Bir Kadının Yaşamından 24 Saat

“Bir Kadının Yaşamından 24 Saat” adlı bu uzun öyküde bir kadının yaşadığı ve üzerinden bir insan ömrü kadar zaman geçtiği hâlde unutamadığı bir olay anlatılmaktadır. Yaşamının sadece yirmi dört saatini kapsayan, ancak şokundan yıllarca kurtulamadığı bu olayı Mrs.C. hiç tanımadığı bir yabancıya anlatır.

Bir Kadının Yaşamından 24 Saat

GİRİŞ

Bir Kadının Yaşamından 24 Saat” adlı bu uzun öyküde bir kadının yaşadığı ve üzerinden bir insan ömrü kadar zaman geçtiği hâlde unutamadığı bir olay anlatılmaktadır. Yaşamının sadece yirmi dört saatini kapsayan, ancak şokundan yıllarca kurtulamadığı bu olayı Mrs.C. hiç tanımadığı bir yabancıya anlatır. Kendine bile itiraf edemediği, kabul edemediği gerçeği bir daha hiç görmeyeceği bir yabancıya anlatarak ruhunu ve beynini bu ağır yükten kurtarmak ister. Zweig, bir kadının yaşamını bütünüyle değiştiren yirmi dört saatlik deneyimini anlatırken insanda içsel saplantıların ve dayanılmaz arzuların sınırlarında gezinir. Özgürce ve tutkuyla içgüdülerinin peşine takılan bir kadının bu kısa ve yoğun hikâyesi, kadın kalbinin sırlarına ermiş ustanın kaleminde olağanüstü bir anlatıya dönüşür. Eseri için mekân olarak muhteşem atmosferiyle Fransız Riviera'sını seçen Zweig, 1920'li yılların sonlarında Avrupa'nın aristokrattabakasının ikiyüzlü ahlâk anlayışına yönelik eleştirel tavrıyla dikkat çeker.

Riviera’da Sıradışı Bir Konuk

Savaştan on yıl önce Riviera’da kaldığım küçük pansiyonda masada otururken beklenmedik bir biçimde şiddetli bir kavga, hatta karşılıklı nefret ve hakarete varmasına ramak kalan sert bir tartışma çıktı. Zaman zaman yemekte bir araya gelen, kendi hâlinde sıradan insanların oluşturduğu, çoğu zaman havadan sudan konuşan, pek derin konulara girmeyen, ufak tefek şakalar yapan, yemekten sonra ise dağılıveren grubumuzda da böyle oldu: Alman evli çift dolaşmaya ve amatörce fotoğraf çekmeye, keyfine düşkün Danimarkalı adam o sıkıcı balık avına, kibar İngiliz bayan kitaplarının başına, İtalyan evli çift Monte Carlo’ya kaçamak yapmaya giderlerdi; ben ise ya bahçedeki koltuğa kurulur, tembellik ederdim ya da çalışırdım. Ancak bu kez hepimiz bu sert tartışmayla yerimizde çakılıp kaldık; aramızdan biri kalkmak için müsaade istediğindeyse her zamanki gibi nazik bir şekilde değil tam tersine biraz önce dediğim gibi öfkeye dönüşen bir kızgınlıkla ayağa fırladı. Meselenin tam olarak anlaşılması için işlerin bu raddeye gelmesine sebebiyet veren olayı detaylarıyla aktarmak durumundayım.

Bir önceki gün öğle treniyle saat on ikiyi yirmi geçe (zamanı tam olarak vermekte bir sakınca görmüyorum çünkü hem bu olay hem de o heyecanlı tartışmamız açısından önemli) bir Fransız genç gelmiş ve kıyı tarafında denize bakan odalardan birini kiralamıştı, bu bile onun zevkine düşkün biri olduğunu gösteriyordu. Fakat sadece şık giyimli olduğu için değil sıra dışı ve fevkalade yakışıklılığıyla da dikkat çekiyordu. Bir genç kızınkini andıran ince, uzun yüzünün ortasındaki ipek gibi yumuşak sarı bıyıkları, şehvetli sıcak dudaklarını kaplıyordu. Açık tenli alnını yumuşak, kahverengi, dalgalı saçları süslüyordu, yumuşak bakışlarıyla baktığı her şeyi okşuyordu – her şeyi yumuşak, okşayıcı ve sevgi doluydu ve yapmacıklıktan uzak ve doğaldı. Uzaktan bakıldığında büyük moda mağazalarının vitrinlerinde, elinde bastonu, ideal yakışıklı erkeği temsil eden balmumundan yapılmış heykelleri andırıyordu, yakından bakıldığında ise bıraktığı bütün kibirli izlenim yok oluyordu çünkü çok nadir de olsa ondaki bu sevimlilik doğasından, benliğinden kaynaklanıyordu. Yanından geçtiği herkesi aynı mütevazılık ve samimiyetle selamlıyordu ve her fırsatta ister istemez ortaya çıkan zarafetini gözlemlemek gerçekten hoştu. Bayanlardan biri vestiyere yöneldiğinde hemen mantosunu getiriyordu, her çocuğa sempatik bir şekilde gülümsüyor ve şakalaşıyordu hem cana yakın hem de mesafeliydi – kısacası, Tanrı’nın kutsadığı kullarından biriydi: Aydınlık yüzü ve gençliğinin canlılığıyla diğer insanların hoşuna gitmesi ona başka bir güzellik veriyordu. Varlığıyla otelin çoğu yaşlı ve hastalıklı olan konuklarına adeta ilaç gibi geldi; gençliğinin canlılığı ve bazı insanlara bahşedilen çevik ve hayat dolu tavırlarıyla herkesin sempatisini kazanmıştı.

Gelişinin üzerinden henüz iki saat geçmişti ki şişman, rahatına düşkün Lyonlu fabrikatörün on iki yaşındaki Annette ve on üç yaşındaki Blanche adlı kızlarıyla tenis oynamaya başlamıştı bile. Kızların zarif, narin ve içine kapanık anneleri Madame Henriette, iki kızının yabancı genç adamla flört edişini gülümseyerek sessizce izliyordu. Akşamleyin bir saat satranç masasında bizi seyretti, arada bir küçük hoş hikâyeler anlattı, kocası iş arkadaşlarıyla domino oynarken Madame Henriette ile terasta dolaştı. Akşamın geç saatlerinde ise onu, otelin sekreteriyle büronun loş ışığında çok samimi bir şekilde konuşurken gördüm. Madame Henriette ile kahve içip bir saat bahçede baş başa kaldı, kızlarıyla yine tenis oynadı, Alman evli çiftle salonda sohbet etti. Saat altıda mektup atmaya gittiğimde, garda ona rastladım. Özür dilemesi gerekiyormuş gibi telaşla bana doğru geldi ve birdenbire çağrıldığını, ancak iki gün sonra döneceğini söyledi. Akşamleyin gerçekten de yemek salonunda yoktu, ancak olmayan sadece varlığıydı; çünkü tüm masalarda herkes sadece ondan bahsediyor, onun hoş ve canlı doğasını övüyordu.

Madam Henriette’nin Firarı

Gece, sanırım saat on birdi, açık pencereden bahçedeki huzursuz çığlık ve bağrışmaları duyduğumda bir kitabı bitirmek için odamda oturuyordum, bitişikteki otelde gözle görülür bir hareketlilik vardı. Merak ettiğim için değil de daha çok rahatsız olduğumdan, çarçabuk elli basamağı indiğimde otelin konuklarıyla çalışanlarını telaşlı bir koşuşturma içinde buldum. Kocası her zamanki dakikliğiyle arkadaşıyla domino oynarken, Madame Henriette her akşam kıyı boyu yaptığı gezintiden hâlâ dönmemişti ve başına bir şey gelmiş olmasından endişe duyuluyordu. Başka zaman ağırkanlı ve keyfine düşkün biri olan fabrikatör, bir boğa gibi kıyıda koşuşturuyor ve heyecandan kısılmış sesiyle, “Henriette! Henriette!” diye gecenin karanlığında bağırıyor, sesi ölümcül bir yara almış büyük ilkel hayvanların haykırışını andırıyordu. Garsonlar ve uşaklar telaş içinde merdivenlerden inip çıkıyordu, bütün konuklar uyandırıldı ve jandarmaya telefon edildi. Bütün bu kargaşanın ortasında bu şişman adam, düğmeleri açık yeleğiyle kâh sendeleyerek kâh sert adımlarla gecenin karanlığında deli gibi hıçkırarak, “Henriette! Henriette!” diye haykırıyordu. Bu arada yukarıda uyuyan çocuklar uyanmış, üzerlerinde gecelikleri, pencereden dışarıya doğru seslenerek annelerini çağırıyorlardı, babaları onları yatıştırmak için hemen yukarıya yanlarına çıktı. İşte bundan sonra sözcüklerle anlatılması imkânsız korkunç bir şey oldu; çünkü böylesi gergin ve olağanüstü durumlar insan davranışları üzerinde öyle bir etki yapar ki ne bir resim ne de bir söz onu aynı görkemle tasvir edebilir. Şişman ve iriyarı adam birdenbire bitkin ve öfkeli bir yüzle gıcırdayan basamaklardan indi. Elinde bir mektup vardı. Zar zor anlaşılır sesiyle personel şefine, “Herkesi geri çağırın!” dedi. “Herkesi geri çağırın, aramaya gerek yok. Karım beni terk etmiş.”

Gözlerimizin ve duyularımızın önünde şimşek hızıyla gelişen bu olayın genelde can sıkıntısına ve kaygısızca zaman öldürmeye alışkın bizleri çok sarstığını söylemeye gerek yok. Sonrasında yemek masamızda patlak veren ve şiddetli bir kavgaya dönüşmesine ramak kalan o tartışmanın çıkış noktası bu şaşırtıcı olay olmakla birlikte asıl neden, birbirinden tamamen farklı düşünen insanların öfkeli karşılaşması, ilkelerini tartışmasıydı. Yıkılmış adamın öfke krizi içinde buruşturup yere attığı mektubu okuyan bir oda hizmetçisinin gevezeliği yüzünden Madame Henriette’in yalnız değil büyük olasılıkla genç Fransız’la gittiği kısa süre içinde anlaşılmıştı. İnsanların ona duyduğu sempati çarçabuk kaybolmuştu. İlk bakışta bu kadının daha şık, genç bir delikanlıyı keyfine düşkün, taşralı eşine yeğlemesi çok doğal ve anlaşılır gelebilir. Ancak bütün otel halkını bu denli hayrete düşüren şey; bu adamın, kızlarının, hatta Madame Henriette’in daha önce bu kalp hırsızını hiç görmemiş olmasıydı, başka bir deyişle akşam vakti terasta yapılan iki saatlik sohbetin, bahçede kahve içilirkenki bir saatlik konuşmanın, yaklaşık otuz üç yaşında namuslu bir kadının kocasını ve çocuklarını gecenin bir yarısında terk etmesi, hiç tanımadığı şık bir delikanlının peşine takılıp gitmesi için yeterli olmasıydı.

Mrs. C’nin Tartışmaya Müdahalesi

Mrs. C. beyaz saçlı, kibar, yaşlı İngiliz bayan masamızın fahri başkanıydı. Yerinde dimdik oturur, herkese aynı samimiyeti gösterir, pek konuşmaz, ancak büyük bir ilgiyle dinler ve bakışlarıyla insanı rahatlatırdı. Aristokrat doğasıyla etrafa oturaklılık ve huzur saçardı. Her birimize ayrı ayrı ince bir nezaket göstermesine rağmen herkese karşı belli bir mesafede dururdu: Çoğu zaman kitaplarıyla bahçede otururdu, bazen piyano çalar, nadiren insanların arasına ya da yoğun bir tartışmaya katılırdı. Buna rağmen, hepimizin üzerinde olağanüstü bir güce sahipti.

Masadakiler ne olduğu açık seçik belli olan bu olayı, birbirine âşık çiftin ikiyüzlülüğü, bir aldatmacası ve haince bir plan olarak nitelendiriyordu: Madame Henriette’in bu genç adamla uzun zamandır gizli bir ilişkisi olduğundan ve bu kadın avcısının sadece kaçışın ayrıntılarını belirlemek için geldiğinden hiç kuşku duymuyorlardı, çünkü –böyle mantık yürütüyorlardı– namuslu bir kadının iki saatlik bir dostluktan hemen sonra ilk işaretle kaçıp gitmesinin imkânsız olduğunu düşünüyorlardı. Ben ise kesinlikle farklı düşünüyordum. Uzun yıllar hayal kırıklığı yaşamış, sıkıcı bir evlilik sürdürmüş bir kadının, hayat dolu ve enerjik birinin çağrısına kapılacağı ihtimalini tüm gücümle savundum, hatta bunun mümkün olduğunu söyledim. Benim bu beklenmedik muhalefetim karşısında tartışma hemen genelleştirildi ve hem Alman hem de İtalyan evli çiftin, “bunun düpedüz saçmalık hatta tatsız bir roman fantezisinden başka bir şey olmadığını” aşağılarcasına söylemeleriyle ateşli bir hâl aldı. Masadaki hararet giderek yükselirken nezaket ortamı aynı hızla bozulmaya başlayınca birbirimizin gırtlağına yapışmak üzere olduğumuzu anlayan Mrs C. önlenemez bir ağırbaşlılık ve kararlılıkla daha ilk seferinde konuşmamıza müdahale eder etmez hepimiz çok gürültü çıkardığımız ve kendimize hâkim olamadığımız duygusuna kapılıp utandık.

Mrs. C. bir süre açık, gri gözleriyle bana baktı ve bir an tereddüt etti. Beni doğru anlamadığından korkup sözlerimi ona İngilizce tekrarlamaya hazırlanıyordum ki tuhaf bir ciddiyetle sanki bir sınavdaymışız gibi sorular sormaya başladı: “Bir kadının, kocasını ve iki çocuğunu gerçek aşkı olup olmadığını bilmediği bir adam uğruna bırakmasını çirkin ve aşağılayıcı bulmuyor musunuz? Pek genç de sayılmayan ve hiç değilse çocukları adına özsaygısı olması gereken bir kadının, böylesi hafif davranışını gerçekten affeder misiniz?” “Tekrar ediyorum saygıdeğer bayan,” diye ısrar ettim, “bu konuda karar vermek ya da yargılamak benim işim değil. Biraz önce abarttığımı size itiraf etmekte bir sakınca görmüyorum – o zavallı Madame Henriette kuşkusuz bir kahraman değil maceracı bir ruh da değil. Onu tanıdığım kadarıyla sıradan bir insan, zayıf bir kadın, cesurca isteğinin peşinden gittiği için biraz saygı ve daha çok da merhamet duyuyorum, çünkü bugün değilse bile kuşkusuz yarın kendisini son derece mutsuz hissedecekti. Belki aptalca, hatta aceleci davranmış olabilir fakat kesinlikle basit ve adice değil. Bu nedenle daha önce olduğu gibi her kim olursa olsun bu zavallı, mutsuz kadını küçümsemesine karşı çıkarım” dedim.

Bundan sonra Mrs. C. birden benim ve kendisinin cesaretine şaşırmış gibi bana bakarak “şimdi tam karar verememekle birlikte belki kendisinin de böyle düşünebileceğini” söyledi. Sonra sadece İngilizlere has ve anlatılmaz tavırla hiçbir kabalığa başvurmadan konuşmayı bitirmek üzere ayağa kalkıp bana elini uzattı. Onun müdahale etmesiyle huzurumuz geri gelmişti, birbirimize karşı olmakla birlikte nezaketle selamlaşabildiğimiz ve tehlikeli bir şekilde gerilen havayı hafif şakalarla yumuşatabildiğimiz için hepimiz içimizden ona teşekkür ettik.

Mrs C. ile Olağandışı Dostluğumuz

Başka zamanlarda son derece çekingen olan ve yemek saatlerinin dışında masadakilerle hiç konuşmayan Mrs. C. önceki tartışmadaki görüş birliğimizden sonra türlü bahanelerle benimle bahçede konuşmaya çalışıyordu ve nazik ve mesafeli tavrı onunla yapılan her sohbeti özel kılıyordu. Dürüst olmam gerekirse beni özellikle arayıp bulduğunu, benimle konuşmak için çeşitli fırsatları değerlendirdiğini söylemeliyim, üstelik bunu öyle gözle görülür bir şekilde yapıyordu ki yaşlı ve ak saçlı bir bayan olmasa, aklıma bambaşka şeyler gelebilirdi. Fakat birlikte sohbet etmeye başladığımızda konu her defasında dönüp dolaşıp aynı yere, Madame Henriette’e geliyordu. Görünen o ki, Mrs. C. sorumluluklarını unutan, yüreğinin sesini dinleyen güvenilmez Madame Henriette’i suçlamaktan gizli bir zevk duyuyordu. Fakat aynı zamanda benim bu nazik ve narin kadına duyduğum sempatinin sarsılmadığını görmekten de hoşlanıyordu. Her defasında konuşmayı bu noktaya getiriyordu, böyle birkaç gün geçti, beş ya da altı gün, bu esnada böyle bir konuşmanın onun için neden önem taşıdığı konusunda hiç açık vermedi. Ancak bir gezinti sırasında buradaki zamanımın dolduğunu, öbür gün ayrılacağımı söylediğimde o zamana kadar endişesiz olan yüzünü birdenbire tuhaf, gergin bir ifade kapladı, deniz grisi gözlerinden adeta bulut gölgeleri geçti.

Akşamleyin yemekten kısa bir süre önce odamda onun canlı ve net el yazısıyla yazdığı bir mektup buldum. Mektupta özetle bana yaşamının bir bölümünü anlatmasına izin verip vermeyeceğimi soruyordu. Yaşamının bu bölümünün çok gerilerde kaldığını, şimdiki yaşamıyla hiç ilgisi olmadığını ve ben öbür gün oradan ayrılacağım için, yirmi yıldan uzun süredir yüreğini oyan ve düşüncelerini meşgul eden bir şeyi bana anlatmakta zorluk çekmeyeceğini yazıyordu. Eğer böyle bir konuşmayı aşırı bir ısrar olarak algılamayacaksam, verdiği saatte görüşmekten memnun olacağını belirtiyordu. Mektubuna aynı hızla cevap yazarken oldukça zorlandığımı itiraf etmeliyim: “Şahsıma gösterdiğiniz bu güven beni onurlandırdı. Eğer beklediğiniz tavır açık yüreklilikse dürüst olacağıma dair söz veriyorum. Kesinlikle arzu ettiğinizden fazlasını anlatmanızı istemeyeceğimi bilmenizi rica ediyorum. Fakat anlatacaklarınızı kendinize anlatır gibi rahatlıkla anlatınız. Bana duyduğunuz bu güvenin benim için bir onur olduğunu bilmenizi rica ederim.”

Altmış Yedi Yıllık Ömürde Unutulmamış Bir Yirmi Dört Saat

Akşamleyin sözleştiğimiz saatte kapısını tıklattım, odası donuk bir loşluk içindeydi, sadece masanın üzerindeki küçük okuma lambası karanlık mekâna sarı ışık saçıyordu. Mrs. C. çekinmeden yanıma geldi, oturacağım koltuğu gösterdi, kendisi de karşıma oturdu: verilmesi zor bir kararın sessizliğiydi, uzun ve de gittikçe uzayan, benim de bir şeyler söyleyerek bozmaya cesaret edemediğim bir sessizlik oldu sonra bu gerginliğin direncinden zincirlerinden boşanır gibi toparlanıp başladı: “Söze başlamak zordur. İki gündür açık ve dürüst olmak için hazırlanıyorum, umarım başarırım. Belki size, yani yabancı birine bütün bunları neden anlattığımı anlamıyorsunuzdur, fakat bu olayı düşünmeden geçirdiğim tek bir gün, hatta tek bir saat bile yok; bir insanın yaşamı boyunca tek bir olaya, tek bir güne takılıp kalmasının tahammül edilmez olduğunu söyleyen bu yaşlı kadına inanın lütfen. Çünkü size anlatmak istediğim şey, altmış yedi yıllık yaşamımın sadece yirmi dört saatlik bir dilimidir. Ve ben bir anlık aptallığımın prangasından önemsemeyerek ne kadar kurtulmak istedimse de vicdan dediğimiz o şaşmaz bekçiden insan kurtulamıyor; geçenlerde sizin Henriette’in olayı hakkında o nesnel görüşlerinizi dinlediğimde, hayatımın o tek günü hakkında bir yabancıyla konuşmaya karar verirsem, o günü böyle anlamsızca tekrar tekrar düşünmeyeceğimi, kendimi suçlamayacağımı düşündüm. Anglikan değil de Katolik olsaydım, günah çıkartarak içime gömdüğüm sözcüklerden kurtulurdum. Fakat bizim böyle bir tesellimiz yok ve ben bugün bu tuhaf denemeye girişerek, sizin önünüzde içimdekileri anlatarak özgür olmak istiyorum. Biliyorum her şey çok tuhaf, fakat siz hiç tereddüt etmeden teklifimi kabul ettiniz, bunun için size teşekkür ederim.” dedi.

Bundan sonra kendisinin anlattıklarını hafızama onun ses tonu, beden dili ve mekânın detaylarıyla tam anlamıyla kazıdım, diyebilirim. Kendisine has üslubuyla anlattığı her şey öyle bir derinlik ve kıymet kazanıyordu ki bu konuşmanın sonsuza kadar sürmesini istemiş olabilirim.

“Yaşamımın kırk ikinci yılına kadar geçen döneminde olağandışı tek bir şey yok. Anne ve babam İskoçya’da toprak sahibi aristokrattı, büyük fabrikalarımız ve çiftliklerimiz vardı, taşra soylularında alışılageldiği üzere yılın büyük bölümünü çiftliklerimizde geçirir, mevsimi geldiğinde ise Londra’ya giderdik. On sekiz yaşındayken bir toplulukta eşimle tanıştım, ünlü R... ailesinin ikinci çocuğuydu ve Hindistan’da on yıl orduda hizmet etmişti. Kısa süre içinde evlendik, ait olduğum sosyal sınıfın kaygısız, tasasız yaşamını sürmeye başladık, yılın üç ayını Londra’da, üç ayını çiftliklerimizde geçiriyor, geri kalan zamanda İtalya, İspanya ve Fransa’da otellerde kalıyorduk. Evliliğimize en ufak bir gölge bile düşmedi, dünyaya gelen iki oğlumuz bugün yetişkin birer insan. Kırk yaşına geldiğimde eşim apansız öldü. Tropiklerde kaldığı yıllarda karaciğeri rahatsızlanmıştı. Korkunç geçen iki haftanın sonunda onu kaybettim. Büyük oğlum o tarihlerde askerdi, küçüğü ise kolejde okuyordu, böylece birdenbire kendimi bir boşlukta buldum, şefkatli bir beraberlik yaşamaya alışmış olan benim için bu yalnızlık korkunç bir işkenceydi. Her eşyası çok sevgili eşimin trajik ölümünü hatırlatan bomboş evde bir gün daha kalmak imkânsız görünüyordu: Böylece ben de oğullarım evlenmediği sürece, ilerleyen yılları sık sık seyahate çıkarak geçirmeye karar verdim.

Matemimin ikinci yılında değersizleşen ve benim için hiçbir önemi kalmayan yaşamım sırasında, kırk iki yaşındayken kendimi, Monte Carlo’da buldum. Doğruyu söylemek gerekirse, nedeni can sıkıntısıydı, bir bulantı sonucu hiçbir şey kalmamışçasına boşalan ruhumu, dış dünyanın cazip, küçük şeyleriyle doldurmaktı. Bu nedenle sıklıkla kasinolara gidiyordum. Başka insanların yüzünde mutluluğun ya da sarsıntının izlerini görmek, içinde korkunç bir hareketsizlik olan benim için cezbediciydi. Ayrıca savurgan bir insan olmamakla birlikte eşim arada sırada oyun salonuna giderdi; bana gelince; onu sevgiyle yâd etmek için eski alışkanlıklarını sürdürüyordum. Öğle yemeğinden sonra öylesine uğradığım kasinolardan birinde oyundan daha heyecanlı olan ve yıllarca kaderimi altüst eden o yirmi dört saat başladı.”

Kasinodaki Genç Adam

Mrs. C. her anını yeniden yaşadığı ve üzerinde onulmaz izler bırakan bu olayı, öyle bir iştiyak ve duygusal geçişlerle aktarmaya başlamıştı ki bırakın onun sözünü kesmeyi ya da bir anlık kopmayı nefes almayı dahi unutmuş olabileceğimi düşünüyorum.

Hem beni sıkmamak hem de mevzuyu bütün hatlarıyla doğru bir şekilde aktarmak gayretiyle alnını kırıştırarak söze devam etti: “Kumarbazların yüzlerini okumak ve gidişatla ilgili anlamlar çıkarmaya çalışmak olağandır. Ancak belli bir mesaiyi kumar masasında geçirmiş olan hemen herkes “poker face” denilen yüz ifadesinin sırrı ifşa etmemesi adına gerekli donanımı ve kontrolü zamanla kazanır. Bunu yapmaya itinayla gayret sarf ederken unuttukları şey; ellerinin ifadesidir. Bu ellerde her şey açığa çıkar, nasıl bekledikleri, nasıl tuttukları ve durdukları anlaşılır: Hırslı, tamahkâr olanları pençe gibi, müsrif olanları gevşek, hesabını bilenleri sakin, umutsuz olanları titreyen ellerinden tanımak mümkündür; yüzlerce karakteri, parayı kavrama biçiminden anlayabilirsiniz. Parayı buruşturuyor mu, yoksa sinirle küçük parçalara mı ayırıyor, bitkin ve yorgun düşmüş avuçlarıyla mı ortaya sürüyor? Kumar oynarken insan kendini ele verir, biliyorum, ama ben diyorum ki kumar sırasında özellikle elleri, kumarbazın kişiliğini ayna gibi yansıtır, sakladıkları sırrı hiç çekinmeden açığa vurur. Çünkü öyle bir an gelir ki güçlükle zapt edilen ve uyur gibi duran parmaklar birdenbire o kibar uyuşukluklarından silkiniverirler.

O akşam kumarhaneye girdiğimde dolu iki masanın önünden geçip üçüncü masaya yöneldim, birkaç altını elimde hazır tutuyordum ki beklenmedik bir sessizlik oldu, sözcüksüz, gergin ve suskunluğun hâkim olduğu bu sessizlik, rulet topunun iki numara arasında gidip geldiği andır. İşte tam o sırada karşıdan garip bir gürültü geldi, adeta kırılan bir kemiğin çatırtısı ve çatlaması gibi bir sesti. Gayriihtiyari şaşkınlıkla karşıya baktım. Bir benzerini daha önce hiç görmediğim iki el, kızgın hayvanlar gibi birbirine kenetlenmiş sağ ve sol el birbirini öyle sert tutuyor ve sıkıyordu ki parmakların eklemleri, kırılan ceviz gibi sesler çıkarıyordu. Ender güzellikte ellerdi bunlar, olağanüstü uzun, olağanüstü ince, buna rağmen adaleliydi; bembeyazdı, parmak uçlarındaki tırnaklar ise zarif bir şekilde yuvarlatılmış sedef gibiydiler. Bütün akşam bu ellere baktım fakat bu ellerin beni öncelikle korkunç derecede şaşırtan yanı tutkularıydı, anlaşılmaz tutkulu ifadeleri, birbirleriyle güreşmeleri ve birbirlerini tutuşlarıydı. Hemen anlamıştım; bu ellerin sahibi tutku dolu biri olmalıydı, tutkusu bedenini paramparça etmesin diye herhalde parmak uçlarında toplanmıştı.

Daha sonra dayanamayıp bakışlarımı, bu ellerin sahibine, yüzüne yönlendirdim; bu yüz de tıpkı eller gibi büyüleyici bir dil konuşuyordu, aynı korkunç ısrarlı ifadenin yanı sıra yumuşak, neredeyse kadınsı bir güzelliğe sahipti. Yirmi dört yaşında bir delikanlının yüzüydü bu; ince, zarif, biraz da uzunca ve ifade dolu, tıpkı elleri gibi tam erkeksi değildi, aksine tutkuyla oyun oynayan bir erkek çocuğunun yüzüydü fakat tüm bunları çok sonra fark ettim, çünkü o sırada bu yüz, hırs ve cinnet ifadesinin arkasında kaybolmuştu. Nasıl onun bakışları dönen topun sıçramasından ve zıplamasından başka bir şey görmüyorsa ben de büyülenmiş gibi onun yüzünden başka bir şey görmüyordum.

Masadaki sürekli iniş çıkışlar, kaybetmeler ve kazanmalar aralıksız bir saat kadar sürdü, bu bir saat içinde büyülenmiş bakışlarımı, her tür tutkunun akın ettiği, gelip gittiği, devamlı değişen bu yüzden bir an bile ayırmadım. Kumarhanenin kuytusundaki ışık ve gölgenin üzerinde gezindiği, tüm renklerin ve duyguların sürekli değiştiği bu yüze baktığım gibi ilgi ve merakla, tiyatroda hiçbir oyuncunun yüzüne bakmamış, şimdi olduğu gibi hiçbir zaman kendimi tüm benliğimle bir oyuna, bu yabancıya kaptırdığım gibi kaptırmamıştım. O anda biri beni gözetliyor olsa çelik gibi bakışlarımı diktiğimi görse, hipnotize edildiğimi düşünürdü; doğruyu söylemek gerekirse, içinde bulunduğum durum da tam anlamıyla bir kendinden geçişti. İşte tam o anda kramp girmiş her iki el çok korkunç bir hareket yaptı, artık orada olmayan bir şeyi kapmak üzere atıldı, sonra vazgeçti, ölü gibi bitkin bir şekilde yere yığıldı. Fakat sonra birdenbire canlandı, hummalı bir şekilde masadan ayrılıp kendi bedenine koştu, vahşi kediler gibi bedenin gövdesinde dolaştı, yukarıdaki, aşağıdaki, sağdaki ve soldaki tüm cepleri sinirli sinirli dolaştı, orada burada unutulmuş bir altın var mı yok mu araştırdı. Fakat hepsinden de eli boş döndü, rulet tahtası yeniden dönmeye başladığında hâlâ aranıyordu, diğerlerinin oyunu devam ediyordu, bozuk paralar şakırdıyor, koltuklar yanaşıyor ve yüzlerce çeşit küçük uğultu salonu dolduruyordu. Her şeyini kaybetmişti.”

Yabancı Birine Şifa Olmak

Heyecandan inip kalkan göğsünü yatıştırmak isteyen bu zarif hanım; ellerini öyle bir kenetlemişti ki bundan sonra anlatacaklarının çok daha belirleyici olduğunu anlamıştım. Kendisine has seçkin ifadesiyle canlı bir resmi tasvir eder gibi devam etti: O anda taş kesilmiştim sanki. Çünkü bu adamın nereye gittiğini anlamıştım. Ölüme gidiyordu. Böyle ayağa kalkan biri otele, meyhaneye, kadına ya da hayat olan herhangi bir yere değil ölüme giderdi ancak. Bu cehennem gibi salonda en duygusuz insan bile, bu adamın herhangi bir yerde bir evi, bankada parası ya da sığınabileceği akrabaları olmadığını, tam aksine son parasıyla, hatta hayatıyla kumar oynadığını, şimdi ise sendeleye sendeleye başka bir yere, fakat kesinlikle bu yaşamın dışındaki bir yere gittiğini anlardı. Çarçabuk mantomu aldım, belirli bir şey düşünmeden tamamen içgüdüsel bir şekilde karanlıkta bu yabancı adamın peşine düştüm. Yağmur yağmaya başlamıştı. Zaten bütün akşam boyunca rüzgâr, denizin üzerine ağır, nemli bahar bulutları sürüklemişti, insan ciğerlerinde, yüreğinde gökyüzünün ağırlığını hissediyordu. Size daha önce de söyledim, bu adam her bir duygusunu bir hareket ve jestle anlatabilme gibi gizemli bir güce sahipti; fakat hiçbir şey, yeryüzündeki hiçbir şey bir insanın çaresizliğini, kendisinden böyle tamamen vazgeçtiğini, canlı bir ölü haline geldiğini bu hareketsizlik kadar sarsıcı bir şekilde ifade edemez. Denizin kenarında yığıldığı bankta, öylece hiç kımıldamadan, boşanan yağmurun altında oturuyordu, ayağa kalkıp birkaç adım ötedeki saçağın altına gidemeyecek kadar, kendi bedenini, kendi canını umursamayacak kadar yorgundu. Hiçbir heykeltıraş, hiçbir şair, ne Michelangelo ne de Dante umutsuzluğun son noktasını, yeryüzünün son felaketini, kendini yağmurun şiddetine bırakmış, korunmak için tek bir hareket yapamayacak kadar yorgun ve bitkin olan bu insanın hâli kadar insanın içine işleyecek şekilde betimleyemezdi.

Kendimi tutamayıp ileri atıldım, adamın yanına yaklaşıp sert bir tavırla derhal buradan ayrılmamız gerektiğini söyledim. Onu o banktan çekip sürüklemem kibar bir bayanın yapacağı bir şey değildi, bu nedenle hakkımda farklı düşünmesi beklenemezdi. Fakat bu ilk anda aklıma gelmemişti. Çok sonra benim hakkımda çok yanlış bir yargıya vardığını anladım. Yine de bunun o şartlarda önemsenecek son şey olduğunu düşünerek kendisine kalacak bir yer bulmamızı ve geri kalan her şeyi sonra düşüneceğimizi belirttim. Tavrımın netliği ve sesimin buyurganlığı zaten çaresizliğin uçurumlarında gezen bu insanı, birdenbire varlığıma kenetlemiş olacak ki o dakikadan sonra her komuta istisnasız itaat etti ve kendisini topyekün bana bıraktı. Önümüze gelen ilk arabayı durdurdum, genç adamı içeri ittim ve bizi en yakın güvenilir bir otele götürmesini söyledim. Otelin önünde indiğimizde tam çantamdan kendisine yetecek kadar dolgun bir banknot çıkarıyordum ki birden canlanan genç adam sert bir iradeyle bileğime yapıştı ve benim de kendisiyle gelmemi emretti. Lobide herhangi bir itiş kakışı göze alamadığım ve içim de bir türlü rahat etmeyeceği için genç adamın kolunda, çaresiz yukarıdaki odalardan birine çıktım.”

Mrs. C. durdu ve birden ayağa kalktı. Anlaşılan artık istese de sesi çıkmıyordu. Pencereye doğru ilerledi, birkaç dakika sessizce dışarıya baktı ya da belki de alnını soğuk cama dayadı. Dikkatli bakmaya cesaretim yoktu, çünkü yaşlı kadını heyecanlanırken izlemekten utanıyordum. Kendisinin hiçbir kötü niyet taşımadığına ve aslında sadece ölümün kıyısında gezinen genç bir adama şifa olmaktan başkaca da bir derdi olmadığına inanmam onun için o kadar önemliydi ki bunu tüm samimiyetimle ifade etmek için en doğru kelimeleri bulmaya çalıştım. Ve yine aynı naif üslup ve sarsılmış ses tonuyla devam etti: “O gece mücadele ve konuşmayla, tutku, öfke ve nefretle, yalvarıp yakarmanın ve sarhoşluğun gözyaşlarıyla öyle doluydu ki bana bin yıl sürmüş gibi geldi ve uçurumun dibinde birbirine kenetlenmiş şekilde sendeleyen iki insan olan biz, biri ölüme susamış, diğeri her şeyden habersiz, bu öldürücü karışıklıktan bambaşka, tamamen değişmiş bir şekilde, farklı duyular ve duygularla çıktık. Gün aydınlandığında bir önceki gece kumar masasında izlediğim bu yabancı adamın yüzünde, emzirildikten sonra uyuduklarında etrafına iç açıcı pırıltılar saçan bebeklerin yüzünde görülebilecek o parıltıyı, mutlu huzuru gördüm. Daha önce de söylediğim gibi bu yüzde tüm duygular ortaya çıkıyordu, yüreğindeki tüm ağırlıkları atmış, hafiflemiş ve kurtulmuştu. Bu şaşırtıcı manzara karşısında tüm korkularım ve endişelerim ağır siyah bir örtü gibi sıyrılıp gitti, utanmıyordum artık aksine neredeyse sevinçliydim. Korkunç olan, elle tutulmayan şey, birdenbire benim için bir anlam kazanmıştı, seviniyordum, hatta gurur duyuyordum, şurada mutlu ve bir çiçek gibi sessiz yatan bu genç, narin, güzel insan, ben olmasaydım, parçalanmış, kanlar içinde, ezilmiş bir yüzle, cansız, gözleri yuvalarından çıkmış bir şekilde bir kayanın dibinde yatıyor olacaktı. Onu kurtarmıştım, kurtulmuştu.

Dünyanın En Mutlu Günü

Mrs. C. anlatımına bir solukluk ara verdi. Fakat sesindeki tüm gerginlik ve acı kaybolmuştu. Yokuşu güçlükle çıkıp tepeye vardıktan sonra yokuş aşağı gayet kolay ve çabucak inen bir araba gibi rahatlamış bir şekilde anlatmaya devam etti. “İçimdeki acı duyguların silinip gittiği gibi sabah ışıklarının aydınlattığı ve fırtınanın gökyüzünden tüm karanlığı alıp götürdüğü caddelerden hızla otelime doğru gittim. Odamda çarçabuk giysilerimi değiştirdim, farkında olmadan (çok sonra fark ettim) matem giysilerimi bir yana koydum ve daha açık giysiler seçtim, para çekmek için bankaya gittim, trenlerin saatini öğrenmek için aceleyle istasyona uğradım; şaşırtıcı bir kararlılıkla birkaç diğer işi ve randevuyu hallettim. İşte şimdi kaderin önüme çıkardığı insanın eve dönüşünü ve nihai kurtuluşunu halletmekten başka bir şey kalmamıştı. Tekrar buluşmak üzere kararlaştırdığımız saatte kasinoya doğru henüz yaklaşmıştım ki genç bir insan oturduğu banktan gözlerinde minnettarlık ve aynı zamanda saygı dolu bir sevinç ışıltısıyla bana doğru koştu. İnsanlarda minnettarlığı görmek çok enderdir ve özellikle en çok minnet duyan insanlar, bu minnetlerini ifade edemezler, şaşırmış bir şekilde susarlar, utanırlar ve bazen duraklarlar, duygularını saklamak için. Fakat Tanrı’nın gizemli bir heykeltıraş gibi duyguların her hareketini duygulu, güzel ve canlı olarak ortaya çıkarma yeteneğini verdiği bu insanda, tıpkı tutku gibi minnettarlığının ifadesi de tomurcuk gibi açıyor ve bedeninin özünden dışarıya ışıldıyordu. Elimi öpmek için oğlan çocuğununkine benzeyen başını eğdi, bir dakika boyunca saygılı bir şekilde parmaklarıma hafif bir öpücük kondurdu. Genç adamı küçük bir restoranda öğle yemeğine davet ettim; orada bana trajik macerasının öyküsünü anlattı. Polonya’nın Avusturya kısmında yaşayan eski, soylu bir aileden geliyordu, diplomaside kariyer yapması planlanmıştı, yüksek tahsilini Viyana’da yapmış ve bir ay önce birinci sınavını başarıyla vermiş. Bunu kutlamak için yanında oturduğu ve genelkurmayda yüksek düzeyde bir subay olan dayısıyla birlikte faytona binip at yarışlarına gitmiş. Dayısının şansı açıkmış ve üç kez üst üste kazanmış: Kazandıkları kalın bir deste banknot ile şık bir restorana gitmişler. Ertesi gün başardığı sınavından dolayı diplomat adayına babası bir aylık harçlığı kadar parayı ödül olarak vermiş ve sonunu getiren hikâye de böylece başlamış. Kazanmalar ve kaybetmelerden meydana gelen bir kısır döngü en nihayetinde teyzesinin kraliyet hediyesi olan broşlarını çalmaya kadar götürmüş onu, dün masada bıraktığı ise broşları rehine verdiğinde almış olduğu emanet para olmak üzere tüm mal varlığı imiş.

Eğer dün biri, kusursuz bir yaşam sürmüş, çevresindeki insanlardan katı, geleneksel değerler bekleyen bir kadın olan bana, kendi oğlumdan birkaç yaş büyük, broş çalmış hiç tanımadığım genç bir adamla aynı masada samimi bir şekilde oturacağımı söyleseydi, onun deli olduğunu düşünürdüm. Fakat o anlatırken bir an bile korku hissetmedim, çünkü olan biteni öyle doğal, öyle bir tutkuyla anlatıyordu ki yaptığı bir suçtan çok bir ateş nöbetinin, bir hastalığın raporunu dinliyormuşum gibi geliyordu bana. Daha sonra tamamen hafiflemiş ve bütün zerreleriyle yeniden yaşama tutunmuş bu adama o günü birlikte Corniche kıyıları boyunca Monte Carlo’yu gezerek geçirmeyi teklif ettiğimde sevinçle kabul etti. Buraya geldiğinden beri ilk kez bu güzel manzarayı gördüğü ve fark ettiği anlaşılıyordu. Şimdiye kadar ağır ve ter kokan kasinonun boğucu havasından, çirkin, çarpık suratlı insanlardan, haşin, gri ve çalkantılı denizden başka bir şey görmemişti. Yolun yukarısında küçücük bir köyün içinden ağır ağır ilerlerken birden kibarca şapkasını çıkarıp karşımızda duran taşra kilisesini selamladı. O anda ani bir kararla arabamızı durdurarak kendisini kilisenin sundurmasına doğru sürükledim. Büyük bir saygıyla eğilerek istavroz çıkardı ve benim ağzımdan dökülen yemini açık yüreklilikle tekrar etti: “Ne tür olursa olsun para karşılığında bir oyun oynamayacağıma, hayatımı ve şerefimi bu tutkuya kurban etmeyeceğime yemin ederim.” Kiliseden çıktık, kendimizi parıldayan ve ışıldayan gün ışığına attık. Dünya hiç böyle güzel gelmemişti bana. İki saat boyunca arabayla fevkalade manzarası olan ve her dönemecinde ayrı bir güzellik sunan yolda ağır ağır gittik. Duyguların böyle anlatılmasından sonra her sözcük önemsiz kalıyordu. Bakışlarım tesadüfen onun bakışlarıyla karşılaştığında utanarak kaçırıyordum: Kendi mucizemi görmek beni çok duygulandırmıştı. Nihayet akşama doğru Monte Carlo’ya döndük ve akşam trenine yetişmek üzere istasyonda buluşmak üzere sözleştik. Diyebilirim ki beni odama kadar uğurlarken o dakikada bana sahip olmak isteseydi hiç tereddüt etmezdim. Bunun da ötesinde eğer kendisiyle gelmemi isteseydi; varımı yoğumu, şerefimi, adımı, evlatlarımdan ayrı kalmak pahasına her şeyimi kendisiyle biraz daha beraber olabilmek için feda etmemi isteseydi, evet kesinlikle peşinden giderdim. Ama istemedi ve odamda tek başıma kaldığımda korkunç bir çaresizlik ve yalnızlık duygusuyla bıraktı beni.

İstasyondaki Hayal Kırıklığı

Bundan sonra olanlar Mrs. C.’yi çok üzmüş olmalıydı ki olabildiğince kırgın ve bitkin bir ses tonuyla sözlerine devam etti. Artık sadece göğsünde yıllardır oturmuş ve onu parçalamış olan kayayı kaldırıp atmak ister gibiydi. Genç adamdan ayrıldıktan sonra kendisini toparlaması uzun sürmüş ancak yine de son bir ümitle belki istasyonda beklediği teklif gelirse diye hazırlıklı olmak adına tüm eşyalarını toplatmıştı. Yıldırım hızıyla oteli terk ederken yolda rastladığı kuzeni hâlinden endişe ederek onu yolundan alıkoymaya çalıştıysa da bir şekilde trene yetişmek onun için bir ölüm kalım mücadelesine dönüşmüştü. Ancak eşyalarını taşıyan arabanın ve önüne gelen tüm görevlilerin seferber olmasına rağmen trenin acı çığlığı hareket ettiğini haber verirken aynı yılgınlıkla geri dönmüştü. Ayakları onu, çaresizce delikanlıyla gittiği tüm mekânlara, ondan bir parça, bir iz bulabilmenin umuduyla sürüklemişken kendisini birden bir önceki geceki o pis kasinoda bulmuştu. Veda edemeden ayrılmış olmanın korkunç acısıyla çökmüş olduğu iskemlede onun oturduğu yere yılgınlıkla gözlerini kaydırmışken gördükleri karşısında dehşete kapılmıştı. Çünkü aradığı işte oradaydı, yemin etmesine rağmen gitmemişti, çılgın adam orada oturuyordu, yüreği umutsuzca çırpınarak onu ararken, o evine gitmesi için verdiği parayı yeşil masaya koymuş, tamamen kendini unutmuş bir halde tüm tutkusuyla oynuyordu. Hasbelkader kendisini fark ettiğinde ise kumar tutkusuyla tüm kontrolünü kaybetmiş olan bu ruh hastası, neredeyse Mrs. C’nin üzerine yürüyerek onu tehdit etmiş ve yanından uzaklaşması için kovacak kadar ileri gitmişti. Aynı gün içerisinde hem hayatının en büyük mutluluğunu hem de en büyük hayal kırıklığını yaşayan Mrs. C’nin yaşadığı şoku atlatması için en yakın trene atlayarak hiç konuşmadan, yemeden, içmeden oğlunun yanına gitmek üzere kırk sekiz saat yolculuk yapması gerekmişti. Oraya ulaştığında hâlindeki tuhaflığı fark eden akrabalarının kendisine hastaymış gibi ihtimam göstermeleri ve şefkatli ilgisi canını acıtmış, onların duydukları saygı karşısında utanç içinde kuduruk ve çılgınca bir tutku yüzünden hepsine ihanet ederek onları unuttuğunu ve neredeyse terk etmek üzere olduğunu haykırmamak için sürekli kendisini tutmak zorunda kalmıştı.

“Fakat neyse ki zamanın çok derin bir gücü var ve yaşlılık tüm duyguları silebilecek güçte. İnsan ölümün yaklaştığını hissedebiliyor, ölümün gölgesi yolun üzerine kapkara düşüyor, işte o zaman her şeyin rengi soluklaşıyor ve insanın içindeki duyulara o kadar sert işlemiyor ve tehlikeli gücünden çok şey kaybediyor. Bana gelince; yavaş yavaş bu şoku üzerimden attım ve yıllar sonra Avusturya elçiliğinin verdiği bir davette bir ateşe ile tanıştım, Polonyalıydı, ona o gencin ailesini sorduğumda, ailenin oğlunun – kendisinin de kuzeni oluyormuş– on yıl önce Monte Carlo’da kendini vurduğunu anlattığında hiçbir şey hissetmedim. Hiç canım yanmadı: Hatta belki de bu, bana iyi gelmişti çünkü böylece onunla bir daha karşılaşacağım korkusunu da duymayacaktım. Kendimden ve hafızamdan başka tanık kalmamıştı. O günden beri daha sakin bir insan oldum. Zaten yaşlanmak da geçmişten artık korkmamak demektir.” diyerek konuşmasını bitirdi.

Sonradan anladım ki Madam Henriette’yi hiç yargılamadan hatta ona belli açılardan hak vermek suretiyle değerlendirmiş olmam, bu soylu ve son derece hassas hanımefendinin bir insan ömründen daha uzun süredir içinde tuttuğu sırrını suya anlatır gibi bir yabancıya anlatması için gerekli zemini hazırlamıştı. Böylelikle ruhunun üzerindeki taş yuvarlanarak bütün ağırlığıyla geçmişinin üstünde duracak ve bu çirkin anının yeniden dirilmesini engelleyecekti. Bütün bunları bana anlatabilmek kendisine iyi gelmiş olacak ki hafiflemiş bir yüz ifadesiyle aniden ayağa fırladı, samimiyetle ve içtenlikle elimi sıktı ve ağzımı açmama dahi fırsat vermeden teşekkür ederek beni uğurladı.

SONUÇ

Stefan Zweig’ın bir kadının bir nefeste yaşadığı bir gününü anlattığı Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört Saat adlı eseri, insanın içinde gezinen ruh sıkışmalarını ele alışıyla okura bir nefeslik okuma şöleni sunuyor. Altmış yedi yaşındaki bir kadının hayatında kimseye anlatamadığı ve unutamadığı 24 saatinin, ertelenmiş bir itirafın ve insana ait tutkuların ve saplantıların, dile gelen ahlâk ve suç algısının, arzunun iyi ve kötüyle ilişkisinin sorgusunun hikâyesidir.

Bir kadını itirafa götüren şey, bir başka kadının kendisinin yıllar önce yapmayı düşündüğünü gerçekleştirmesidir: Bu olay sonrasında bütün pansiyon kadının ahlâk düzeyini konuşurken sadece bir kişi, bir kadının cesaretle arzusunun peşinden koşmasının son derece anlaşılır olduğunu düşünür ve onun düşünceleri, diğer kadına yıllarca içinde biriktirdiklerini sorgulamayacak birini bulmanın hafifliğini yaşatır, itirafının zeminini hazırlar. Psikolojik tahlillerde son derece başarılı olan Zweig, bu öyküdeki anlatımıyla karakterlerin hissiyatlarıyla tam anlamıyla özdeşim kurmamızı ve serüvene tam anlamıyla dâhil olmamızı sağlıyor.

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 16:31 Güncelleme Tarihi: 02 Ocak 2021, 16:37
banner25
YORUM EKLE

banner26