Bir İslam sekülerizmi mümkün mü veya Cenneti Arayan Adam

Ziyaüddin Serdar, “Cenneti Arayan Adam” adlı kitabında entelektüel bir anlayışla İslam dünyasındaki fikir akımlarını, önemli isimleri ve siyasi olayları roman tadında bir üslupla anlatıyor. Kâmil Yeşil kitabı Dünyabizim için değerlendirdi.

Bir İslam sekülerizmi mümkün mü veya Cenneti Arayan Adam

Tebliğ Cemaati, İhvan’ul Müslimin, Mevdudi, Seyyid Kutup, Kelim Sıddıki, İsmail Raci el- Faruki, Rabıta, Usame b. Ladin, Afganistan Cihadı, Selman Rüşdi, İbni Rüşd, Gazzali, Muhyiddin Arabi, Farabi, Şehy Nazım Kıbrisi, Ekmeleddin İhsanoğlu, Ali Bulaç, Hasan Sabbah ve Haşhaşiler, Gulbeddin Hikmetyar, Burhaneddin Rabbani, Enver İbrahim, Humeyni ve İran İslam Devrimi, Suudiler ve Vahhabilik, 11 Eylül, Malezya…

Bütün bu isimlerden her biri bir roman kahramanı. Daha doğrusu roman tadında bir anlatının kahramanları. İslam dünyasının sayılı entelektüellerinden biri olan Ziyaüddin Serdar, Cenneti Arayan Adam adlı anlatısında bu isimleri bir araya getiriyor. Çünkü bu isimler yazarın düşünce dünyasının bir parçası, tanışığı, fikir alış verişinde bulunduğu ve de mücadele ettiği kişiler.  

Entelektüel bir arayış ve sorgulama anlatısı olan kitapta her şey gerçek. Eserin teması İslamcılık, İslam dünyasındaki fikir akımları ve kişiler. Yazar Ziyaüddin Serdar kendi macerasını anlattığı için esere, “ben anlatıcı” üslubu hakim.

Arayış, İslami anlamda inandığımız ve Kitap’ta bize anlatıldığı kadarıyla bildiğimiz cennet ve ona duyulan özlem üzerinde ilerliyor. Acaba cennetteki sonsuz nimetlerden ve gölgeden maksat nedir? Bu kavramlar sadece bildik karşılıklarıyla sınırlı mı? Dünyaya özel olarak İslam âlemine dair bir ima ve ihsas içeriyor mu? İslam’ın ilk dönemlerine Asr-ı Saadet dendiğine, yani İslam bir nevi dünya cenneti kurduğuna göre tekrar aynı başarı, alternatif medeniyet ve hayat yeşertilebilir mi? Yoksa cennet, sadece ahrete ait bir mekan mı ve cennetten maksat da huriler, köşkler, eğlence mi?

Ziyaüddin Serdar’a sorarsanız ve onun şahitliklerine bakarsanız İslam dünyası lügat anlamıyla anlatılan bir cennetin peşinde. Huriler, köşkler, altından ırmaklar akan ağaçlar, gölgelikler ve akla hayale gelmedik nimetleri ile sonsuz hayatın hüküm süreceği ahiret mekanı cennet. Buna kavuşmanın en kestirme yolu ise ölmek ve öldürmek. İslam dünyasındaki cinayetlerin, idamların, radikal akımların, intihar komandolarının altında yatan derin sebep bu. Yaşamak ve yaşatmak değil öldürmek/öldürülmek.

Pekiyi kimler var bu cennetin peşinde? Müslümanları bu cennete götürmeyi kendine vazife edinen cemaatler, tarikatlar ve hatta devletler...

Cennet yolcularının ilki: Tebliğ Cemaati

Kitapta bu cennet yolcularından ilki Tebliğ Cemaati olarak karşımıza çıkıyor. Cennet hedefine İslam’ın beş şartının hakkıyla yerine getirilmesi ve altıncı olarak ömrünü bu şartları tebliğ etmeye ayırmakla ulaşılacağına inanıyor Tebliğciler. Namaz, huşu içinde ikame edilirse tasvir edilen cennete daha yakınız inancı. Bir gün Serdar’ın da kapısını bu niyetle çalıyorlar. Birkaç toplantıya katılıyorlar. Serdar görüyor ki Tebliğ Cemaati şekilden ibaret bir dinin salikleri. İslam dünyasının ekonomik, siyasal, kültürel, toplumsal, bilim, teknoloji, açlık, sömürü, adalet,  eşitlik gibi diğer sorumluluk alanları ile ne alış verişleri var ne de böyle bir dertleri. Hayat tarzları, iş yapma şekilleri, insanlarla ilişkileri de gayetle sorunlu. Fazla kalamıyor aralarında ve ayrılıyor. Sonra da İhvan’ül Müslimin ile tanışıyor ve onlara karışıyor. İngiltere gibi bir yerde bu ve diğer gruplarla tanışma vesilesi de var. Çünkü Serdar, İngiltere’de Müslümanlar Kulübü (Islamic Society) ve FOSIS (İngiltere ve Kuzey İrlanda'daki Müslüman Öğrenci Dernekleri Federasyonu) içindedir. Üniversite öğrencilerinin bir örgütlenmesi olduğu için birçok cemaatle tanışmak, iş birliği yapmak durumundadır. İngiltere'deki Müslüman öğrenciler etnik ve coğrafi çeşitlilikleriyle, aynı zamanda gelenek, modernite, devrim ve reforma yaklaşımları farklılıklarıyla İslam dünyasının bir mikro örneğidir.

FOSİS Mısır'daki Müslü­man Kardeşlerden Seyyid Kutub'un 1966 yılında Cemal Abdünnasır rejimi tarafından idamı; 1967 Arap-İsrail Savaşı sonrası Filistin'in işgali; 1969 yılında Mescid-i Aksâ'nın İsrailliler tarafından yakılması; 1969 yılında Hindistan'ın birkaç bölgesinde Hindu-Müslüman ayaklanmalarının başlaması üzerine protestolar dü­zenler. 1970 yılına gelindiğinde, Federasyon Londra, Kilburn'da daimi bir merkez ofis kurar. Ziya’nın İslam ülkeleri ile bağlarını kurup geliştirecek yer olur burası.

Nijeryalı, Malezyalı. Trinidad, Afrika, Sri Lankalı Pakistanlı, Suudi, İranlı hemen bütün ülkelerden gençler vardır burada. FOSIS üyeleri, Üçüncü Dünya Ülkeleri'nin sorunları sömürgecilik, yoksulluktan kurtulma, kalkınma imkânları, açlık kaygısı, adaletsizlikleri sorgula­mak gibi hususlarda kafa yorarlar, çözümler üretirler. Tahsillerini tamamlarlar ve ülkelerine dönüp gerçekten etkin kurumlarda, öncü, değiştirici, bilici, kanaat önderi ve icracı olurlar. Serdar’ın da eser boyunca anlattığı ülkeler, kişiler, kurumlar, çalışmalar hep bu kişiler üzerinden yürür. Yetmişli yıllardan iki binli yıllara uzanan bu macerada dikkatinizi çekerim. Sadece bir milletten gençler yok: Türklerden.

FOSIS'te neden Türk yoktu?

Bunu bir izahı olmalı. Kendimce bunu şöyle izah ettim:

1. Jön Türklerden beri yurt dışında bilgi ve görgülerini artıran Türklerin bundan ağzı yanmıştır.

2. Türkiye’deki İslamcılar gençlerini özel olarak yetiştirmek için yurt dışına eğitime gönderme ihtiyacı duymamışlar.

3. Türkiye’deki oluşumların dünyaya açılmak ve dünya ile yürümek gibi İslami bir derdi yok.

4. Türkiye’deki İslami hareketler kendisine çok güvenmekte ve kendini yeterli görmektedir.

5. Türkiye’den İngiltere’ye tahsile giden gençler özel olarak seçilmiş ve İslami oluşumlardan uzak durmuşlar başka mahfillerle ilgilenmişlerdir.

6. Türkiye, yurt dışına gönderdiği gençleri orada bile sıkı takip altında tutmuştur. Vs.

Mevdudi’nin düşüncelerini ütopik bulur

Said Ramazan, Malcolm X, Malik b. Nebi bu gençlerle bir araya gelen öncü düşünür ve eylem adamlarıdır. Özellikle İslami hareketler FOSİS’i etkilemeye çalışır. Müslüman Kardeşler ve Pakistan'daki Cemaat-i İslami gibi. Mevdudi 1969 kışında tedavi İçin Londra'ya geldiğin­de FOSIS, tarafından karşılanmıştır.

"Gerçekten, silahlı devrim yoluyla bir İslam devle­tinin kurulabileceğine inanıyor musunuz?" dendiğinde, Mevdudi hiç tereddüt etmeden: “Bunun bizim için doğ­ru yol olduğunu düşünmüyorum. Böyle bir politikanın, olumlu sonuçlarından çok, ağır zararları olabilir" diyerek karşı çıkar. “Çünkü bir silahlı devrim yoluyla İs­lam devleti kurulsa bile, bu devleti yönetmek ve işlerini İslam hukukuna göre yürütmek mümkün olmayacaktır. Toplumun geneli ve çeşitli kesimleri, İslam'ın is­tediği ahlaki dönüşüme tam olarak hazır değildir. Silahlı devrim, güç kullanma yolunun başkalarına da açılması demektir. Bu yüzden, Müslüman ülkelerin kötü bir dev­rimler ve karşı devrimler, komplolar ve karşı komplolar döngüsüne tutsak olma tehlikesi vardır. Hareketin gizli cemiyet ola­rak örgütlenmesi gerekir. Bunların da kendilerine özgü bir havası vardır. Eleştirilerin sesi kısılır; serbest, adil ve dürüst tartışmalar yapılamaz. Gizli örgütlerin iç mantığının bir diğer gereği de çalışan­ların aldatma, yalan, sahtecilik, hile, kan dökme ve diğer birçok şeye başvurmasına izin verilir ki, bunlar İslam'da haramdır.”

Mevdudi'nin toplumu, ekonomiyi, politikayı ve uluslararası ilişkileri kapsayan bütüncül bir sistem ola­rak İslam'ı betimlemesi, yazara ütopik görünür. Bir de Mevdudi'nin kadınların toplumdaki görev ve yetkileri konusunda­ki görüşlerinden çok rahatsız olur. Ve Serdar bu oluşumdan yollarını ayırır.

Seyyid Kutup

İhvan’ı Seyyid Kutub üzerinden değerlendirir

Serdar, Tebliğ Cemaatinden sonra İhvan’ı tanır. İhvan’ın tarihi gelişimini de özetleyen Serdar, okuyucuya İhvan’ı Seyyid Kutub üzerinden değerlendirir. 1949 yılı Şubat ayında Kahire'de Hasan el-Benna şehit edilir. Amerika, Benna'nın sui­kasta uğramasını coşkuyla karşılaşmıştır. Amerika’nın bu tavrı Kutub’u Müslüman Kardeşler’e yaklaştırır. Yoldaki İşaretleri yazar. Serdar şöyle diyor: “Birkaç yıl içinde Kutub, Mısır'daki tüm İslami hare­leri radikalleştirdi ve etkisi Arap dünyasının ötesine, Hint alt kıtasına ve Güneydoğu Asya'ya yayıldı.” Kutub'a hapishanede düzenli olarak işkence yapılır. Üç yargıcın önündeki ünlü göstermelik yargılamada, Kutub işkence izlerini göstermek için gömleğini yırtar, ölüme mahkûm edilir ve 29 Ağustos 1966 tarihin­de asılarak idam edilir. 6 Ekim 1981 tarihinde, Müslüman Kardeşler onun intikamını Devlet Başkanı Enver Sedat'a suikast düzenleyerek alır.

Seyyid Kutub'un yargılandığı zaman FOSIS üyeleri de tutuklanmıştır. Fizilal'il Kur'an  en çok okunan tefsirdir. "Allah gayemiz, Resul önderimiz, Kur'an anayasamız, cihat yolumuz, Al­lah yolunda can vermek en yüce emelimiz!" diyen bu gençlere karşılık Serdar şöyle diyor: “Düşünüyorum da; ben ölmek isteyenler arasına katıl­mak istemiyorum, kesinlikle Allah için yaşama seçeneği­ni tercih ediyor ve Allah'ı "gayem' olarak değil, yaratıcım olarak anlıyorum. ‘Kur'an'ı anayasamız’ olarak görmek için hayalimi çok fazla zorlamam gerekiyor. Çünkü hukuk dinamik ve değişken bir kurumdur, Kur'an'da oldukça az sayıda hukuki kural yer almaktadır. Kendisini ebedi reh­berlik kitabı olarak tanıtan Kur'an, sabit kurallar setine indirgenemez. Ayrıca problemleri çözmenin silahlı mü­cadele dışında da başka yollarının olduğuna inancım sü­rüyordu.”

Bu ve benzeri sebeplerle İhvan ile yollarını ayırır.

Cennet meselesine bir cevap bulmak için Kur'an'a yönelir.

İslami ilimlere üzerine yoğun bir okuma süreci

Bu konuda onun zihnini açan annesi, babası ve Pickthall’in mealidir.  Muhammed Pickthall'in mea­linde "cennet" "paradise" "firdevs' birçok yerde mecazdır. Bu kişilerden şunu öğrenir: “Gölge korunak, güvende olmak,' yemişlerin sürekliliği de iç benliğimiz için ihtiyaç duyduğumuz rızık, bilgidir. "Eğer bu kötü dünyayı dönüştürmek istiyorsan, 'gölge' seni koruyacak sen ahiret ağaçlarının tohumlarını, hayırlı amellere götüren bilgi rızkını arayacaksın. Bunun için birinin koruması altında klasik ilimleri öğreneceğin ulu bir meyve ağacı gibi güçlü bir öğretmene ihtiyaç vardır.”

Önce Kur'an’ın ünlü klasik tefsirlerini sonra hadisleri, siyeri, klasik fıkıhçıları, felsefeyi kelamcıları ve düşünürleri okur. “FOSIS ve İslami hareketlere yabancılaşmam, mut­lak kesinlik sorunundan kaynaklanıyordu” diyen Serdar, aynı zamanda bize entelektüel merakı, anlayışı, zihniyeti tanıtıyor. Çünkü entelektüel sürekli bir şüphe, tecessüs, arayış içindedir. Ona göre insan, toplum, dünya kısaca olaylar ve olgular hakkında son söz söylenmemiştir. Bu hususlar itikadi olmadığı için dinimiz de bu konuda entelektüel zihniyetin yanındadır.

Âlemlerin Rabbini ideolojik bir terimle tanımlamak ne kadar doğru?

Mesela Pakistanlı ulemanın "sosyalizmin 'küfür' olduğu ve 'bir sosyaliste yardım edenin de 'haram işlemiş olacağı"na dair ittifakla verdiği fetva, Serdar’ı fevkalade rahatsız eder. “Ben birçok sosyalistin Allah'a inanmadığı gerçeğini yadsımı­yorum; ama bu, nasıl olur da onların bir düşman olduğu veya onlarla çalışmanın açıkça "haram" olduğu anlamına gelebilirdi? Gerçekten de yirmili yaşların ortalarında kuşku dolu bir yaşam sürüyordum. Hafta boyunca FOSIS'in çeşitli faaliyetlerine katılan ve Müslüman toplumun işlerini yapan kişi anlamında bir "İslami eylemci" idim. Sosyalist dostlarımın yoksullukla, yapısal adaletsizliklerle, sınıf ve ırkçılıkla mücadele etme hedeflerini paylaştım. Allah'ın bir kapitalist değil, sosyalist olduğunu düşünüyordum. Hem ilahi sıfatların hem de bize gönderdiği rehberliğin mantıksal sonucu kesinlikle bunu gösteriyordu.”

Altını çizdiğim cümle eğer kitapta bu şekilde geçiyorsa, bu söylemin fevkalade sorunlu, imanı tehlikeye atan bir söylem olduğunu belirtmem gerekir. “İslam’ın vaz ettiği ilkelerin, emir ve yasakların birçoğu, Peygamberin uygulamaları sosyalistlerin savundukları düşüncenin uygulanmış halidir ve bu durumda sosyalizm, İslam’a, Kur’an’a yaklaşmaktadır” demek varken âlemlerin Rabbini bir ideolojik terimle tanımlamak tam bir zihin karışıklığı ve dil bilmezlik. Keşke Ziyaüddin Serdar’a bunu iletebilseydim!

Kusurlardan arınmışlık iddiası onu rahatsız eder  

Serdar, bundan sonraki sayfalarda tasavvuf ve tarikatlarla tanışmasını anlatıyor. Tanıdığı sufiler Şeyh Nazım Kıbrisi, Mevlevilerden bir grup ve Abdülkadır Es-Sufi’dir. Kitabın diğer sayfalarında olduğu gibi Serdar bu konuya girişte sufiliğin ortaya çıkışı, önemli kişiler ve anlayışlarını özetledikten sonra sadede geliyor. Sufiliği reddetmemesine rağmen tarikatin “sufi Allah'ı karşı­sında hayal eder, O'nu görür; canlı bir şekilde O'nunla birliktedir; ancak O'nu mekânın ötesine yerleştirir ve kendinden geçinceye kadar O'na yoğunlaşır. İşte fena bu­rada başlar; nereye götüreceğini kimse bilemez” gibi söylemler ve şeyhin olağanüstü sıfatlarla vasfedilmesi, sadece iç âleme odaklanması ve dünya Müslümanlarının durumuna ait bir dert taşımaması gibi sebeplerle onlardan ayrılır. Konya’daki dervişan ise İslam’ı "sakal bırakmak, cübbe giymek ve sarık sar­maktır" olarak sınırlandırmıştır.

1972’de Abdülkadir Es-Sufi ile karşılaşır. Es-Sufi, "Allah beni, yalnızca Hz. Muhammed'in (sas) sahip olduğu benzersiz ilimler ve sırlarla donattı" iddiasındadır. Bristol Garden Cemaati'nin mutlak sahibidir, müritlerinin tamamının hayatlarını belirlemektedir. Kardeşi, Şeyh Nazım'a mürit olmuştur. “Ben aklımı boşaltmayı değil, mümkün olduğu kadar doldurmayı amaçlıyorum. İlim arayışı içinde, gözlemledim ve okudum.” diyen Serdar aradığını sufilerde de bulamaz. Çünkü birinin "kusurlardan arınmış" olduğuna emin olmak tehlikelidir.

Abdülkadir Es-Sufi ve Norwich'teki köyü

Bir zaman Şeyh Abdülkadir es-Sufi el-Maliki olur 'Müslüman köyü’ kurmak için Norwich'e taşınır. Bu köy askerî garnizona dönüşmüştür ve Abdülkadir Cihad: Bir Temel Tasarım'ı yayınlar. Granada'ya taşındıktan sonra da Şeyh Abdülkadir es-Sufi el-Maliki “el-Murabıt” olarak değişir.

Neden Gariplerin Kitabı değil de Yabancılar Kitabı?

Burada eseri dilimize çeviren İbrahim Kapaklıkaya’ya bir hatırlatmamız olacak. Kapaklıkaya Es-Sufi’nin The Book of Strangers eserini (Yabancılar Kitabı) olarak tercüme ediyor. Oysa bu eser İsmet Özel tarafından Gariplerin Kitabı olarak çevrilmişti ki eserin içeriğine en uygun başlık budur çünkü “garip” tasavvufi bir terimdir. Kapaklıkaya’nın bu inceliği fark etmemesine ve İsmet Özel’in bu çevirisini hatırlamamasına şaştım kaldım doğrusu. Diğer yanlış 102. sayfada hicretin tarihi ile ilgili. Bir dizim yanlışı olsa gerek.

“Ya İmam Humeyni yeni bir Sabbah'a dönüşürse?”

Serdar'ın, tasavvufu hemen reddedemeyeceğini özünde derin ve ol­dukça cezbedici bir şey olduğunu itirafını elde var bir saysak da benzeri bir hayal kırıklığını İran devrimi ile yaşayacaktır.

Çünkü tasavvufi bir dil ve amaçla olmasa da Şiilik’te masum imam vardır. İran İslam devriminden sonra hem devrimi yapanları hem devrimin öngörü ile sonuçlarını görmek için İran’a gider. İranlı arkadaşı onu Hasan Sabbah’ın cennetine kadar götürür. Arabadaki sohbet tabii ki İran devrimi, Humeyni, ilk cumhurbaşkanı ve Serdar’ın arkadaşı Hasan el-Beni Sadr üzerinde yoğunlaşır. Kitabın bu sayfalarında İran’ın Rıza Şah dönemi ve İslami devrime gidişle ilgili bilgilerle donatılan okuyucu, zihinsel ve duygusal olarak devrime hazırlanır. Bu sayfalarda zihnimiz Ali Şeriati’yi aradı ise de bulamadı. Tıpkı ileriki sayfalarda Gannuşi’yi, Ahmed b. Bella’yı bulamayışımız gibi.

Memurlar, esnaf, profesörler, yazarlar ve düşünürler devrimin mutlak adalet ve eşitlik getireceğine ve yeryüzünde bir cennet kuracağı inanmaktadır. Kelim Sıddıki de bunlardandır. Haşhaşiler de bu topraklarda zamanında cenneti arıyorlardı. Cenneti ellerindeki kan damlayan hançerleriyle arama eğilimleri, asırlar boyu nakledilen etkili bir öyküye dönüşmüştür. Batı’da suikast, Haşhaşilerin keşfi olarak bilinmektedir. Bahçeye gelirler ve fakat Serdar uçurumdan vadiye yürüme cesareti göstermez. Onun aklında Humeyni ve masumiyet vardır ve ağzından baklayı çıkarır. "Bir insan nasıl tamamen masum olabilir. Eğer o kadar masumsa, o insan, insan değil melektir. Peki ya İmam Humeyni yeni bir Sabbah'a dönüşürse?" Arkadaşı bu söz üzerine onu arabadan indirir. "Senin iki problemin var: Bir korku. Bir tepeden aşağı inmekten korktun, ama en azından deneyebilirdin. İki, ağzını kapalı tutamıyorsun."

Bundan sonra rota Bağdat, Şam, Ürdün doğrultusundadır. Bağdatlı sayfalar okuyucuyu Nizamiye Medreselerine, İmam Gazzali’ye ve bir zamanların ilim ve kültür merkezi olan kurumlara yolculuğa çıkarır. Fakat elde Saddam Hüseyin, Baasçılık, Mişel Eflak ve otoriter bir yönetim vardır. Sosyalizm, Arap milliyetçiliği, Arapların birliği amacı güden Baasçı ideoloji bırakın yeryüzü cennetini, kendine bile şifa olamamıştır. Hafız Esad Şam’da, Hama’da İhvan üyelerini öldürmekle meşguldür. Yol, yazarımızı Ürdün'e, başkent Amman'a götürür. Filistin mülteci kampına gider. Karşılaştığı küçük bir erkek çocuğunun en önemli amacı vatanı için savaşmaktır ki bu aslında ölmek, öldürmek, öldürülmek ve cenneti ahirete bırakmaktır. Dubai'de tüketim fetişleştirilmektedir ve inşa edilen ülkede ruh eksiktir. “Bu eksikliği metafizik bir ölüm olarak gördüm ve yaşadım.” diyor Serdar.

İmam Humeyni

Suudiler teknolojiye teoloji gibi yaklaşmaktadır”

1975’te Mekke’nin hac için uygun bir mimari yapıya kavuşturulması için Suudi Arabistan’dan teklif alır. Medine, modern bina adı altında safiyetini kaybetmiş, arabalar egzoz salınımı ile hacıları zehirlemekte, trafik sorunu kara yolu şeridini artırmakla çözüleceği sanılmaktadır. Mekke’nin yeniden ve safiyetini koruyarak inşası için yola çıkar.

Serdar’a göre “İslam için yeni bir çıkış yolu bulunacaksa, o zaman cennete giden bu yeni rotanın oluşumunu göz­lemlemek ve bu oluşuma katılmak için en iyi yer Suudi Arabistan'dır.” Hac Araştırma Merkezi’nin kuruluşu ve çalışmaları işine girişir. Diğer mesai arkadaşları ilginç. İngiliz şehir plancısı İsmail Gibson; İngiliz ulaş­tırma mühendisi Peter Endene ve Amerikalı sosyolog Cemil Brownson. Sanatçı ve tasarımcı Zafer Abbas Malik ve şeriat uzmanı Zeki Bedevi. Fizikçi ve enformasyon bilimcisi olarak da Serdar. Prensler, bakan ve önemli iş adamları teklif edilen teknolojiden etkilenir, ancak bulguları umursamaz. Serdar’ın ifadesi ile “Suudiler teknolojiye teoloji gibi yaklaşmaktadır. Her ikisinin çoğulluğunu görmezden gelirler. Onlara göre; nasıl Allah bir, Peygamber bir, üm­met birse; İslam içindeki görüş farklılıkları ihtilafa ve ümmetin zayıflamasına yol açmaktadır. Haccın tüm prob­lemlerinin tek çözümü vardır: Modern teknoloji.

Mekke'de tarihe, kültüre ve geleneğe yer olmadığı gibi insanların çeşitliliğe de yer yoktur. Merkez olarak bu yapılanlara karşı çıkarlar. Projenin yürütücüsü Bin Ladin Şirketler Grubu’dur. Kraliyet ailesi Mekke ve Mescid-i Haram'ın yenilenmesi dahil ülkedeki tüm inşa işlerini onlara vermektedir. Suudî Arabistan'dan ayrılma vaktinin geldiğini anlamıştır. Ve fakat bir türlü ayrılamaz, çünkü vize işlemleri bir işkencedir. Onlarca imza gerekmekte ve fakat kimse imza atmamakta hep inşallah’ın ardına sığınmaktadır. Zaman bilinci sıfırdır. Medine Üniversitesi'nde eğitim gören ve dünyanın değişik ülkelerine Vehhabiliği öğretmek için tahsil gören gençler de ayni tutuculuğun esiridirler. Hepsi de mezuniyetlerinden sonra Asya, Afrika, Avrupa ve Amerika'ya giderek tebliğ yapa­rak vaizler (dâî) olarak yetiştirilmektedir.

Vahhabiliğin gerçek yüzüyle karşılaşma

“Modern Vahhabilik'te zaman olarak yalnızca ‘bugün’ün var olduğunu öğrendim. Buna göre bütün büyüklüğü, karmaşıklığı ve çoğulluğu ile İslam medeni­yeti tarihi ve kültürü tamamen önemsizdi. Gerçekten de bu tarih ve kültür, sapkınlık ve yozlaşma olarak nitelen­dirilip reddediliyordu. Bu durumda Suudilerin kültürel varlık ve Mekke'nin kutsal topolojisi konusunda herhan­gi bir duyguya sahip olmamaları şaşırtıcı değildi. Öğrendikleri Vahhabilik, kabile sadakati te­meline dayalı olarak üretilmişti.”

Suudi Vahhabiliğin gerçek yüzüyle 79’da karşılaşır, çünkü aşırılık yanlısı bir grup Mekke'deki Mescid-i Haram'ı işgal eder. Hacıların Mescid-i Haram'dan ayrılmasına izin verilir. Bir kimsenin cenneti ancak bütün malı ve canını din uğruna harcamasıyla hak edeceğine inanan Muştarin grubuna mensupturlar. Suudi hükümetini Hıristiyanlarla işbirliği yapmak, ülkeye televizyon ve sinemayı sokmak ve paraya tapınmakla suçlarlar. Ülkenin baş âlimi ve müftüsü âmâ Şeyh Abdülaziz Bin Baz’dan fetva alınır ve Mescid-i Haram'a su basılır ve isyancılar boğulur.

Bir yeşil yaprağın koparılmasının, bir sineğin öldürülmesinin yasak olduğu Mescid-i Haram’da işlenir bu cinayet. Bu sayfaları okuduktan sonra Cemal Kaşıkçı cinayetinin nasıl bir zihniyetin ürünü olduğunu daha iyi anladım desem ne anlaşılır acaba?

Sonuç: “Vahhabilik İslam'ın bütün ahlaki içeriğinden yoksun bırakılmış ve kısır bir helal-haram listesine indirgenmiştir bir totaliterliktir.”

‘Hakikat’ ve ‘bilgi’ aynı şey değildir

Suudi Arabistan'dan döndükten sonra, gerçek bir İslami diriliş için daha kararlı bir hâle gelir.

Kaddafi'nin önerdiği İslamileştirilmiş milliyetçi ve sosyalist cenneti reddetmiştir. İslam'ın sosyal, ekonomik ve siyasal düzen modeli, aslında çok uzun süre önce Asr-ı Saadet'te, Abbasiler döneminde hatta Endülüs tecrübesinde vardır ve fakat kimse oraya bakmamaktadır. Ekonomi ve sosyoloji için akademik disiplin, siyasal sistemlerin alternatif işleyiş modelleri, bilim ve teknolojiyi geliştirmek için somut politikalar geliştirmek gerekmektedir. Bunun için değişik vesilelerle İslam ülkelerindeki tecrübelerden yararlanmak için de geziler düzenlenir.

İran devriminin yalnızca "İslami" de­ğil, Şii olduğunda ısrar edilmesi, Sünni­lerin böyle bir devrim yapamayacakları iddiası ve dev­rim modelinin İslam dünyasına ihraç etmek anlayışı Serdar’ı İran tecrübesinden uzaklaştırır.

Serdar’ın “Çağdaş dönemde hiç kimse ümmet kavramını tanımlama ve açıklamada, onun kadar çok çaba göstermedi” dediği İsmail Raci el-Faruki’nin “Bilginin İslamileştirilmesi” teorisini de sorunlu bulur. Çünkü Faruki, sekülarizmin bütün insani bilgi birikiminden silinmesi gerektiğini, ancak o zaman bilginin İslam'ın hedeflerine hizmet edebileceğini savunmaktadır ki Ziyaüddin Serdar bu kanaatte değildir. "Bilginin seküler ve İslami bölümlere ayrıldığı anlayışı, son tahlilde yok etmeyi amaçladığı sekülarizmi tanımayı, hatta bir ölçüde onu kabul etmeyi de içerir.” Hatta Serdar, çözüm olarak İslami bir sekülerizm mümkün müdür sorusunun cevabını aramaktadır. (Oksimoron)

"Ama en azından ‘hakikat’ ve ‘bilgi’ aynı şey değildir."

Faruki, İslami bakış açısından "hakikat" ile "bilgi" arasında bir ayrım olmadığı konusunda ısrarlıdır. “Pakistan'da ülkenin askerî diktatörü Ziyaül Hak'tan övgü alır. İslamabad'da yeni kurulan İslam Üniversitesi, Faruki'nin hizmetine sunulur. Ancak Faruki, karısı ile şehit edilmesinden sonra bu hususta girişimler de aksayacaktır.

1985’te ‘Dünya İslam Birliği'nin Pakistan ve Çin gezisine danışman olarak katılır. Geziyi ilk İslami banka Al-Baraka'nın kurucusu Şeyh Salih Kamil finanse eder. Pakistan’da askerî lider Muhammed Ziyaül Hak'la anlaşamaz çünkü onu "Dengesiz bir diktatör" olarak görmekte ve bunu Ziya’ül Hak da bilmektedir. Serdar’a göre Ziya’ül Hakk, sanki İslam onlarla başlayıp bi­tiyormuş gibi, İslami cezaları uygulamak ve ciddi olduğu­nu göstermek için kamuoyu önünde dayak cezalarını infaz etmek, kadınları yok saymakla yönetimi "İslami İdeoloji Meclisi" haline getirmiştir. Çin’deki Müslümanlar da şeriat özlemi içindedir. Suud’dan gelen öğreticiler vasıtasıyla Arapça öğrenmekte ve hadlerin uygulandığı bir şeriat devletinin özlemini duymaktadırlar.  “İslam dün­yasının ana akımından uzak ve böylesine tecrit edilmiş Çin İslam toplumunda bile, saf bir şeriat tutkusu ege­mendi.”

Hiç kimse el-Medînetü'l Fâzıla' (İdeal Devlet)’yı bilmemekte, anmamaktadır.

İsmail Raci el-Faruki

Türkiye’nin siyasi tarihine dair önemli tespitler

Serdar’ın en ilginç yolculuklarından biri Türkiye’ye gelişi ile başlar. Bu sayfalarda Serdar Osmanlı’dan Jön Türklere, imam-hatiplerden MSP’ye, seküler uygulamalardan Kemalizme, askeri darbelerden Türk tecrübesine kadar birçok olaya kısaca değiniyor ve doğrusunu söylemek gerekirse verdiği özet bilgiler ana hatları vermekte çok başarılı. Serdar’ın Türkiye’de görüştüğü üniversite mensubu profesörden başka iki kişi var: Ekmeleddin İhsanoğlu ve Ali Bulaç. Serdar, sayfalarında değinmiyor ama “Bir İslam Sekülerizmi Mümkün mü?” sorusuna, Türkiye’de (ve Malezya deneyimi) Ali Bulaç tarafından Medine Vesikası adı altında cevap arandığını belirtmemiz gerekir. Ali Bulaç bu vesikayı Ziyaüddin Serdar ile görüştükten sonra mı dile getirdi bilmiyoruz.   

İhsanoğlu’yla İRCİCA, İKÖ vasıtasıyla tanışmaktadır. İhsanoğlu’na göre Cumhuriyet aydınlanması Batı’da aradığı, oradan almak istediği sistem aslında Osmanlı deneyiminde var. Batılaşmak için Türkiye’nin kendi kaynaklarına, yani tarihi tecrübesine dönmesi yeterlidir. İngilizce bilmeyen Ali Bulaç’la tercüman aracılığıyla anlaştık diyen Serdar’ın  “Kemalizm'e taraftar mı, yoksa karşı mısın?" diye sorusuna Bulaç, "Ne taraftar ne karşıyım" diye cevap verir ve “biz daha çok laiklik ve dinin insani boyuttan soyutlanmış olması sorunuyla ilgileniyoruz.” diyerek konuyu başka bir boyuta taşır. Türkiye ile ilgili görüş veren kişilerden birinin, bir kurumun yöneticisi olmak bakımından İhsanoğlu olması normal. Ancak medeniyet, tarihi tecrübe ve gelecek tasavvuru bakımından bu konunun en önemli adamı Sezai Karakoç olması beklenirdi. Bu konuda Serdar’ın gerekli donanıma sahip olmadığı anlaşılıyor.

Ziyaüddin Serdar

İlerleyen sayfalarda iki önemli olay var ki bu hususlardan biri Şeytan Ayetleri ile Humeyni tarafından ölümüne fetva verilen Selman Rüşdi olayı, diğeri Dünya Ticaret Merkezi’ne uçakla yapılan saldırıdır.

Yeni rota: Malezya

İslam dünyasında yer yer memnuniyetle karşılanan bu olaylar, aslında gerçek sıkıntıyı Batı’daki Müslümanlara ve özel olarak Serdar gibi entelektüel kesime yaşatmıştır. Esere karşı eser ile mücadele vermek varken bir roman için ölüm fermanı vermek, Serdar’a göre cenneti ölmek, öldürülmek ve öldürmek anlayışı ile aramaktır. Selman Rüşdi olayından sonra Batı, İslam dünyasını İslamifobi olarak etiketlemiştir ve ondan sonraki dünya artık eski dünya değildir. Almanya’nın birleşmesi, SSCB’nin dağılması ve ‘kırmızı’nın yerine tehlike olarak ‘yeşil’in konması sürecinin sıkıntıları tabii ki Ziyaüddin Serdar ve Batı’daki Müslümanlar tarafından farklı yaşanmıştır.

Ziyaüddin Serdar bu sayfalardan sonra rotayı Malezya’ya çevirir. Malezya’da devletin ikinci adamı arkadaşı Enver İbrahim vardır ve Malezya yeni bir atılım içindedir. İslami, çoğulcu anlayışın bir farkı göstermesi bakımından örnek alınacak tarafları da vardır Malezya’nın. Eser bu sayfalarda İslam dünyasının yaşadığı en önemli sorunlara da dikkat çekiyor. Bunlardan birincisi kişisel hırs ve ikbalin, davanın önüne geçmesi, bu hususta ahlaki, vicdani ve insani olan bütün değerlerin çiğnenmesidir. İkincisi, mücadele ettiğimiz düşmana benzemek. Şehirleşmeden tutunuz günlük hayatın bütün göstergelerinde Malezya da bu hastalığa tutulmuştur. Enver İbrahim de iğrenç bir iftira ile devre dışı bırakılmıştır.

Enver İbrahim

Cenneti Arayan Adam’ı niçin okumalıyız?

1. Okuyucuyu sadece coğrafi değil zihinsel ve entelektüel bir yolculuğa çıkardığı için okumalıyız.

2. Yetmişli yıllarda etkin olan İslami hareket merkezli oluşumları tanımak ve bugün hangi noktalara geldiklerini görmek için okumalıyız.

3. Bir entelektüelin hayal kırıklığını da içeren duygusal gelgitlerini, şüphelerini ve dahi umutlarını öğrenmek için okumalıyız.

4. Yetmişli yıllardan bu yana dünya Müslümanları hangi sorunları tartıştı ve hangi çözümleri teklif etti, bunları öğrenmek için okumalıyız.

5. Acaba mercek altına alınan bütün İslami hareketlerin doğrularını alıp yanlışlarını terk ederek yeni bir sentez üretilebilir miydi, gibi bir sorunuz varsa cevabını bulmanız için okumalısınız.

6. Bir entelektüelin arayışlarının boyutlarını, sorunları ve çözüm önerileri için yaptıklarını öğrenmek, yani entelektüel sorumluluğun ağırlığını/onurunu tanımak için okumalıyız.

7. Acaba Ziyaüddin Serdar, eserin başında arayışına girdiği cennet için nasıl bir sonuca vardı. Onu da kitabı okuyanlar öğrenecek. Bunun için okumalıyız.

Kâmil Yeşil

Güncelleme Tarihi: 23 Ocak 2019, 09:17
banner12
YORUM EKLE

banner19