Bir 'Hülya Makinesi' Olarak Televizyon ve Etkileri

Martin Esslin'in 'Televizyon Çağı' kitabı, zamanımızın en önemli, en fazla ihmal edilen ve en fazla küçümsenen sosyal bir olgusu hakkında: Televizyon ve onun mahiyeti, etkisi, gerek olumlu gerekse olumsuz uzun dönemli sonuçları. Esad Eseoğlu yazdı.

Bir 'Hülya Makinesi' Olarak Televizyon ve Etkileri

Son günlerde evlilik hazırlıklarına giren dostlarımızla yaptığımız konuşmalarda, evde televizyon olup olmaması önemli bir başlık olarak beliriyor. Bu konu açılınca gerçekten herkesin bir fikri oluyor ve gözlemlediğim kadarıyla eve televizyonu sokmamak ya da en azından evin en işlek odasına televizyonu almamak, kuvvetli dayanaklarla insanların önemsediği bir yerde duruyor. “Televizyon alınmalı mı? Televizyonun işlevi ne aslında? Onun sağladığı ‘hareketliliği’ muhabbetlerimizle bizler sağlamalı değil miyiz? Yıllardır görüşmeyen bir grup, televizyonlu odada otururken neden konuşulacak onca şey varken televizyona odaklanıyor?” sorularından sonra yapılan fikir teatilerinde haznemde kalan şey, televizyonun bir evde olmasından ziyade olmaması oldu. Ama kontrollü bir şekilde yönetilebilirse, olmasını da şiddetle istememe gibi bir hâl göremedim kendimde; artık, birçok şeyin yasaklanmasından ziyade kontrol edilebilirliğine yöneliyor zihnim çünkü.

Televizyon: En fazla ihmal edilen ve en fazla küçümsenen sosyal bir olgu

Yakın dönemde düzenlenen Beyazıt Kitap Fuarı’nda, Pınar Yayınları standında Televizyon Çağıisimli kitaba rastgeldim. Pınar, 2001’in Aralık ayında basımını yapmış bu eserin ve yazarı Martin Esslin. 28 Şubat 1981’de California’da yazdığı Önsöz’ünde yazar, kitabın konusu olan televizyonu şöyle tanımlıyor: “... zamanımızın en önemli, en fazla ihmal edilen ve en fazla küçümsenen sosyal bir olgusu hakkındadır: televizyon ve onun mahiyeti, etkisi, gerek olumlu gerekse olumsuz uzun dönemli sonuçları.” Esslin bu girişi yaptıktan sonra kendisinden bahsediyor. Hayatının önemli bir kısmında elektronik kitle iletişim araçlarıyla etkileşimde bulunan yazar, 30 yılı aşkın BBC’nin çeşitli mevkilerinde çalışıyor ve o atmosferi gerçekten detaylıca gözlemleme ve yaşama fırsatı buluyor. Görevi ve kişisel merakı hasebiyle ‘kaçınılmaz bir şekilde’ Amerikan televizyonunu eleştirel biçimde incelemeye koyulan Martin Esslin, Amerikan televizyonunun mahallî bir olgu olmadığını, tüm dünyayı cezbedip aynı zamanda ürküttüğünü, şu cümlesiyle delillendiriyor: “Amerikan popüler kültürü dünya genelinin popüler kültürü haline geldi.”

Martin Esslin, dikkat çekici bir kavram kullanıyor: Pasif alıcılık. Aldous Huxley’nin Cesur Yeni Dünya’sında kurulan distopyanın sadece yöntem olarak farklı bir versiyonunun icra edildiğini savunan yazar, Huxley’nin kehanetinin yalnızca teknolojik unsurunun yetersiz kaldığını belirtiyor. Dolayısıyla yaşadığımız dönemi ‘Cesur Yeni Dünya’ olarak değerlendiriyor ve bunun adına da ‘televizyon çağı’ dendiğini söylüyor.

Dramatik gösterim açık bir biçimde yönlendirilir

Yazar, televizyon kavramına yaklaşırken ‘drama’ kelimesini tercih ediyor ve televizyonda meydana gelen, kurgulanan ve sahnelenen oluşumların/ programların drama ile benzerliğini sorguluyor. Yaptığı sınıflamalarla, gerçekliğe yakınlık ve dramaya benzerlik noktalarının değerlendirildiği ilk bölümde, Marshall McLuhan’ın, İletişim Araçlarını Anlamak kitabından yapılan bir alıntı dikkati çekiyor: “Yeni sözlü medeniyetimizde yatay, insicamsız düşünce tarzının yerine McLuhan’ın sözünü ettiği gibi esas itibariyle imaja dayalı algı ve düşünce çeşidi geçecek.

Yine, bir romancı ile dramatik gösterimin yönetmenini karşılaştırırken, yönetmenin tek bir anda, istenilen görüntüdeki bir aktrisi sahneye sokabileceğini belirtiyor. Fakat romanın alıcısı olan roman okuyucusu, kendisine romancı tarafından aktarılanları satır satır ekleme yoluyla zihninde kurabilir. Dramatik gösteriminin izleyicisi ise, kendi şahsî tepkisi ve gözlem kabiliyeti gibi faktörler yoluyla, yönetmenin denetimini aşan bir yorumlama algısına geçecektir ki bu da, yönetmenden bağımsız gerçekleşme ihtimâli oldukça kuvvetli olan bir durumdur.

Bu noktalara dair aktarılabilecek satırların miktarı hayli fazla, ama devamı kitaptan edinilebilecek şu alıntıyla sonlandırabiliriz sanırım: “En iyi tanımı, dünyanın taklitle yeniden üretilmesi şeklinde yapılabilecek olan drama, bizim ‘gerçek’ yaşamlarımızdaki vaziyetlere aynalık eder: Bizler sürekli biçimde seyretmek, tanımak ve yorumlamakta olduğumuz insanlarla ve durumlarla karşılaşırız; çok sayıda özelliğe dikkat sarfedip duygularımızı bombardıman eden verilerin büyük kısmına sırtımızı dönerek bilgilerin içinden seçim yapmaya zorlanırız. Ne var ki, dramatik bir gösterimle ‘gerçeklik’ dünyası arasında esaslı bir fark söz konusudur: Gerçeklik kendiliğinden, dışarıdan yönlendirilmeden meydana gelir ve bir daha tekrarlanmaz, oysa dramatik gösterim bizde amaçlanmış bir duygusal ve zihinsel etki uyandırmak için açık biçimde yönlendirilir.” Yazar, dramanın tekrarlanabilirliği, kurgulanırlığı ve canlılığı üzerinden ciddi karşılaştırmalarda bulunuyor; bu noktaları kitaptan okumak ve detaylı paylaşımları kitaptan edinmek daha sağlıklı olacaktır.

Martin Esslin, televizyon ekranlarındaki siyasî tartışmalar üzerinden, seyircinin algısını gözler önüne sermeye çalışıyor. Seyircinin konuşulan konular ne kadar ciddi olursa olsun, asıl ilgisinin, ‘önemli şahsiyet’in araştırıcı ve kışkırtıcı ‘sivri’ sorulara verdiği cevaplar üzerine yoğunlaştığını belirtiyor. Yani gerçekleri öğrenme amacından ziyade drama seyrinin söz konusu olduğunu ve tartışılan konuya değil de izlenilen karaktere yoğunlaşıldığını belirtiyor. Reytinglerin yönelimine baktığımızda da sanıyorum bu tespitlerin doğruluğu belli oluyor.

Bir ‘hülya makinesi’ olarak TV

Televizyonda seyredilenlere karşı yaşanılan tepkisiz hâl, kendimi bildim bileli dillere pelesenk olan, hep yakınılan bir durum olmuştur. Bunun nedenine dair, yazarın önemli bir tespiti var: Bir ‘hülya makinesi’ olarak TV. Hollywood’un, kitle eğlence üretiminin ilk yıllarında film sanayisi dolayısıyla ‘rüya fabrikası’ lâkabını kazandığını söyleyen Esslin, TV’nin hülya makinesi olarak bilinirliğini, benzer bir şekilde ortaya koyduğu ürünle bağlantı kurarak açıklıyor: “Televizyon ortak hülyaları kesintisiz bir süreç halinde evlerimize kadar getirmektedir.”

Televizyon haberlerinde sunulan konuların büyük kısmını teşkil eden şiddet, savaş ve felâket sahnelerinin sansasyonel bir ‘cazibesi’ olduğunu belirten yazar, haberlerdeki şüphe götürmeyen gerçeklik unsurlarının, televizyonda yayınlanması hasebiyle kendiliğinden bir fanteziye, duygusal vurgularla yüklü olan ve bazen kurgudan zorlukla ayırdedilebilen imajlarla anlatılan bir hikâye şeklindeki hülyaya- dramaya dönüştüğünü söylüyor. Bu noktada, sadece izleyen ve okuyan olmanın kişide oluşturabileceği ‘pasif alıcı’ hâlin tehlikesi de açık sanırım. Özellikle savaş coğrafyalarından görüntülerin paylaşılıp paylaşılmaması noktasında Müslümanların kendi aralarında yaşadığı tartışmalara, Esslin’in tespitleri üzerinden bakmak sağlıklı olacaktır. Burada, bir dönem meydana gelen katliamda hayatını kaybeden insanların fotoğraflarının önde gelen bir ajansta yayınlanması üzerine gazeteci Taha Kılınç’ın söyledikleri de alıntılanmalı sanki. Kılınç, 22 Mayıs 2014’te Facebook hesabında yazdıklarında, ceset fotoğraflarının paylaşılmasının kanıksanma, tesirin kaybolması, ölümün bizlere bir şey ifade edemez hâle doğru evrilmesi, kişilerin bedenlerinin ‘yarı çıplak’ teşhiri gibi sorunlara yol açtığını belirtip ekliyor: “Mazlum Suriye halkının gözlerimizin önünde kıyılmasına engel olamadık madem, bari cesetlerini rahat bırakalım.”

Önemli bir eser olarak kitaplıklarımıza kazandırmamız gerektiğini düşündüğüm Televizyon Çağı’nda, yazar, bundan 36 yıl öncesinde yazmış olduklarıyla, pratik yaşantıya uygulanabilirlik/ uygulanamazlık noktasında önemli tespitlerde bulunuyor doğrusu. Kitaba başlarken televizyon konusunun ‘eskimiş’ olduğu korkusuna kapıldıysam da, okudukça yapılan değerlendirmelerle kitapta geçenlerin televizyondan başlayıp internet, bilgisayar ve akıllı telefonlara da pay çıkarılacak genişliğe sahip tespitler olduğunu görünce rahatladım.

Dizi karakterlerini tam olarak sahiplenmek

Kurguya Dayanan Bir Dünyada Yinelenen Karakterler” başlıklı bir kısımda yazar, televizyonda gösterime giren dizilerdeki karakterlerle bütünleşen izleyicilere dair önemli şeyler söylüyor. Ekran başındakilerin dizideki karakterlerin her türlü hâline şahitlik ettikleri için bu karakterlerle özdeşleştiklerini, dizide çocuğu olacak olan bir kadına gerçek hayatta bebek kıyafetlerinin gönderilebildiğini belirtiyor. Bu kısımda ifade edilen şu cümleyi aktarmamız lazım: “Yinelenen karakterler çoğu zaman, izleyicilerin tanıdığı çoğu insandan daha gerçektir, çünkü izleyiciler bu karakterleri gerçek tanıdıklarından daha iyi tanırlar.” Sanırım insanın dinmek bilmeyen merak duygusu, gerçek hayatta karşılığını bulamadığı zaman yaşanan hayal kırıklıkları, dizi karakterlerine ‘tam anlamıyla hâkim olunduğu duygusuyla’ tamir ediliyor.

Çocukların zihinlerini ve muhayyilelerini sistematik bir biçimde bozan filmler

Yazar Amerikan televizyonuna dair hem kültürel hem de sosyal yönden en tehlikeli gördüğü kısmı ‘çocukların zihinlerini ve muhayyilelerini sistematik bir biçimde bozan filmler’ olarak ifade ediyor. Çizgi filmlerdeki şiddet ögesine fazlasıyla takılan Esslin, çizgi filmlerden önce var olan masallardaki şiddet ögesini de görmezden gelmiyor ve şunları söylüyor: “Bu çizgi filmlerin yerine geçtiği masallar da şiddet doluydu ve benmerkezci karakterleri (en sonunda istediğini elde eden en küçük çocuk) canlandırıyordu.” Fakat geleneksel masallardaki ya da sonradan ortaya çıkan çocuk romanlarındaki karakterlere genelde güzel dil, şiirsel hayal ve ‘bugünün çizgi filmlerinde olmayan’ bir şefkat duygusunun eşlik ettiğini belirten yazar, çizgi filmlerde bulunan öğelerin çocuklarda mevcut olan olumsuz eğilimlere cazip gelme hâlinden çok tedirgin ve bununla çocukların zevklerini ve hayal güçlerini eğitme noktasında söz konusu olabilecek ‘şiirselliğin’ önüne geçildiğini belirtiyor.

Ortaokula gittiğim dönemde bizlere Kur’an-ı Kerim’i okuma konusunda ve siyer alanında dersler veren Hatice Turan hocam, dağılan dikkatlerimizle alâkalı bir değerlendirme yaparken, trafikte okunan plakaların bile negatif bir etki oluşturduğunu söylemişti. Buna benzer şekilde Esslin, ABD’deki öğretmenler ve eğitimciler arasında görüş birliğiyle kabul edilen şu bilgiyi aktarıyor: “Son yirmi yıldır öğrencilerin dikkat süreleri belirgin derecede azaldı. Bu rahatsız edici eğilimin, çocukların izlediği televizyon programlarında sık sık araya giren reklâmlarla ilgili olduğu apaçık.” Devam eden satırlarda California Eğitim Dairesinin yürüttüğü ve yarım milyon altıncı ve on ikinci sınıf öğrencilerini kapsayan, 1980 tarihli araştırmadan bahseden yazar, bu araştırmayla yüksek düzeyde TV izleme ile düşük sınav notları arasındaki ilişkiyi aktarıyor okuyucuya. Tam bu noktada yemeğini yemesi için çocuğuna televizyon izlettiren bir annenin ciddi bir hata yaptığını söyleyen bir psikiyatristin söyledikleri geliyor aklıma; zira, çocuk yediğini ve çiğnediğini fark etmeli, yutmayı kendi bilinciyle yapmalı, televizyon ekranındaki karakterlerin renkli ve hareketli dünyasına kapılan bilinçle değil!

Televizyonun dünya kültürü üzerindeki ‘tek türe indirgeyici etkisi’

Sınırları Aşan Televizyon” başlıklı kısım da okuyucunun dikkatini çekecek bir bölüm gibi duruyor. Burada bahsedilen mevzu şu: İmaj ihracı. Sermaye kaynaklarına sahip milletlerin kendi imajlarını ihraç etmeleri ve küçük millî ve kültürel birikimlerin işgâli gibi bir tehlikenin söz konusu olması. Kitabın yazıldığı dönem itibariyle yazar, dünyanın en büyük televizyon çıktısına sahip olan ABD’nin programlarının diğer ülkelere çok düşük fiyatlarla ihraç edildiğini ve Sovyet bloku dışındaki kasaba ve köylerdeki televizyon ekranlarında o dönem popüler olan şu eserlerin görülebileceğini söylüyor: Kojak ve Lucy, Yalnız Korucu, Charlie’nin Melekleri, Hulk, Star Trek’in astronotları... Ve işin gerçekten sınırlandırılamayacak imaj boyutu da burada başlıyor, zira sadece bu eserleri izlemekle kalmıyor izleyici, Amerikan popüler kültürü bu bölgerde hâkim bir etken hâline geliyor, yazarın ifadesiyle “yalnızca popüler beğenileri değil, hayat tarzlarını da şekillendiriyor”. Blue Jeans, Coca- Cola, rock müzik ve Amerikan kültürünün diğer yüzlerce olgusu yerel olanı (ürün ya da alışkanlık) köşeye sıkıştırıyor.

Sonuç olarak yazar, televizyonun dünya kültürü üzerindeki ‘tek türe indirgeyici etkisini’ hatırlatıyor, dünyanın pek çok kısmındaki yerli halk şarkılarının rock ve country müziğine karşı, yerli yemeklerin hamburgerlere ve sosisli sandviçe karşı verdiği savaştan bahsediyor ve ekliyor: “Bu üçüncü dünya ülkeleri için olduğu kadar Batının oldukça gelişmiş ülkeleri için de geçerlidir.” Popüler kültür söz konusu olunca zihnimdeki çağrışım direkt olarak ‘tüketim’e yöneliyor ve yine Esslin’in, ilerleyen sayfalarda bahsettiği şu alıntıyı yapma ihtiyacı hissediyorum: “Radyonun ilk günlerinde, radyo imalatçıları programları kendi fedakârlıklarıyla hazırladılar. Fakat bu harika cihazlarda işitilecek bir şeyler sunmadan ürünlerini satabilmeyi ümit etmiyorlardı. Bir süre sonra, yüzlerce mil öteden birisinin piyano çaldığını duymanın heyecanı kaybolduktan sonra, halk daha özenle hazırlanmış programlar talep etmeye başladı. Bu talebi karşılamak da gitgide daha pahalı hâle geldi.”

Pakistan’da bulunduğum süre zarfında, insanların yerel kıyafetleriyle sokaklara çıkmaları, özel günlerinde giyebilecekleri kıyafetlerinin olması, yine Malezya’da iken gördüğüm aynı durum, yerelliğin hareketli cazibesi... Sanırım yerel olanı korumak, kişiliğimize saygı anlamında bile önemli bir mesele. Acayip hızlı bir tüketim durumu söz konusu şu an dünyanın her yerinde ve buna karşı durmak, bireysel çabalarla mümkün görünüyor. Burada meselenin bireysel azmimizle alâkalı olduğunu düşünüyorum. Sadece biraz çaba... Çünkü her şey bir kenara, bu yazıda aktardığımız ve kitapta anlatılan mesele aslında o televizyonun tuşuna basmakta bitiyor. Bu da bizimle alâkalı iradi bir durum olduğu için, bireysel başlayıp toplumsala yükseltilebilecek çabalara devam.

Martin Esslin, Televizyon Çağı, Pınar Yayınları

Esad Eseoğlu

Güncelleme Tarihi: 30 Kasım 2018, 17:44

Eslem Nilay Bozdemir

banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26