Bir balyoz darbesiyle onlarca çıngı çıkarmış

Yıldız Ramazanoğlu’nun roman ve hikayelerinde dikkatimizi çeken ilk nokta, kaygılı ve sorumluluğunu bilen karakterlerin anlatımıdır. Onun farkı buradadır. Ömer Yalçınova 'Çiçekli Bir Boşluk' üzerine yazdı.

Bir balyoz darbesiyle onlarca çıngı çıkarmış

https://www.ktpkitabevi.com/urun/iekli-bir-bosluk-115270528Yıldız Ramazanoğlunun roman ve hikayelerinde dikkatimizi çeken ilk nokta, kaygılı ve sorumluluğunu bilen karakterlerin anlatımıdır. Bu yüzden çoğu hikayelerinde birinci tekil şahıs anlatımla karşılaşırız. İç konuşma, düşüncelerin aktarılması ve bu esnada karakterin iç çatışmaları, hesaplaşmaları, yoğun düşünceleri hikayenin bel kemiğini oluşturur. Kaygı ve sorumluluk bilinci Yıldız Ramazanoğlu’nun hem konusu hem de kurgusudur. Onları anlatmasına gerek yoktur. Her hikayesinde bunlar alttan alta işlemeye, kendini hissettirmeye devam eder.

Çiçekli Bir Boşlukta da (2014, Kapı y.) aynı konunun işlendiği söylenebilir. Tabii burada kastettiğimiz şey, Ramazanoğlu’nun dönüp dolaşıp aynı konuyu yazması değildir. Kaygı ve sorumluluk duygusunu referans aldığını söylemek istiyoruz. Bunun yanında fedakarlık, arkadaşlık, harf inkılabı, yardım severlik, kimsesiz çocuklar, liderlik, acımasızlık, değişik önyargılar, saygı, hoşgörü… gibi neredeyse el atmadığı, doğrudan veya dolaylı bir şekilde anlatmadığı konu yoktur Ramazanoğlu’nun. Başarısı da buradan kaynaklanır: Bir veya birkaç şeyden yola çıkıp, onun çevresinde birçok şeyi anlatmak. 

Müzeyyen Vakıası 

Müzeyyen unutulmayacak bir karakterdir mesela. İlginçtir “Müzeyyen Vakıası” üniversiteden yeni mezun olmuş ve kocası Yusuf’un yüksek lisans tezini rahat bir şekilde yazacağı bir yer istemesi dolayısıyla bir Anadolu kasabasına tayini yapılan bir öğretmenin hikayesiyle başlar. Okuyucu ilk önce bu öğretmenle kocası Yusuf’u, karlı kasaba yollarını, sac sobayı, öğretmenin yaşadığı sıkıntıları okuyacağını zanneder. Fakat asıl konu bu değildir. Devamında yaz gelir, karlar erir, kasabaya bir aylık gebe olarak gelen öğretmenin doğum sancıları başlar. Öğretmen memleketinden uzaktadır, yanında annesi yoktur. Ne yapacağını bilemez haldedir. Onun Yusuf’la evlenmesi, kasabaya gelmesi, ilk öğretmenlik tecrübeleri, kasaba hayatı, yolculuk… hep kaygıyla anlatılan vakıalardır.

Bu yüzden Ramazanoğlu’nun kaygı kavramından bin çeşit duygu ve düşünce çıkardığını söyleyebiliriz. Annelik, gurbet, fedakarlık, hayaller, öğretmenlik… hepsinin yol açtığı ve kaynak teşkil ettiği şey, öğretmenin kaygılarıdır. Kaygı, Ramazanoğlu’nun karakterlerinde düşünmeye karşılık gelir. Onların beklentileri, ilkeleri, tahminleri vardır. Günü kurtarma çabasında değillerdir. İyiye dönük bir atılım içindedirler. İyiye dönük atılım, sorumluluk duygusunu beraberinde getirir. Durduk yere iyi şeylerin olmayacağını, insanların düşünceli ve iradeli olmaları gerektiğini bilir. Bunun adına zaten sorumluluk bilinci deniyor. Ramazanoğlu’nun doğrudan veya dolaylı bir şekilde anlattığı da budur. Denklem, Ramazanoğlu’nun belirli bir mantık çerçevesi içinde hikayelerini kurguladığı zannı uyandırabilir. Öyle olsaydı zaten bu yazıyı yazma gereği duymazdık. Ramazanoğlu’nun farkı; bu denklemin, yani sıkı mantık örgüsünün içine kader faktörünü sokmasıdır. Evet, karakterin bin bir türlü kaygısı vardır. Kaygısı, düşüncesi, duyguları, çıkmazları, bildikleri ve bilmedikleri… ama bir de kader vardır, yani takdir-i ilahi. Ramazanoğlu’nun başarısı, kaygıların yol açtığı umutsuzluk ve bezginliğe, adeta gizli bir elin dokunuşunu anlatmasıdır.

Bir; insan kaygılı, bireysel ve toplumsal sorumluluklarının bilincinde olmalıdır ve bunların gereğini yapmalıdır. İki; buna rağmen, her şey insanın elinde değildir. Allah (cc) ne takdir etmişse o olacaktır. Bu iki unsur, birbirini yok etmez, aksine besler ve dengeler. Biri olmadığında diğerinin bir anlamı kalmaz. Her şey insanın elinde değildir. O, çalışmakla yükümlüdür ama her şey çalışarak elde edilemez. Çalışmadan ise hiçbir şey olmaz. Hayat plan ve programlara yığmayacak kadar büyük ve değişkendir. İnsan her daim Allah’tan gelecek lütfa muhtaçtır. Kasabada öğretmenlik yapan gebe kadının, tahmin edemediği ve kaderin bir cilvesi olarak ortaya çıkan Nalan’ın annesi ve Müzeyyen, ilahi bir lütuftur. Ve kaderin, Allah’ın takdirinin bir sonucudur. Hiçbir kaygı ve düşünceyle açıklanamaz, tahmini bile mümkün değildir.

Bebek doğar, Nalan’ın annesi kolları sıvar. Bu, öğretmenin aklının ucundan bile geçmeyen bir şeydir. Nalan’ın annesi de kimdir? Neden yardım eder? Yoğurt, kavurma, yufka ekmek, patlıcan kurusu getirmiştir ve yemek yapacaktır. Hiç umulmayacak yerlerden yardım eli uzanmaya başlar. Yollar kapalı olduğu için kasaba ahalisinin erzakları öğretmenlerle paylaşılacaktır. Anne, baba ve bebek aç bırakılmayacaktır. Gençler alınan yarım ton odunu ambara istiflemişlerdir bile. Kasabanın kadınları, kapıya yığılmış karları temizlerler. Nalan’ın annesi her şeyi hazırlamış ve düşünmüş gibidir. Müzeyyen’i de Nalan’ın annesi tavsiye eder. 

Köyün bacılık'ı olur Müzeyyen 

Yıldız Ramazanoğlu bu şekilde aslında Anadolu insanının edindiği, yaşadığı, daha doğrusu yaşam tarzı haline getirdiği İslam ahlakını anlatır. Kasaba ahalisinin ve Müzeyyen’in çabaları, fedakarlıkları başka türlü açıklanamaz. Çünkü Müzeyyen anne ve bebeğe kırk gün boyunca bakmasına karşılık maddi bir beklenti içinde değildir. Köyün “bacılık”ı olmuştur ve bunun tek bir sebebi vardır: Yeni doğan bebeklerin “…kırk gün boyunca bedenen dünyada olsalar da henüz ruhlarının öte dünyaya ait olduğuna” inanır. “Onlar gayb âleminin bilgisiyle donanmış haldeydiler, yakınında bulunanlar biraz murakabe ederlerse, derecelerine göre birçok işaretler alabilirlerdi.” Müzeyyen, bebeği “derviş yüzlüm” diye sever. Bu yönleri meşhurdur ve civardaki herkes yeni anne ve bebeğe onun bakmasını ister. O baktığında ailenin üzerine bereket yağar. Bununla birlikte Müzeyyen’in acıklı bir hikayesi vardır.

Onun bebeği olmamıştır. Bebeği olmadığı için çevre baskısı yoğundur, buna rağmen kocası onu terk etmemiştir. Müzeyyen bu şekilde “ömre bedel sevilmek” saadetini yaşamıştır. Kasabanın diğer kadınları, Müzeyyen’in bu yönüne gıptayla bakmışlardır. Kocası, batan bir gemiyle birlikte kaybolmuştur. Bebeği olmayan ve bunun acısını çok derinden yaşayan Müzeyyen’in başkalarının bebeğine “bacılık” yapması okuyucuda ince bir sızı bırakır.

Müzeyyen Vakıası” görüleceği üzere gebe bir öğretmenin kaygılarıyla başlar, annelik, babalık, kasaba hayatı, gayret, vefa, yardımseverlik, dini hassasiyetler, güven, sevgi, ihtiram… gibi onlarca duygu ve düşünceyle biter. Yıldız Ramazanoğlu adeta bir balyoz darbesiyle onlarca çıngı çıkarır. Çiçekli Bir Boşluk’taki on yedi hikayenin on yedisinde de birazcık dikkat edildiği zaman değişik versiyonlarıyla bu özelliklere rastlanır. Yıldız Ramazanoğlu’nun diğer kitaplarında da aynı şekilde bireysel olanla toplumsal olanın iç içe geçmişliğiyle, birbirini açıklaması, açımlamasıyla karşılaşılır. Her ne kadar birden fazla duygu ve düşünce işlenirse de herhangi bir karışıklık söz konusu değildir, çünkü merkezde, yani ön plana çıkan bir konu vardır, diğerleri bunun içinde veya çevresinde yerlerini alırlar. Bunlar ustalıkla işlenir. Biri için diğeri ihmal edilmez.

Ömer Yalçınova yazdı

Güncelleme Tarihi: 13 Aralık 2018, 16:58
YORUM EKLE

banner19