Bir hayat hikayesinin kağıttan tanıkları

Salim Çonoğlu, 'Hikaye ve Romanlarında Ahmet Mithat Efendi' adlı kitabında Ahmet Mithat Efendi'nin hayatı ile eserleri arasında bir bağ olduğunu gözler önüne seriyor. Necdet Ömer Özer yazdı.

Bir hayat hikayesinin kağıttan tanıkları

3 Kasım 1839'da halka duyurulan Gülhane Hatt-ı Hümâyunu ile Batılılaşma hareketi hızlanmıştır. İleriki yıllarda münevverler, toplumu ya Batılılaşma ya da geleneksel kültürü muhafaza ederek devletin her alanda terakki edilmesi gerektiği hususunda görüşlerini halka bir şekilde beyan ettiler. Ahmet Mithat Efendi, geleneksel kültürün muhafaza edilmesiyle terakkinin gerçekleşebileceğini hayatı boyunca savunmuştur. İşte Salim Çonoğlu, Hikaye ve Romanlarında Ahmet Mithat Efendi adlı kitabında Ahmet Mithat Efendi'nin hayatı ile eserleri arasında bir bağ olduğunu 194 sayfada gözler önüne seriyor.

Kitabın başında Batılılaşma süreci ve Ahmet Mithat Efendi'nin yaptığı işler sonucunda kazandığı ünvanların nedeni açıklanmakta, 3 Kasım 1839 tarihinden sonra Batılılaşma süreci hızlanan Devlet-i Aliyye'nin, Batı'dan maddî ve manevî unsurlar almaya başlaması anlatılmaktadır. Yazar, bu olayı bir ailedeki babanın başka yere gittikten sonra bu aileye üvey baba gelmesine benzetmiştir. Öz baba aileyi terk etmeden evvel çocuklarına geleneksel unsurları anlatarak onların kült-i atiki koruyan bir direk olduğunu söylerken, üvey babanın ise geleneği bozarak âdâb-ı cedidi getirdiğini söylemektedir. Fakat toplum ikiye ayrılmıştır.

Ahmet Mithat Efendi, toplumun geleneğini korumak istemekle beraber maddî yeniliğe de açıktır. Bunu şu sözlerle açıklamaktadır: “Biz Avrupa'yı ikiye taksim edeceğiz. Birisine 'Avrupa-yı maddî' diyeceğiz ki imrendiğimiz şeylerin kâffesini o Avrupa'da bulup, harf be harf taklit edeceğiz. İş görmenin evvel be evvel muhtaç olduğu tecaribi onlar etmişler ve tarik-i muvaffakiyeti katiyen tayin eylemişlerdir. O yola gideceğiz. (...) Diğerine 'Avrupa-yı manevî' diyeceğiz ki iğrendiğimiz şeylerin de kâffesini o Avrupa'da bulacağız. Ondan tamamıyla nefret ve tebaüt edeceğiz.” (s.19). Bundan dolayı ona “Efendi Babamız” demişler.

En tesirli kuvvet macunu sefalettir”

Kitabın devamında Ahmet Mithat Efendi'nin hayatı ve hayatının eserleriyle olan bağı anlatılmaktadır. Ahmet Mithat Efendi'nin hayatını okurken eğitime verdiği önem ve kitap okuma alışkanlığı beni çok etkiledi. Eğitim ve kitap okuma alışkanlığını tetikleyen şey, yaptığı yaramazlıklar ve ailesinin fakir olması nedeniyle 6-7 yaşlarında çırak olarak verildiği aktar dükkânında yaşadığı olaylardır. Yaşadığı olaylar şöyle anlatılıyor: “...Ahmet, bir dilim kuru ekmek yiyebilmek için sabah namazında kalkarak Boğazkesen'den Mısır Çarşısı'na yayan olarak gider. Bir taraftan soğuk günlerde çıplak ayak ve incecik elbiselerle yapılan bu zorlu yürüyüş, bir taraftan da dükkân sahibinin merhametsiz tavırları onu oldukça yormuştur. Dükkânı süpürmek, dükkân sahibinin Tahtakale'deki evine günde birkaç sefer yapmak, öteberi götürmek, odun kesmek, ustanın evine ve dükkâna çeşmeden kova kova su taşımak, ustanın evinin ve dükkânın helâlarını yıkamak her günkü işleri arasındadır. Bu kadar çalışmasına rağmen günde birkaç defa dayak yemekten kurtulamaz. Ara sıra dükkâna uğrayan ve 'Bizim haylazdan memnun musun?' diye soran babasına ustanın verdiği, 'Adam olacağa benzemiyor.' cevabının gecesinde bir fasıl da babasından dayak yer.” (s. 29).

Ahmet Mithat Efendi, yaşadığı bu zor olaylarla ilgili: “En tesirli kuvvet macunu sefalettir. Ben, onu çeke çeke kuvvetlendim.” demiştir. Ahmet Mithat Efendi, bir gün çarşıda dolaşırken sürekli bir şeyler okuyan Hacı İbrahim Ağa çok dikkatini çekmiştir. Onunla tanışır ve dersler almaya başlar. Gördüğü dersler arasında Fransızca da vardır. İlerki zamanlarda çarşıda parmakla gösterilen bir çocuk olmuştur. Hacı İbrahim Ağa ile eğitim talihi açılan Ahmet Mithat Efendi, ağabeyi Hafız Ali Ağa'nın görevli olduğu Vidin'de mahalle mektebine yazdırılmıştır. İstanbul'a dönmek gerekince 1861 yılında Tophane'deki Sıbyan Mektebi'ne yazdırılmıştır. Daha sonra Vidin'e ağabeyiyle birlikte geri dönüp eğitimine orada devam eder.

Sonraki yıllarda Niş Valisi Mithat Paşa'nın Hafız Ali Ağa'yı Niş'e aldırması üzerine Ahmet Mithat Efendi eğitimine oradaki rüştiyede devam etmiştir. Orada Arapça ve Farsça dışında astronomi, matematik, coğrafya ve Fransızca gibi alanlarda da bilgi sahibi olmuştur. Daha sonra Hafız Ali Ağa'nın Rusçuk'a tayin olmasıyla birlikte Ahmet Mithat Efendi, 1864 yılında Mithat Paşa'nın arzusuyla Vilayet Mektubî Kalemi'nde memuriyet hayatına başlamıştır. Memurluğa devam ederken Bulgar siyasetçi Dragan Cankov'dan Fransızca dersleri almıştır. Dragan Cankov'un dil dışında o kadar derûnî bilgisi varmış ki, o konuştukça Ahmet Mithat Efendi, kendisinin çok câhil ve bir hiç olduğuna kanaat etmiştir. Bu yüzden önüne gelen her kitabı şevkle okumaya başlamıştır. Daha sonra büyük ağabeyi ile kavga etmiş ve onu Mithat Paşa'ya şikâyet edip işten attırmıştır. Sefih âleminden dolayı parasız pulsuz kalan Ahmet Mithat Efendi, intihar etmeye giderken Vilayet mektupçusu Halil Bey bu olaya mâni olmuştur. Ona noterden iş bulmuştur. Noterde evrakları toplayıp evine dönerken Muhacirîn Reisi Şakir Bey ile karşılaşır. Şakir Bey, Ahmet Mithat Efendi'nin tuttuğu şeyin ne olduğunu merak etmiştir. Onun verdiği cevap hoşuna gitmeyince evine davet etmiş; Ahmet Mithat Efendi de onun davetine icabet etmiştir. Şakir Bey ve misafirleri, o akşam edebiyat ve sanat alanında sohbet gerçekleştirmişlerdir. Bu arada Şakir Bey, Ahmet Mithat Efendi'ye kalacak yer olarak kütüphaneyi göstermiştir. Ahmet Mithat Efendi'ye sınırsız kitap okuması, telif etmesi ve eser çevirmesi izni verilmiştir. Daha sonra çeşitli vesilelerle karşılaşacağı şahıslarla ufku daha da açılmıştır.

Eğitime verdiği önem sayesinde özgürlüğüne kavuşmuş

Ufku bir yanda açılırken bir yandan da çeşitli gazetelerde yazarlık yapmıştır. Bir zaman fikirlerinden dolayı Jön Türk damgası yediği için Rodos'ta hapse mahkûm edilmiştir. Hapis hayatı devam ederken bir devlet adamı, Ahmet Mithat Efendi'den çocuğunun eğitilmesini ister. O da kabul eder. Eğitim metodu kolay öğretmeye yönelik olduğu için zamanla öğrencisi bir iken iki oluverir. Zamanla şanı yayılır ve öğrenci sayısını arttırır. Bir süre sonra bir çatı altında topladığı çocukların bulunduğu mekâna “Medrese-i Süleyman” diye ad koyar. Tam bu sıralarda tahta geçen V. Murat, Medrese-i Süleyman'ın şanını duyar ve adı geçen medresenin kurucusu olan Ahmet Mithat Efendi'nin hapishaneden tahliye edilmesi hususunda emir verir. Bu sayede Ahmet Mithat Efendi eğitime verdiği önem sayesinde özgürlüğüne kavuşur.

Eğitime önem verdiği “Felatun Bey ve Râkım Efendi” eserinde de görülmektedir. Çok zengin olan Merakî Efendi, oğlunu öylesine eğitime başlatır; fakat çocuk eğitimini iyi alamaz. Onun için giyim kuşam daha önemlidir; fakat Râkım Efendi böyle değildir. Râkım Efendi'nin babası ve annesi, o küçükken ölmüştür. Râkım Efendi'ye bakan halayık, ona anne gibi olmuştur. Halayık çalışmasına rağmen kıt kanaat geçiniyorlardır. Bu gayret, ilerki zamanlarda Râkım Efendi'ye pozitif etki olarak geri döner. Çok iyi eğitim alır. Eğitimini tamamladıktan sonra önemli biri olur. Felatun Bey gibi giyim kuşama o kadar önem vermez. Râkım Efendi'nin belli bir stili vardır. Felâtun Bey, babasından kalan mirası sevgilisi Polin ile birlikte har vurup harman savurur. Râkım Efendi ise çevresine ve ailesine iyi bakar. Çevresinin ve ailesinin ihtiyaçlarını karşılamayı zorunluluk olarak görür.

Hâsıl-ı kelâm, Ahmet Mithat Efendi'nin hayatıyla kurmaca metinlerini yan yana getirdiğimiz zaman iç içe olduklarını farkedebiliriz. Şairin de dediği gibi “Şairin hayatı şiire dâhildir.”

Necdet Ömer Özer yazdı

Güncelleme Tarihi: 08 Şubat 2019, 17:16
YORUM EKLE

banner19