Bir kuşağın serencamı: ‘Bir Güzel Yorulduk’

“Bir Güzel Yorulduk”ta, Necdet Subaşı’nın ait olduğu kuşağın içinde yetiştiği iklimi, zorunlu ve gönüllü tercihlerini, bunları özümseme biçimlerini görüyoruz. Subaşı’nın mekanla birlikte çevre algısını, ruhsal bağıntılarını, kendini yerleştirme biçimini ve ayrılış psikolojisini gerçekçi tasvirlerle okuyoruz. Deniz Baş yazdı.

Bir kuşağın serencamı: ‘Bir Güzel Yorulduk’

Her anlatı bir gereksinimden doğar. Oluşum sürecinde ya kendi gereksinimini üretmiştir ya da bir gereksinime karşılık gelmektedir. Tamamlandığında ise o gereksinimden yakaladığı muhatabının algısına sunulur. Tümden giderme iddiası olmayabilir ama somut bir iletiye dönüşürken, bir şeylere karşılık gelme isteği hep vardır. Öncesinde anlatıcısının, anlatımın merkezinde yer alan gerçeklikle ne ölçüde yüzleştiği ve hangi derinlikte hesaplaştığı da oldukça önemlidir. Bir kitabı elinize aldığınızda hangi gereksinimle okumak istediğinizin çoğunlukla farkındasınızdır. Elinizden bıraktığınızda ise onun karşılanıp karşılanmadığına da bir ölçüde karar vermişsinizdir.

Bir Güzel Yorulduk”, Necdet Subaşı’nın geçtiğimiz günlerde yayınlanan son kitabı. Mahya Yayınları’ndan çıktı. Hangi gereksinime binaen yazıldığını, kitabın giriş bölümünde Subaşı’nın kendisinden öğreniyoruz: “Bizim kuşağın serencamını anlatmak istedim” diyor, “Kendi küçük hikayemle”… Onun hikayesi bir kuşağın serencamına karşılık geliyorsa, bu küçük anlatının bir başka anlatıyı da derç ettiği anlaşılıyor. Kendisiyle beraber o anlatının da okuyucunun kitaba uzanmasını sağlayan gereksinimini bir ölçüde gidereceğini murad ederek…

“Bizim kuşak” dediği kuşak hangisi?

Dini muhitlerde yetişmiş” ve “kendi yolunu tutturma konusunda pek çok ahvalin, pek çok mecranın dahlinin” olduğu, bu nedenle de bir hayli yorgun düştüğünü gördüğümüz ve sanırım yeterince anlaşılamamış olan bir kuşağın mensubu yazar. Okuduğumuz, Subaşı’nın yaşam öyküsü evet ama anlatıların içindeki onca yaşanmışlık, diğer sesiyle onların hikayesini dillendiriyor. Aslında günümüzün siyasi ve kültürel atmosferi açısından bir hayli tartışmalı olduğunu düşündüğümüz bir kuşak da diyebiliriz buna. Aynı kültür ikliminin içine doğmuş, kimi yerde yolları kesişmiş ya da kesişmemiş ama benzer arayışlarla, eylem ve var olma biçimleriyle, aynı istikamete yönelmişlerin yol hikayesi… Sadece yolda olanların değil ama, yolculuğu tasarlayıp itekleyenlerin, besleyenlerin, değiştirip dönüştürenlerin yahut ağırlaştıran yükleriyle bağlantı noktalarından aniden çıkanların, karanlık köşelerden süzülerek dahil olanların birlikte anlatıldığı bir yolculuk hikayesi. Tüm bunlarla yolculuğun seyrini dikkatle takip edecek okuyucunun da yorulma ihtimali yüksek.

Seküler muhitlerde yetişmiş olanların, dini muhitlerde yetişmiş “dindar, muhafazakâr, dinci, İslamcı”, gibi etiketlemelerle tanımlayabileceğini düşündüğü kesimlerin algı dünyasını, hassasiyetlerini, reflekslerini, inanış düzlemlerini, birtakım ezberlerin, toplumsal kalıpların ve ön yargıların dışında anlama ve değerlendirme çabası ancak çok özel durumlarda ortaya çıkabiliyor. Belki ciddi bir gereksinim hasıl olunca, belki zorunlu bir iletişimin geliştirdiği zorunlu bir okumayla... Düşünce evrenimiz dışında tanımladığımız diğer insanların öykülerini okumak, gerçeklerini kendi mecralarında bulgulamak, hikayelerini onların ağızlarından dinlemek, karşılıklı birtakım gereksinimlerimizi giderebilecek son derece önemli bir eylem aslında.

Bir Güzel Yorulduk’taki okumalarla, Necdet Subaşı ve temsil ettiği kuşağın özdeşlik alanında bir buluşma gerçekleşirken, anlatıların içerisinde kimi zaman eş kimi zaman da farklı düzlemlerde bulunduğumuzu hissedebiliriz. Bu hangi muhitlerden geldiğimize ve hangi öykünün içinde olduğumuza bağlı. Her iki konumda da zihnimizde beliren sorular olacak. Belki pek çoğuna belki de az bir kısmına cevap bulabileceğiz.

Kitabın başlığı, pek çok ahvalin ve mecranın dahil olduğu bu yolculuğun gelinen durağında, beliren yorgunluğa negatif bir ruh yüklemiyor. Bir güzel yorulmuş olmak, kayıplardan ziyade kazanımlara vurgu yapıyor. Yorulduklarına değmiş gibisinden ve ancak yolda olunduğunda karşılaşılabilecek yanlışlar ile doğruların bu günlere taşıyan müktesebatına vurgu yaparak…

Bir gidiş, bir istikamet var

Anlatılardaki yaşantılar, doğrusal bir seyir içinde gerçekleştiği için yolculuk diyoruz. Dairesel bir devinim içinde değil. Bir gidiş, bir istikamet var. Tabii yolculuk esnasında zorunlu istikametten çıkıp başka manzaralarla karşılaşma umudu ile sapılan bilinmeyen yan yollarda çukurun, çakılın, taşın, çamurun sarsıcı etkilerinin oluşturduğu deneyimlerin ardından dönüp dolaşıp yeniden düz yola çıkarak, gerçekliğin kavrandığı o düzleme gelindiğini de öğreniyoruz. En azından öyle tarif ediliyor. Sonuçta her gerçeklik geçmişinde saklı bir yaşanmışlığı esas alır.

“Başka yerlere, diğer mahallere de gidip gelmişliğim oldu ama onların her biri seferden sayılır. Bazen ateş almaya gittim, bazen hava almaya, bazen de hiç bilmiyorum baktım oradayım, oralara savrulmuş buldum kendimi.”

Bourdieu sosyolojisinin önemli kavramlarından biri olan “Habitus”, bireyin toplumsallaşma sürecinde içselleştirdiği, varoluş koşullarıyla uyumlu toplumsallaşmasının “kurucu yapısını” ifade eder. Habitus, “bireydeki toplumsallığın, şimdileşmiş tarihin ve öznelleşmiş nesnelliğin” görüntüsüdür. Necdet Subaşı anlatılarında habitusunun kodlarını verir. İçine doğduğu kültürün ruhuna işleyen hissedişini, zihnine intikal eden sermayesini, kalıcı ve şekillendirici etkileriyle algı dünyasını, bilgi stokunu ortaya koyar. Başlangıçta içselleştirilmiş koşullarla uyumlu toplumsal eylemler, habitusun devam eden üretimi şeklindedir. Ancak sonrasındaki sorgulamalar ile bu birikimin zorunlu ve zorlu tasnifine geçilir ve yeni bir form kazanması gereken tarafları inceden inceye irdelenir. Bu tabi hiç kolay olmaz. Taşralı olmak ve “üzerinde hiç kalem oynatılmamış” bir yerde dini bir muhite doğmak, zaten ağır bir habitusun üretim ve eylem alanının düzeneğini oluşturuyor.

“Laik ilgiler bizim evde oldum olası yoktu ama dinin içine karışmadığı bir şey de yok denecek kadar azdı. Aslına bakılırsa din benim çocukluğumda bir ideoloji de bir fantezi de değildi. Sık sık ona atıfta bulunulması bir onay talebinden çok onsuz olunamayacağı gerçeğiyle ilgiliydi.”

Aynı evi, aynı mahalleyi, aynı çevreyi, aynı coğrafyayı paylaşıyor olsak bile kendi hikayemizin bizim kurgumuz ve üretimimiz ile şekillenen bölümlerinin referansıyla, bambaşka olduğunu vurgularız. Hakikaten de öyledir. Çünkü hikâyenin kahramanı olarak yeni mecralar yaratırken, içinde dolaştığımız ilişkiler ağındaki çatışmalarımız da uyumluluğumuz da bize özgüdür. Tüm bu yaşantılar içerisindeki eğilimlerine bakıldığında gelip geçen yahut geçmeyen sorgulamalarına, bambaşka yerlere götüren arayışlarına ve kendisine bir başka dünyada yer bulmasını sağlayan mücadelesine rağmen Necdet Subaşı’nın habitusu ile uyumlu olmak konusunda vazgeçmediği belki de geçemediği bir sorumluluk setini de çantasında sürekli taşıdığını görüyoruz.

“Bu saatten sonra başka her yer bana yabancı. Buraya alıştık…”

Subaşı’nın anlatımlarına yansıyan o kuşağın sorgulamalarında, kendi gerçekliklerinin oluşumunda, eğilimlerini yansıtabilme ve kendi katkılarını sağlayabilme çabalarını da gözlemliyoruz. Onun gibi bunu dert edinen, kendileri için öngörülen modellerin arkasında hangi elin, hangi zihnin tasarımın olduğunu sorgulayan, zaman zaman farklı ölçeklerdeki değişimlerle karşı duran, direnç gösteren, kendi doğrularını üretmeye, daha da önemlisi bunu becerebilecek birikimi oluşturmaya çalışan örneklere rastlamak mümkün.

Anadolu’nun ücra bir köyünde başlar yolculuk

Subaşı’nın muallim bir babanın çocuğu olarak dünyaya geldiği Şavşat’tan, yani Anadolu’nun ücra bir köyünden yola çıkarak, zorunlu ve gönüllü ilerleyişinde konakladığı her yerde, “geçmişin cenderesi” yahut “geleceğin belirsizliği” ile oluşan zihinsel barikatları aşarak, vardığı coğrafyanın ruhsal ve kültürel yazgısı ve yargısı içerisinde gerçekleşen, yeni bir uyum ve üretim eyleminin ardından hep bir hesap dökümüyle ayrıldığı mekanlardan, nihayetinde üst düzey bir bürokrat olarak uzandığı Ankara’ya varış yolculuğunu takip ediyoruz. Şimdi hücrelerine kadar kendini hissettiren bir yorgunluk ve yol hikayesi var. Orada yol bitmiş midir peki? Hayır! “Bir nefeslik ömür bile bana ne çok yol aldırır” diyen Subaşı’da yolculuğun devamına dair bir hevesin, dinlenmeye çekilmiş bir niyetin varlığını hala muhafaza ettiğini görüyoruz.

Bir “din sosyoloğu” olarak Subaşı’nın, birkaç kuşak öncesinden gelen belirleyiciliği ile dinin her yerde olduğu bir mahalleye doğmasıyla başlayan, sonra başka başka mecralarda gezinen hikayesinde hem yaşantıların içerisindeki kimliğin-kişiliğin inşasında o günlerin algısını, hem de sosyalleşme sürecinin ve buna en belirgin biçimde damgasını vuran din olgusunun bugünün birikimiyle sakin ve olgun analizlerini buluyoruz. İkametgâh aldığı coğrafi alanlarda kültürel sermayenin bakiyesini ve onun üzerinden gerçekleştirmek istediği kişisel üretimindeki eylemselliğini, payına düşenleri, kazanımlarını kayıplarını geçmiş zaman hikayeleri içinde aktarırken, dinin her durumda belirleyici üstünlüğünü de hiçbir şekilde perdelemeden, olduğu gibi aktarıyor. Kendisinin ve dahil olduğu kuşağın dindarlık profillerini tüm gerçekliği ve doğallığı ile ortaya koyuyor. Sanırım kitaba asıl değerini veren de bu. İçinde bir kurgusallık, bir tasarım ve renklendirme hissettirmeyişi.

“İslami’lik arayışı gençlik dönemlerinde sık vurgulanan bir referans özeti gibiydi. Birinin kişisel bir davranışı ya da göze batan bir eylemi için hemen hazırda tuttuğumuz tek ölçüt vardı: İslami miydi bütün bunlar yoksa gayr-i İslami mi? Neyi ne kadar biliyorduk, önemli değildi.”

İçine doğduğu o iklimin sermayesinin, cenderesinin de değerinin de farkında olarak, hayatına giren tartışmaları önemseyerek, bir taraftan sönükleşen diğer taraftan parıldayan ışıkların altında yol ve iz arayarak gelişen hikayesindeki zaman, mekân, kişiler, olaylar ve olguların dökümünü de veriyor: “Ata yadigârı bir dinî duyarlılık, çevresel etkilerle harmanlanan bir taşra duyarlılığı, dinî-muhafazakâr bakiyenin hâlâ varlığını net bir şekilde sürdüren ağırlığı…”

Türkiye düzleminde din olgusunun sosyolojik seyri ile ilgili pek çok gerçek hayat görüntüsüne rastlıyoruz bu kitapta. Subaşı’nın doğduğu mahalleden başlayan ilişkiler ağının, sonrasında genişleyerek kent kalabalığına paralel gelişen ama dinin merkez olma özelliğini hiç yitirmediği niteliğini, bu bağlamda şekillenen iletişim karakterini tüm dinamikleriyle okuyabiliriz. Aile, akraba, komşu, yakın arkadaş, düşünsel, sosyal ve akademik münasebet içerisinde gelişen arkadaşlıklar ve bu ilişkilerin doğasındaki alışveriş biçiminde dindarlığın en belirgin renk olduğunu algılamakta zorlanmıyoruz. Anadolu’nun saf dindarlığının kültürel düzeneklerinden, siyasi ve ideolojik yapıların kuramsal merkezlerini oluşturduğu ve şekillendirdiği dindarlık algısına kadar mahalle, köy, kasaba, ilçe, kent merkezlerindeki dönüşümlerine, hızlı ve hareketli ilerleyişine dair sosyolojik argümanlara rahatlıkla ve bolca ulaşabiliriz. Çocukluktaki itaat ve özümseme, ergenlikteki kıpırdanmalar, sorgulamalar, öğrencilikteki arayışlar, öğretmenlikteki gözlemler, akademideki yüzleşmeler ve ayıklamalar birbiri ardınca gelen tasniflere uzanıyor. Subaşı, yükünden indirim sağlayacak hesaplaşmaları ve yüzleşmeleri büyük bir sakinlik ve olgunlukla gerçekleştiriyor en azından anlatımlardaki ifadelerden böyle hissediyoruz. Belki de içindeki fırtınaların şiddetini din sosyoloğu olmanın soğukkanlılığı ile akademik bir tahlile dönüştürerek azaltıyordur.

Anadolu dindarlığının çerçevesi ve çeşitlene dini kimlikler

Anadolu dindarlığının çerçevesini çizerken, üzerinde kafa yorulmamış içeriği, inanıştaki samimiyeti ve zorlanmamış sınırlarıyla yine kendi hikayesi içinde ve bu meyanda babasıyla olan iletişiminin sonradan gelişen farkındalığıyla anlatıyor:

“Yıllar sonra babamla aramdaki dinî muhaverenin sınırlarını hatırlamaya çalıştığımda zaten aklıma ilk gelen de onun saf ve yalıtılmış bir dindarlıkla, bir yönüyle taşra İslam’ının takipçisi olduğu, bir yanıyla da bir gerekçelendirme ya da temellendirmeye ihtiyaç duyurmayan gündelik yaşam akışının ondan dinî bir cevap beklemediğiydi. İlmihal her durumda yeterli bir şeydi.”

Sonrasında özellikle yetmişlerin başında başlayan dinin siyaset ile bağlantılı düşünüş ve tepkilerinde Anadolu dindarlığının artık daha farklı, hareketli, geniş bir mecraya kayan ilgileriyle ve bununla bağlantılı şekillenen yeni yorumlarıyla karşılaşıyoruz. Dindarlık öyle ya da böyle siyasi bir harekete odaklı söylemlere uzanma ihtiyacı hissediyor. Dini hassasiyet ile özdeşleşen siyasi hareketlere yakınlık ve duyulan alaka farklı eğilimlere sahip olanları kategorize etmekten de kaçınmıyor artık. Tabii bu ilgiler doğrultusunda Subaşı’nın babasının temsil ettiği kuşağın dönüşümü ile kendisinin temsil ettiği genç kuşağın dönüşümü arasında epeyce farklılıklar da var. Zira toplumsal hareketlerin gençliğin dinamik varlığı üzerinde çok daha hızlı seyrettiğini biliyoruz. İnancın uzandığı burçlar aynı olsa bile. Memleket meseleleri, yaşını başını almış neslin dini duyarlılıklarıyla özdeş, derinden hissedilirken, onlar kadar sakin ve ihtiyatlı olamayan gençler için çoktan dava haline gelmiş olabiliyor, yeni terminolojisini de oluşturarak tabii.

“Geliyorduk, memleket yanlış yönetiliyordu. Üzerimizdeki baskıları daraldığımız her yerde apaçık bir şekilde görüyor, bütün bu sızıları iliklerimize kadar hissediyorduk. Kötü giden bir dünya vardı.”

Dini kimlikler çeşitlenirken, ideolojik yapılanmalardaki kök salma çabalarının özensiz, hoyrat ve pragmatik bir dalgalanma ile yol aldığını da dile getiriyor Subaşı. Gitgide kaotikleşen memleket ortamının karmakarışık söylemleri arasında kendine bir yol tayin etme zorluğu olabildiğince ağırlaşıyor. Bu durum yeni bir okuma serüvenini de kendiliğinden oluşturuyor. Dindar muhitin ortak okuma listesi çeşitlenen eğilimlerle yenilerini dizayn ederken, sol ve milliyetçi ideolojiler de sosyo-kültürel zeminler üzerinde gelişen yayın trafiğini yoğunlaştırarak sürdürüyor. Dergiler tüm bu odaklanmaların heyecanlı söylem kürsüleri haline geliyor. Din ve ideoloji bağlantılı sanat/edebiyat ise kategorik üretimini bir taraftan modern diğer taraftan geleneksel olana eklemleme çabasıyla ilerliyor. Anlatılarda adı geçen, düşünür, şair ve yazar isimleri bize özellikle o kuşağın ve dindar kesimin okuma tercihlerinin ve aşamalarının geniş bir özetini veriyor.

Sanırım insan, kendini ayrımsadığı andan itibaren içine doğduğu muhite artık bir varoluş çerçevesinde bakmaya başlıyor. Geçmiş zamanla kalan zamanının hesabı üzerinden artık yapılabilecek ne varsa, yeni durumun eskisinden pek de kolay olmayacağını bilerek, kimliğin ve kişiliğin oturmuş temel çizgilerini belirleyerek, oturmamışları bir sorun kabul ederek, var olanla yetinemeyeceğini itiraf ederek, kapasitesinin sınırlarını gözden geçirerek, kendisini çevreleyen koşulları mümkün mertebe değiştirecek gücü harekete geçirmeye koyuluyor. Artık daha elenmiş bilgiler, daha gerçekçi hedefler, daha makul tutumlar, daha ihtiyatlı analizler, daha mütevazi duruşlar ve daha derinlikli anlamlar vardır valizinde. Kazanmak ve kaybetmek de artık eskisi kadar önemli değildir. Savrulmadan yeni bir dengeye kavuşmaktır tüm mesele.

Hoşnutluğun kısık sesini de duymak mümkün

Bir Güzel Yorulduk’ta yer alan tüm muhit değişikliklerinde, deneyimlenmiş birikim her defasında gözden geçiriliyor. Çatışmaların ve huzursuzluğun anlatımı dikkatli bir dil ile yapılıyor olsa da bir yıpranmışlığın, bir yorgunluğun, bir incinmişliğin varlığı sürekli hissediliyor hatta kimi yerde hoşnutluğun kısık sesini de duymak mümkün. Subaşı, kendisiyle yüzleşmelerinde, çevresiyle ve girip çıktığı tüm muhitlerin belirleyici koşullarıyla hesaplaşmalarında, çok kavgacı bir dil ve yok edici bir tavır sergilemiyor. Çatışmaların ardından dökümünü, analizini, tasnifini yapıp, artık kullanmamak üzere paketlediklerini rafa kaldırırken kalanların yanına yenilerini eklemek üzere yeniden yola revan oluyor.

“Kendimi bildim bileli farklı zamanlarda farklı şekillerde adlandırılan bir muhit içinde yaşadım. Çok gerilerden bakıldığında ‘sağcı’, biraz yaklaşıldığında ‘milliyetçi muhafazakâr’, az daha yoğunlaşınca ‘mukaddesatçı’ ve toplamda bütün bu yaşanmışlıkların darası düşüldüğünde de ‘İslamcı’… Şimdi bu kavramları hiç kimse kendisi için cesaretle kullanamıyor. Kavramlardan inim inim kaçanlar var. Hoş, artık eskiden olduğu gibi bu kavramlarla barışık olmak da yine çok büyük bedeller istiyor.”

Bu süreçte içinde kopan fırtınaları, esen rüzgarları, yağmurları ve ardındaki hüzünleri çok çok derinden yansıtmıyor. Sanırım derinleştirmekten ziyade bütünü oluşturan tüm parçalara bir şekilde, bir ölçüde yer vermek istemiş. Coğrafya, kültür, zaman, mekan, olaylar, insanlar, inanışlar, algılar, kabuller, reddedişler, var oluş biçimleri… Yaşam deneyimine dahil olan ne varsa adıyla, rengiyle, görüntüsüyle, ağırlığıyla, hafifliğiyle, sesiyle, sessizliğiyle, geliş ve gidiş öyküsüyle bir şekilde yer alıyor anlatılarda. Subaşı ile yolu kesişen onun kişiliğine, kimliğine, kalbine, düşüncelerine dokunan, iz bırakan pek çok isme rastlıyoruz. Kimi zaman okuyucuya belki önemsiz ve sıkıcı bir detay gibi gelebilecek kadar kalabalık bir isim listesi. Subaşı için öyle değil ama… O isimleri anımsama, anlamlandırma, müktesebatındaki varlığını ve yerini konumlandırma konusunda hassas bir uğraş içerisinde. Mesela arkadaşlarıyla çektirdiği düğün fotoğrafında, tek tek o karede bulunan her ismin altına bir şeyler yazıyor. Bu benim için öylesine bir fotoğraf değil ve içinde yer alanlar da orada öylesine bulunmuyor demek istiyor. Hepsinin devam eden duygu değerini ve niteliğini kısa vurgularla metne yerleştiriyor.

İnsan bazen coşkulu umutlarla yerleştiği ve zamanla kendini güvende hissettiği mekanını, tüm renklerine alıştığı yaşam alanını değiştirmek zorunda kalır. Bu hiçbir koşulda kolay bir durum değildir. Mekân, konumlandığı çevrenin bir parçasıdır. Ve insan o çevrede çeşitli amaçlarına dönük etkinliklerini, buna dair anlamların dönüşümünü, üretimini gerçekleştirebileceği, kimi zaman kendine özgü yaratıcılığı icra edebileceği bir alt yapı oluşturmak ister. Ancak bazen ne o mekân ne de o çevre buna izin vermez. Ve insan kendini yeniden yolda bulur. Aslında mekân hem bir güven hem de bir itibar arayışıdır özünde. Anlatılarda, Necdet Subaşı’nın mekanla birlikte çevre algısını, ruhsal bağıntılarını, kendini yerleştirme biçimini ve ayrılış psikolojisini gerçekçi tasvirlerle okuyoruz.

Kitaptaki metinler edebi türler içerisinde bir geçmiş zaman anlatısı ve hatırlamaları bakımından kimi yerde “anı” türüne, Subaşı’nın kendi yaşam mecrası içerisinde seyreden olayların kronolojik bir sıralama ile verildiği dikkate alındığında “biyografi” türüne, kimi yerde okuyucuyla konuşuyormuş gibi hissedilen özellikleriyle “sohbet” türüne, düşüncelerin, meselelerin içten, samimi ve sade bir üslupla aktarımına, sosyolojik analizlerine bakıldığında “deneme” türüne, bazı yaşantıların tahkiye üslubu ile canlı anlatımına dikkatle “hikaye” türüne yaklaştığını düşünebiliriz. Hem bunların hepsiyle konumlandırmak mümkün hem de hiçbiriyle... Benzer özellikleriyle daha önce yayınlanmış diğer kitaplarına bakıldığında Necdet Subaşı’nın kendine özgü bir anlatım dili inşa etmeye çalıştığını söyleyebiliriz.

Bir Güzel Yorulduk’ta, Necdet Subaşı’nın o kuşağın içinde yetiştiği iklimi, zorunlu ve gönüllü tercihlerini, bunları özümseme biçimlerini, deneyimlerini, üretimlerini, kazanmalarını, kayıplarını, sorgulamalarını, değişimlerini, kendilerini gerçekleştirme arzularını ve bunları somut bir iletiye dönüştüren yaşanmışlıkların toplamını samimi, içten, dürüst ve sade bir anlatımla okuyacağız. Dini bir muhite doğanların yahut kendini dindar addedenlerin, buradaki yaşantıların kendi hikayeleri ile kesişen pek çok çizgisinde ilgiyle ilerleyeceklerini tahmin ediyorum.

Güncelleme Tarihi: 13 Temmuz 2020, 15:11
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26