa/ Bizi hasret koydu gavim gardaşa/ Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir de ölüm.”

İlk on günden sonra buraya bile isteye hapsedilişinin hesabını karıştırmaya başlayan Fahri, ayrılığı, ölümü, yalnızlığı, çocukluğu, anneyi, aşkı, pencereden görünen kuşları düşünür. Kendi kendine konuşur. Yok, konuşmaz, yazar Musa’ya. Buraya kendini kapatır ama kimse onu haber yapmaz. Unutulmayı istemek, ölümden zor. Peki ayrılık mı zor, ölüm mü? Ölüm, hiçlik makamını hatırlatır. Ölüm, soğuk. Ayrılık da öyle. Nefsi öldürmek  asıl mesele. “yüreğinde hüseyni nağmeler çalan herkese dost’tan ayrılık kerbela’dır. yâr’dan ayrılık ateş-i suzandır.”

Beden çağı ile ruh çağı arasında birkaç bin yıl fark var Fahri’ye göre. Gönül, bedene değil, ruha âşık olur. Bütün ayrılıklar da ruhla yaşanır öyleyse. "bir ayrılık bazen birkaç ölüme bedel olabilir. fakat bir ölüm bütün ayrılıkları kaldırır aradan.”

Bizim de Yahya’mız, Musa’mız varsa varız

Ahmed Sadreddin’in Bir Ayrılık romanında altını çizdiğim yerler çok oldu. Anlaması mı zordu? Hayır. Hakikati arayan, araması gereken bu defa biz şehirlerde iki artı bir evlerde, üçüncü katlarda, zemin katlarda yahut teras katlarda oturanlardık. Şehirlerde yaşıyorduk. Yalnızdık. Aynalarda görüyorduk kalabalıkları. Aynalarda konuşuyorduk insanlarla. Güzelim insanlarla. Çirkin insanlarla. Ayna neydi? Ayna, yansıtmaydı. İnsanın aynada gördüğü kim olur? Bütün bunları düşünmeye vaktimiz var mı? Kendimizi dairemize kapatamazsak vaktimiz olmayacak sanırım. Metrobüse koşarken, işe yetişmeye çalışırken hep ayrıyız. Ölmek için yaşadığımızı unutuyoruz. Zaten biz unutan değil miyiz? Aklın bize sadece bağ olduğunu da unutuyoruz. Raflara kitaplar biriktirip duruyoruz. Hele bazılarımız kitapları satır satır ezberliyor. Sağlık ve beslenme üzerine kıyametler koparılıyor. Biz şaşkınız sadece. Yaratıcımız, Rabbimiz bize eşyanın mı ismini öğretiyor yoksa kendi isimlerini mi? Ahmed Sadreddin, bir eylemle yazıyor bunları.

Yaman Dede’yi hatırlatıyor mu yaşadıklarımız bize? Bizi de şiirden yana ahraz bırakan Sezai Karakoç Bey’in ‘Köşe’si gibi bir şiirimiz var mı? Sesimize hasret kalıp, konuşmayıp yazdığımız var mıdır bizim de?

Bir Ayrılık romanında şiir ve hikâyeler de var. İnsan, kendinden çok başkalarının yaşanmışlıklarına üzülür, ağlar değil mi? Nezihi Abi’sinden dinlediği bir yaşanmışlığı anlatıyor Ahmed Sadreddin romanda. Trafik kazasında ailesini irtihal-i dar-ı bekaya uğurlayan birinin hayatını yazmasını istemiş Nezihi Abi. İnsan başkalarının hikâyelerinde kendini bulur. Bu hikâyeler gerçek. ‘Ölenle ölünmez, hayat devam ediyor’ hikâyeleri… Yahya’nın masa başında sıradan bir şekilde ölmesi, Musa’nın âşık olması, sıradan bir günde, sıradan bir lokantada sıradan bir olayla hapse düşmesi, sıradandır aslında. Sıradan olmayan, sıradanlığı hayrete çevirecek olan bizim dünyaya gurbet olarak bakmaya başlamamız olacak muhakkak. Yahya’mız, Musa’mız kurtuluşumuz olacak. ‘Bir Ayrılık’ a dayamalıyız ruhumuzu.

Cümleler büyük harfle başlamıyor romanda. Kuralcılıktan, büyüklenmeden uzak olduğu için olabilir mi bilmiyorum. Yenilikçilik arzusu deyin isterseniz. Önemli mi?

Amak-ı Hayal’i okurken biraz hayallere dalıyoruz ya. Aynalı Baba’nın aynaları gözünüzü alıyor da biraz kendimizi görme imkânı bulabiliyoruz ya. Bir Ayrılık’ta da isim sembolizasyonu ile birlikte kendimizi bulabiliriz. Tam da modern çağ insanı olarak. Bizi temsil edenlerle, markete giden yanımızı bile temsil edemeyecek olan insanlarla birlikte ama yalnız yaşadığımız biz varız romanda. Menekşeler, bayankadınhanımlar, Muhyiddinler, apartman önlerinde ölü eti çitleyenler(!) var. Romanın varlık göstergesi bunlar. Bizim de Yahya’mız, Musa’mız varsa varız.

“hala yazmıyor, yazamıyor musa. Birçok şeyi de gereksiz görüyor. konuş desen, ‘konuşulmadık bir şey kalmamış yeryüzünde, her şeyi söylemişler.’ diyor. yaz desen, ‘ne kitaplar telif edilmiş, ömür yetmez okumaya, bu kaosa bir de ben hizmet etmeyeyim’ diyor.” (S.82)

Yasemin Kapusuz

Yayın Tarihi: 05 Nisan 2016 Salı 14:52 Güncelleme Tarihi: 01 Nisan 2020, 13:17
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ahmet Soranki
Ahmet Soranki - 5 yıl Önce

Bir günde bitti.

Engin K Demir
Engin K Demir - 4 yıl Önce

Genç edebiyatçının edebiyat dünyasına yeni bir soluk kazandırdığı eser. Kolay, sade bir üsluba karşın zengin bir konu ile yeni ufuklar açan bir kitap.

banner26