Bir garabetin hakikatli hikayesidir bu

Şapka, Profil Yayınları’nda tarafından yayımlandı. Münib Engin Noyan’ın eşi Aişe Sevdâ Noyan’ın birlikte çıkardıkları ilk kitap. Kitap, şapka yasağı üzerine, üzerimizde hala izleri taze meselelerine parmak basıyor. Fatma Kebire Karaaslan yazdı.

Bir garabetin hakikatli hikayesidir bu

Kitabı olan ve içinden kitap geçen nadir güzel filmlerden Aşk ve Gurur filminin açılış sahnesidir. Esas kız; elinde kitap okur vaziyette yürürken biraz okuduktan sonra kitabı kapatır ve film başlar. “Ne alaka!” diyorsunuz. Şu alaka ki, bu kitabı elinize aldığınızda siz de kitaba dâhil oluyorsunuz ve adeta zaman duruyor. O kadar ki kitabı kapattığınızda hayata geri dönüyor, okumaya devam ettiğinizde ise hayat duruyor ve sadece kitabın anlattıklarıyla hemhal oluyorsunuz.

Şapka, Profil Yayınları’ndan içinde bulunduğumuz kasım ayında çıkmış bulunuyor. Yani henüz yepisyeni, gıcır gıcır, sıfır kilometre bir roman. Aynı zamanda Münib Engin Noyan’ın eşi Aişe Sevdâ Noyan hanımefendi ile birlikte çıkardıkları ilk kitap olarak da kayıtlara geçmesi kuvvetle muhtemel. Kitabı istemeye istemeye ki -okuma aşkından ve şevkinden ötürü böyle söylüyorum- bitirdiğinizde, yazarımıza ve müstakbel zevcesine hitaben şu cümleleri kurabilirsiniz: “Yemeyiniz, içmeyiniz de siz hep kitap yazınız emi”.

Akıllara zarar bir kanun!

Roman; isminden de kendini belli ettiği gibi, acayibi garip bir olayı siper-i şemsli serpuş kullanmanın kanun çıkartılarak insanlara zulüm edildiği, o utanç verici dönemi farklı bir pencereden gözlerimizin önüne seriyor. Yeryüzünde acaba bundan daha saçma ve daha acımasız bir kanun çıkmış mıdır bilinmez; lakin kitabın konuyu ele aldığı açıdan vakıayı okuduğumuzda, durumun vahameti insanı dehşete düşürüyor. Zannetmeyin ki idamlar filan mevzu ediliyor, hayır! Ve fakat kitabı okurken, daha önce belki de hiç bakmadığımız bir açıdan, memlekette o kanun çıktığı esnada yaşanabilecek muhtemel hadiselerden, bu kanun yüzünden evinden çıkamayan, işine gidemeyen, oldukları yere tıkılıp kalan insanların hikâyeleri üzerinden yol alıyoruz. Romanın başkarakteri Ahmed Hilmi’nin tuttuğu günlük vesilesiyle olayların izini sürüyoruz. Seneler sonra sevdiklerine kavuşmak için evine dönerken kendisini şapka kanunu hakkında uyaran adama Ahmed Hilmi, meczup gözüyle bakıyor ve söylediklerine katiyetle inanmıyor. Öyle ya o, icazetini almaya gitmeden evvel böyle bir mevzu yoktu ortalıkta ve bu kadar akıl izan dışı bir uygulamanın, bilhassa da kanunla yürürlüğe girmesi olsa olsa bir meczubun uydurması olabilirdi ancak.

Sen suçlamak iste yeter ki bir bahane mutlaka bulunur

Hakikatle yüzleştiğindeyse, yana yakıla siper-i şemsli serpuş aramak durumunda kalır Ahmed Hilmi. Zira zaten ailesine, sevdiğine hasreti artık dayanılmaz bir raddeye gelmişken, tam kavuştum derken bir daha ayrı kalmayı göze alamaz ( ve burası işte çok ilginç), bin bir zorlukla ele geçirdiği bir hanım şapkasını kafasına kondurur. Doğrusu insan, Ahmed Hilmi gibi bir adamdan böylesi bir tavrı beklemiyor fakat dedik ya, işin içinde sevda ve hasretle tutuşmuş bir ateş var. Elbette bir de olayın kendinden menkul bir ciddiyet sorunu, bir inanılmazlık ve insanı şaşkınlıktan bocalatan fecaati. Kitap Ahmed Hilmi’nin yolculuğu esnasında başına gelen birbirinden ilginç olayı ihtiva ediyor. Tam şapka bulundu, kelle kurtuldu rahatlığına ermişken, bu sefer de Cumhuriyet’in yılmaz bir savunucusu peyda oluyor ki akıllara zarar. Yani şapkayı takmakla da paçayı yırtamıyorsunuz; zira belli ki, siz bir hatun şapkası takarak, her an yerinden düşüp, yuvarlanma tehlikesiyle karşı karşıya kalan Cumhuriyetimizin inkılâpları ile kasten dalga geçmek niyetindesinizdir. Hoş bu suçlamalar bize çok da yabancı değil hani. Günümüzde de aynı sebepten farklı bahaneler öne sürülerek, insanlara zülüm edilmedi mi? Yani aradan seneler seneler geçiyor ve biz sanki bir arpa boyu bile yol almamışız hissine kapılıyoruz maalesef.

Hangisi daha trajik?

Roman işte hadiseye böylesi trajikomik bir açıdan yaklaşıyor ve hakikatte çıkmış olan bu kanunun vahametini, bu sayede daha iyi kavrayabiliyoruz belki de. Örneğin Ahmed Hilmi’nin tanıştığı İsviçreli bir maceraperest duyduklarına inanamıyor ve şaka yaptığını zannediyor önce. Sonrasında ise bütün dünyayı gezdiğini ve böyle bir rezaletle ilk defa karşılaştığını belirtiyor. Ve şapka almak için itiş, kakış şapka getiren bir dükkânın önüne yığılan insanları gördükten sonra da, artık emin oluyor ki, gerçekten de böyle bir kanun varmış.

Şüphesiz romanın kurgulandığı çerçeveden şapka kanununun çıktığı döneme dair bir bakış attığımızda, böylesi saçma bir kanunun peşi sıra bu türden garabet hadiselerin zuhur etmesi mümkün bile görünüyor insana. Çünkü zaten kanunun kendisi barındırdığı tuhaflıklarıyla, insanları bir çeşit çaresizliğe sürüklemiş hatta mecbur bırakmış. Tarihte çıkarılan bir kanun yüzünden insanların tutuklanıp, idam edilmesinin trajikliği yanında, romanın kurgusu dâhilinde hanım şapkası taktığı için Ahmed Hilmi’nin tutuklanmasının trajikomikliğini birlikte düşünürken şu soruyu sormadan edemiyorsunuz: Sahi, hangisi daha acı bunların? Hangisi daha tuhaf? Çıkmazına giriyor insan. Ama sırada bizi daha çarpıcı ve öyle fecaat bir hakikat bekliyor ki… Taş gibi gerçek ve asla itiraz edemeyeceğimiz kadar canlı bir şekilde karşımızda duruyor.

Zira 1340’lı yıllarda tutulan günlük 2000’li yıllardaki torunların eline ulaşıyor. Yani günümüz gençlerinin hiç de yabancısı olmadığımız bozguna uğratılmış malum Türkçesi ile eski Türkçeyi karşılaştırma imkânı veriyor bizlere yazarlarımız. Ve büyük dedelerinin anılarını okurken kullandıkları üslup ve dilin seviyesi yerle yeksan. Üstelik okudukları ile dalga geçip, gülüp, eğlenmeleri de hançeri böğrümüze saplayan kısım. Belki kitabın başından itibaren kullanılan o müstesna, latif ve insanı kucaklayan dilin kullanıldığı cümlelere şahit olmasaydık, gençlerin üslubu da bizi böylesi rahatsız etmeyecekti. Zira şu anda da bu türden konuşmalara, sokaklardan kulaklarımızın aşinalığı var. Lakin yazarlarımızın bunu kasten yaptığı muhakkak. Aradaki uçurum bariz bir şekilde ortaya çıkıyor ve can sıkıyor. İnkılâpların eline sağlık (!). Baştan girip, dilden çıktılar ve bizden geriye pek bir şey bırakmadılar. İnsan kıyafetiyle ve diliyle kimliğini belli eder zaten. Geride kalan nedir ki başka?

Peki ya, bohçacılık yaparak hayatını idame ettirmeye çalışan Şalcı Bacı’yı da hatırlamayalım mı bütün bu okuduklarımızın üstüne. Şapka kanununa muhalefetten idam edilen tek kadın olması hasebiyle. Bu kanun, başlı başına garabetlikler içeren bir kanun hakikaten. Düşündükçe insan aklına mukayyet olamıyor.

Orada, bir medrese var uzakta…

Acaba bir insan, sadece namaz kılışıyla bile âlim olduğunu belli edebilir mi? Kitapta okuduğumuz satırlardan anlıyoruz ki edermiş. Ahmed Hilmi girdiği bir mescitte öyle bir namaz kılıyor ki kıyamı, rükûu, secdesi uzun uzun… Köşede bir yerlerde torununa Kur’an okutan dede, gözyaşları ile onu seyrediyor ve torununa: “İşte bir âlim, iyice bak ona; namaz kılışına, sarığına, bu gidişle belki bir daha nasip olmaz böylesini görmek!” diyor. O âlimin yetiştiği medreseler nerede peki? Kitabın belki de unutulmayacak ve zihinlere kazınacak öyle güzel bir medrese tarifi var ki. “Hani olsa da gitsem şu medreseye!” diyesiniz geliyor. Diz çöksem, ders alsam, kitapla, ilimle meşgul olsam. Üstelik de şehrin gürültüsünden azade, yeşilin ve mavinin teskin edici huzuruyla. Hayali bile güzel. Torunların, okudukları günlükte bahsi geçen medrese ile dershaneyi birbirine karıştırmaları ise, aslında anlam itibarı ile birbirine çok yakın iki kavramın, günümüzde birbirinden ne kadar da uzağa düştüklerini hatırlatıyor. Zira medresede aldığın derslerle artarsın, çoğalırsın, huzur bulursun. Dershanede aldığın derslerden sonra ise, az zamanda nasıl çok soru çözerimin hesabını yaparsın ancak.

Ahmed Hilmi, günülüğünün son sayfalarında, “Korkarım ki sabrı bırakırsak elden, çok geçmez müminelerin de hayatına, kılığına kıyafetine müdahale etmeye kalkarlar. Ama asıl korkum, eğip bükerek lisanı, sabrı tahammülle takas etmeleridir zihinlerde!” diyor. “Ettiler nitekim! Ettiler!” diye sesleniyorum. Duymuş mudur acaba?

F. Kebire Gündüz Karaaslan tavsiye etti

Güncelleme Tarihi: 24 Aralık 2018, 10:12
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13