Bir akademisyenin gözünden Türk dış politikası

Orion Yayınları’ndan çıkan “Yeni Dünya Düzeninde Türk Dış Politikası” ; Türk dış politikasının 1900’lü yıllardan itibaren günümüze kadar geçirdiği aşamaları tatmin edici şekilde açıklamaktadır. Murat Yiğit yazdı.

Bir akademisyenin gözünden Türk dış politikası

Dünya düzeninin yeniden kurulduğu günümüz dünyasında, dış politika, dünya siyasi tarihinde hiç olmadığı kadar önemli bir unsur haline gelmiştir. 1.dünya savaşı sonrasında yaşanan gelişmelere paralel olarak oluşan güç dengesi, savaş sonrası daha da kutuplaşıp yeni bir savaşın kaçınılmaz bir hale gelmesine zemin hazırlamıştır.

Soğuk savaş yıllarında 2 kutuplu dünya haline gelen güç dengesi, Sovyet Rusya’nın dağılmasıyla son bulmuş, yeni aktörlerin dünya sahnesine çıkmasına neden olmuştur.

Tüm bu gelişmeler ışığında Türkiye’nin çok aktörlü bu yeni dünya düzeninde nasıl bir yerde durduğu ya da durması gerektiği tüm siyasi sohbetlerin ana konusu haline gelmiştir.

Kimi zaman dost meclislerinde Türkiye’nin bu yeni dünya düzeninde nerede durması gerektiği konusu tartışılıp değerlendirilirken kimi zamanda daha akademik çalışmalarda araştırma konusu şeklinde kendine yer bulmuştur.

Bu akademik çalışmalardan bir tanesi de Prof.Dr.Abdulkadir Baharçiçek’e ait Yeni Dünya Düzeninde Türk Dış Politikası adlı eserdir. Orion Yayınları’ndan çıkan ve Ağustos 2020 yılında 1.baskısı yapılan kitap, Türk dış politikasının 1900’lü yıllardan itibaren günümüze kadar geçtiği aşamaları tatmin edici şekilde açıklamaktadır.

Prof.Dr.Abdulkadir Baharçiçek, bu çalışmasında Cumhuriyet döneminde uygulanan dış politikaların hangi temeller üzerinden inşa edildiğini belirlemek, daha sonra ise vizyonda değişikliklere neden olan önemli olay, fikir ve ilişkileri ortaya koymayı amaçlamıştır. Ayrıca günümüz uluslararası sistemi, güç dengesinde meydana gelen gelişmelerin Türkiye için ortaya çıkardığı fırsat ve tehditlerin, Türk dış politikası üzerinde yarattığı etkilerini ortaya koymaya çalışmaktadır.

Dış politikada atılacak yanlış bir adımın, izlenecek yanlış bir stratejinin, alınacak yanlış bir kararın toplum ve devlet için telafisi mümkün olmayan sonuçlar doğurabilecek kadar önemli bir konu olduğuna değinen yazar, günümüz uluslararası sisteminde alınacak her siyasi kararın ulusal ve küresel ölçekte bir etkisinin bulunduğunu belirtmektedir. Günümüz dünyasında aktörlerin sadece devletlerden oluşmadığını, devlet dışı aktörlerin de ekonomik sistem ve siyasi ilişkiler üzerinden söz sahibi olduğu bir düzenin kurulduğunu açıklamaktadır.

Baharçiçek, çalışmasının birinci bölümünde her akademik çalışmadan aşina olduğumuz şekliyle kavramların açıklamasını yapmıştır. İkinci bölümde ise Türk Dış politikasının temellerini oluşturan ana belirleyicilere yer vermiştir.

Prof.Dr.Baharçiçek Cumhuriyet’in ilk yıllarında dış politikanın temel unsuru olan “Yurtta sulh, cihanda sulh” söyleminin en önemli hedefinin, yeni kurulan devletin varlığını korumak ve devletin varlığını devam ettirmek olduğunu söyler. Girdiği her savaştan yenilgiyle ayrılan ve sonunda yıkılmaya yüz tutan bir imparatorluğun mirasını alan bu yeni devletin kurucu erkleri, yeni bir savaşla yüzleşmemek için gerekli olan adımların ancak pasif bir dış politikayla başarıya ulaşabileceğine inandığını söylemektedir.

Yaşanan tecrübelerin bir sonucu olarak Cumhuriyet geniş bir coğrafyaya sahip olmak yerine, daha küçük ama mümkün olduğu kadar homojen ve güçlü bir devlet olmayı arzuladığını belirten yazarımız, bu dönemde yeni kurulan devletin varlığının devamı için Osmanlı tarzı çok uluslu bir devlet modelinden ziyade, Batı tarzı bir ulus devleti inşa etmek için çabaladığını göstermektedir. Yazar, Osmanlı Devleti’ni Batılılaşmayı yeniden güçlenmenin bir aracı olarak görürken Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının bu reformları bir amaç olarak gördüğünü belirtir.

Yazar zaman içerisinde değişen dış politikamızın dönüşümünü etkileyen krizlere, Kıbrıs sorunu ve ekonomik krizleri örnek olarak gösterir. Özellikle Kıbrıs sorununda Batılı devletlerin, haklı olduğu bir konuda Türkiye’yi yalnız bırakması ve askeri yardımlar kapsamında verilen silahların bu krizde kullanılmasının engellenmesini bir mihenk taşı olarak göstermektedir.

Prof.Dr.Abdulkadir Baharçiçek, bu dönüşümün ilk sinyalini ise Necmettin Erbakan’ın başlattığına dikkati çekiyor. Erbakan; “Geçmişte İslam dünyasının liderliğini yapan Türkiye’nin yeniden bu misyona dönmesi gerekir. Bunu yapmak Türkiye için bir mecburiyettir. Türkiye’nin yeri Batı değil İslam dünyası olması gerekir” der. Batı merkezli dünya düzenine karşı bir siyaset izlemesi gerektiğini vurgulayan bir anlayışın dillendirilmeye başladığını ve bu düzlemde “Yeniden Büyük Türkiye” anlayışı ile Cumhuriyet öncesi döneme atıf yapan Necmettin Erbakan’ın 1975 yılından itibaren dile getirdiği bu söylemin Turgut Özal döneminde uygulanmaya çalışıldığını ve politikaların bu söylem etrafında şekillendiğini göstermektedir. Yine Özal’ın yaptığı en büyük katkılardan birinin, toplumun düşünce yapısında ortaya çıkan ve Türkiye’nin büyük ve güçlü bir ülke olduğuna dair yeni bir yaklaşımın ortaya çıkmasına vesile olduğunu belirtir.

Yeni dünya düzeninde yer almak isteyen Türkiye’nin uzun yıllar boyunca Batılılaşma ve Batıcılık, dış politikayı belirleyen ana unsur olması kabul edilir. Bu nedenle yapılan “en büyük hatanın” imparatorluk mirasının reddi ve geçmişin yok sayılması olarak görülmektedir. Ancak bu mirasın yok sayılmasının Türkiye’yi bu mirastan kaynaklanan sorunlardan uzak tutmaya yetmediğini tarih bize göstermiştir. Bu mirası sahiplenmeden Büyük Türkiye hedefinin imkânsız olduğu görülmüştür. Resmî ideoloji ısrarla uzun süre bu mirası reddeden bir politika belirlemiştir. Bu politikaya eleştirel düzeyde siyasal arenaya ilk aktaran Necmettin Erbakan, Türkiye’nin büyük devlet geçmişini “Bizim sloganımız büyük Türkiye değil yeniden büyük Türkiye’dir. Biz zaten büyük devlettik” şeklinde ifade ederek 21. Yüzyıl Türkiye’sinin dış politikasının hedefinin ne olması gerektiğini ortaya koymuştur. 

Dış politikamızı belirleyen tarihsel süreçler

Değişimi etkileyen unsurlardan biri de Soğuk Savaş’ın sona ermesi olarak görmekteyiz. Ancak, bu döneme hazırlıksız yakalanmamız nedeniyle bu süreci iyi yönetemediğimiz gerçeği ile karşı karşıya kaldığımızı belirtmekte olan bu çalışma, bütün parametreleri bütüncül olarak değerlendirmektedir.

Ayrıca etkisi günden güne artan sivil toplum kuruluşlarının dış politika belirlenmesinde etkili olamaya başladığını görmekteyiz. 2011 yılında ortaya çıkan Arap Baharı’nın sonucunda yeniden şekillenen bölgede dış politika değişiminin kaçınılmaz olduğu gerçeği göz önünde bulundurulması gereken bir unsur olarak durmaktadır.

Baharçiçek, Sovyetlerin dağılmasıyla Kafkasya’da ve Orta Asya’da bağımsızlıklarına kavuşan Türk devletlerinin, özellikle Özal’ın ortaya koyduğu “21. Asır, Türk asrı olacaktır” söylemi doğrultusunda atılan dış politika adımlarının kaynağını oluşturduğunu söylemektedir. Ancak o dönemde ortaya atılan Türk Birliği ve benzeri yaklaşımların gerek Türkiye’nin gücünün kısıtlı olması gerekse de Rusya’nın etkisi nedeniyle teoriden öteye geçmemiştir.

Yazar, Balkanlar’da, özellikle Yugoslavya’nın dağılması sonrasında ortaya çıkan devletlerin bazıları ile gerek kültürel gerekse de siyasal bağları nedeniyle Türkiye’nin bu bölge için önemli bir aktör olduğunu söylüyor. Bu bölgede Türkiye’nin kendisine siyasi olarak yakın gördüğü ülkeleri destekleyici politikalar izlemesi gerektiğini, Bosna, Arnavutluk ve Makedonya gibi ülkelerle geliştirmekte olduğu ilişkileri daha da güçlendirilmesinin zaruri bir durum olarak kabul edilmesini tavsiye ediyor.

Kitabın üçüncü bölümünde Cumhuriyet Dönemi dış politikasını inceleyen yazar, yeni kurulan devletin dış politikasının temel amacının varlığını ve egemenliğini korumak olduğunu, Lozan ile ortaya çıkan statükonun muhafazası olduğunu söylemektedir.

Özellikle tek parti dönemindeki önemli dış politika uygulamalarına değinen Prof.Dr. Abdulkadir Baharçiçek, Musul sorununu Lozan sonrasına bırakılmasına razı olmasının temel nedeninin Lozan’ın bir an önce imzalanması ve bağımsız bir siyasal aktör olarak varlığının, egemen güçler tarafından kabul edilme arzusu olduğunu belirtiyor. Bu anlayışın Atatürk döneminden itibaren çok partili döneme kadar dış politikada temel alındığını açıklıyor.

İkinci Dünya Savaşı’ndaki tarafsızlık ilkesinin de bu minvalde ele alınması gerektiğine dikkat çekmektedir. Nitekim 1. Dünya Savaşı’nın ve Millî mücadele dönemi savaşlarının etkisinin sürdüğü bir dönemde yeniden savaşa girmenin, zaten pamuk ipliğine bağlı olan ülke ekonomisi için sonucu ne olursa olsun bir felakete sebebiyet vereceği aşikardır.

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan iki kutuplu dünyada yönünü Batı’ya dönen bir dış politikanın özellikle NATO üyeliği sonrası tamamen Amerika’ya bağımlı bir strateji izlendiğini görmekteyiz. Yazar, özellikle Sovyet Rusya’nın baskısından veya işgalinden korkan bir Türkiye’nin, bu baskıdan kurtulmak için Amerikan yardımlarını kabul etmesi ve bu yardımlar sonucunda Amerika’nın ülkemizde askeri olarak yer alması, o dönemde tüm dış politikanın seyrinin belirlenmesinde önemli bir etkiye sahip olduğunu belirtmiştir.

Ancak zaman içerisinde ortaya çıkan sorunlar Amerika ile olan göbek bağımızın zayıflamasına sebebiyet vermiştir. Küba füze krizi döneminde ülkemize konuşlandırılan füze sistemlerinin Türkiye’ye danışılmadan geri çekilmesi, Kıbrıs sorununda yardım olarak verilen silahların kullanılmasının engellenmesi ve devamında Kıbrıs Savaşı, 1 Mart Tezkeresi, Suriye iç savaşı bu ilişkilerin zaman içerisindeki seyrinin değiştiğini göstermiştir.

Türkiye - NATO, Türkiye - Avrupa Birliği ilişkilerine de değinen yazar, bu kurumların tarihçelerini, Türkiye’nin her iki oluşuma katılma serüvenini kronolojik olarak eserinde aktarmıştır.

Türkiye – İslam dünyası ilişkilerini alt başlıkta inceleyen eser, özellikle Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde batılılaşmayı bir amaç olarak gören kurucu kadroların İslam dünyası ile herhangi bir münasebetinin olmamasını bu doğrultuda değerlendirmiştir. Aksine Fransa Cezayir sorununda Fransa’nın yanında yer alması, İsrail ile olan münasebetleri İslam dünyasından tamamen kopmasına neden olmuştur.

Prof.Dr.Abdulkadir Baharçiçek, bu bakış açısının değişmesine neden olan olayları sıralarken 1960’lı yıllarda Kıbrıs sorununda Türkiye’nin Batı’dan istediği yardımları alamaması, aksine Arap dünyasının Türkiye’nin yanında yer alması, Milli Görüş hareketinin ortaya çıkması, 1973 yılındaki petrol krizi gibi konular olarak eserinde yer vermiştir.

Türkiye’nin İslam dünyası ile ilişkilerinde belki de en stratejik adımın Refahyol döneminde atıldığını, bu dönemde D8 olarak adlandırılan örgütün kurulmasını söylemektedir. Bu adım aslında Cumhuriyet döneminin başından itibaren uygulanan Batı merkezli dış politika vizyonunun belli ölçüde değiştiğini ve yeni bir vizyon olarak kabul edilmesi gerektiğini ifade eder.

Yeniden büyük Türkiye’ye

AK Parti dönemini “statükoculuktan yeniden büyük Türkiye’ye” diye adlandıran yazar, bu dönemde yapılan dış politika hamlelerinin nedenlerini ve amaçlarını sıralamıştır. Bu dönemi, geçmişten gelen büyük devlet refleksi gösterme ve gücünün farkına varma olarak nitelendirildiği bir dönem olarak gösterir. Özellikle jeopolitik durumun, Türkiye için büyük bir avantaj olduğu dikkate değer bir konu olarak karşımıza çıkar. İmparatorluk mirasının etkin bir şekilde kullanıldığı dönem olarak kayda geçer. Türkiye’nin bu mirası geçmişte yeteri kadar kullanılmadığı, ancak özellikle AK Parti döneminde çok etkin bir şekilde bu özellikten istifade edildiği gözlemlenir.

Yine bu dönemde atılan demokratikleşme adımlarının bölge üzerinde bir örnek teşkil etmesi, askeri kapasite ve milli silah sanayisinin bu dönemde hiç olmadığı kadar güçlenmesi etkili bir dış politika unsuru olarak göze çarpar.

Türkiye’nin, geçmişte girdiği savaşlar nedeniyle elinden çıkan Balkanlar, Kuzey Afrika, Katar, Sudan gibi ülkelerde 100 yıl sonra askeri olarak yeniden varlığını hissettirmesi, bu dönem için en büyük dış politika kazanımı olarak dikkat çeker. Ayrıca bu dönemde sivil toplum kuruluşları ve devlete bağlı ya da özel statüdeki şirketler vasıtasıyla askeri olarak girmediği bölgelerde de varlığını hissettirmesi “yumuşak güç kullanımı” olarak değerlendirilebilir.

Dünyadaki gücün yavaş yavaş eksen değiştirmesi karşısında Türkiye’nin yeni politikalar üretmesi kaçınılmaz olmaktadır. Bu amaçla Türkiye’nin Afrika açılımı, Avrasya ve Asya güçleri ile ilişkileri ele aldığımızda yüzünü salt Batı’ya dönen bir politikadan ziyade çok yönlü bir dış politika izlemesi önemli bir stratejik hamle olarak gören yazar, “yeniden büyük Türkiye” stratejisinin başarılı bir şekilde uygulandığını söylemektedir.

Kitabın 4. bölümünde “Dünya Düzeni ve Türkiye” başlığını kullanan Baharçiçek, bu dönemde yapılan dış politika hamlelerine karşı Batı’nın Türkiye’ye karşı uyguladığı stratejilerden bahseder.

Türkiye’ye karşı kurulan koalisyonlarının iki önemli faktörü olduğunu belirten yazar, bunların ilki olarak Türkiye’nin güçlenmesini istemeyen bölge ülkeleri, ikinci olarak da Türkiye’nin gücünün arttığı bölgelerde nüfuzlarını kaybetmek istemeyen bölge dışı ülkeler olarak saymaktadır.

Sonuç olarak Türkiye’nin bulunduğu bölgenin özellikleri, coğrafik konumu, tarihsel geçmişi ve devraldığı medeniyet mirası, sahip olduğu yüksek askeri hareket yeteneği gibi faktörleri sıralayan Prof.Dr.Abdulkadir Baharçiçek, Türkiye’nin sayılan bu nedenlerle bölgesel güç özelliklerini fazlasıyla taşıdığını ve küresel ölçekte etki yaratabilecek kapasiteye sahip olduğunu belirtmektedir.

Eser, bir akademik çalışma gibi dursa da yalın, anlaşılabilir ve argümanlarını destekleyici bilgiler içermesi açısından tarihe ve siyasete meraklı okurların ya da araştırmacıların ziyadesiyle faydalanabileceği bir kitap olarak kitaplıklarımızda yer alabilecek niteliktedir.

Murat Yiğit

Yayın Tarihi: 24 Şubat 2021 Çarşamba 16:30
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Osman Baharçiçek
Osman Baharçiçek - 4 ay Önce

Kitabı çok güze özetlemişsiniz ellerine sağlık aziz kardeşim. Selam ve dua ile.

banner26