Bir 28 Şubat Romanı: Mehmet'i Sakatlayan Serçe Parmağı

Güray Süngü, dili, üslubu, konuları bakımından nevi şahsına münhasır bir kalem. Süngü’nün ''Mehmet’i Sakatlayan Serçe Parmağı'' romanını Recep Şükrü Güngör yazdı.

Bir 28 Şubat Romanı: Mehmet'i Sakatlayan Serçe Parmağı

Güray Süngü’nün Dedalus Yayınları’ndan okurla buluşan Mehmet’i Sakatlayan Serçe Parmağı romanında ara metinler, el yazması günlük sayfaları ilgi çekiyor. Roman ve öykülerinde postmodern anlatım tarzını tercih eden Süngü, bu eserinde de iç içe anlatımı seçiyor.

Romanda Mehmet’in üniversite yılları anlatılıyor. Babasıyla annesinin ayrılmaları, dedesinin katı bir adam oluşu, Mehmet’in on altı yaşında babasına kaçışı ama sonra dedesinin bir grup adamla gelip onu geri götürmesi… Annesinin meçhul uzaklarda yaşaması…

Mehmet, İstanbul’da doğmuş ama daha sonra oradan uzaklaşmıştır. Üniversite okumak için gittiğinde kalacak yer ararken Lena isimli bir Ermeni kadının bir odasını kiralar ve onunla yaşamaya başlar. Bu durumu annesi, dedesi onaylamamış, sadece babası uygun görmüştür. Mehmet, Lena ile kalır ve okuluna gidip gelirken başına türlü maceralar gelir. Ama Mehmet zaten başından olay eksik olmayacak bir karakterdir. Her hadiseden kendini sorumlu hisseden, alıngan, kabadayı, kırılgan, gönlü yaralıdır. Çiğdem’i sever ama Çiğdem kendini Mehmet’le aynı dünyada görmez. Mehmet okulda kavgacı, kabadayı görülmektedir. Derslere de doğru düzgün girmez. Vaktinin çoğunu kantinde geçirir.

Bendeki yaranın sahiciliği…

Memleketinden bir telefon gelir ve dedesinin öldüğünü zannederek gider. Eve vardığında babasının öldüğünü görür. Mehmet, babasının ölümü karşısında büyük bir üzüntü, çöküntü yaşamaz. Romanın bu bölümlerinde duygu anlatımı Albert Camus’nun Yabancı romanındaki Mersault’un annesinin ölümü karşısında hissiz duruşunun anlatımına benziyor. Her ikisinde de kahraman içinde bir çöküntü yaşamıyor. Olay karşısında çok soğuk, serin, durgun davranıyor. Mehmet, yerli davranış sergileyen Müslüman bir Türk çocuğudur. Ama yaralıdır. Dağılmış bir ailenin yarasıyla yaşamaktadır. Mersault da ailesini terk edip başka bir şehre çalışmaya gitmiştir. O da yaralıdır ama onda yaralı oluşu okur olarak hissetmeyiz. Duygusuzluk, hiçlik daha öndedir. Mehmet ise bazı durumlar karşısında duygularını yitirmiş olsa da özünü kurutmamıştır. İkna odasında başını açmaya zorlanan kızın acısını duymaktadır. Lena’nın kendine merhamet göstermesi karşısında ona evlat gibi yaklaşır ve onun kendine bir anne bir teyze olduğunu hisseder. Süngü bir söyleşide yaralı oluşla ilgili şu vurucu cümleleri kuruyor: “Bende bir yara vardı, bir de bildiğim, şahit olduğum bir yara vardı o yıllara ait. Bendeki yaranın sahiciliği, bana o diğer yaradan bahsetme cüreti verdi.

Roman üç katmanlı formdan oluşuyor: 1. El yazısı ile anlatılan günlükler. 2. İkna odalarının anlatıldığı sayıklamalar. 3. Mehmet’in üniversite maceraları. Günlükler babasının dilinden, ikna odaları Çiğdem’in hayallemelerinden ve Mehmet’in maceraları anlatıcının dilinden anlatılıyor.

Mehmet, Çiğdem’i sever ama Çiğdem Mehmet’e yaklaşmaz. Burcu Mehmet’e yaklaşır ama Mehmet’in Burcu’ya ilgisi arkadaşlıktan öte değildir. Mehmet’in en yakın arkadaşı Faruk’tur. Ama Faruk, romanda çok belirgin değildir, daha çok Mehmet üzerinden fark edilen bir fon gibidir.

Bir 28 Şubat romanı

Yakup Kadri’nin Yaban romanında olayların arka planında anlattığı Kurtuluş Savaşı fonu romanın ana unsudur. Romancı eseri aslında Kurtuluş Savaşını anlatmak için yazmıştır. Olaylar, kişiler, mekan, fikrini anlatmak için birer sahnedir. Güray Süngü de Mehmet’i Sakatlayan Serçe Parmağı romanını, 28 Şubat sürecinde yaşanan zulmü, acıları anlatmak için kaleme almıştır. Mehmet, ailesi, Lena, Faruk, Burcu birer olay öğesi ve dekorudur. Asıl amaç Yirmi Sekiz Şubat bahanesi ile başörtülü kızlara, İslam inancını taşıyanlara yapılan eziyetleri anlatmaktır. Mehmet’in yaşamı üzerinden, bir bireyin acısı ile toplumun acısı birleştirilerek anlatılmış ve romanda başarıya ulaşılmıştır.

Bu roman bir oturuşta hemen okunup kenara atılacak bir eser değil. Emek isteyen bir eser. Okura bir kere daha okumalısın bu romanı dedirtiyor adeta. Yazar, romanı nasıl yazdığını bir söyleşide şöyle cevaplıyor: “Günün birinde oturup kurdum. Sonra beklettim. Günün birinde de oturup yazmaya başladım. Sonra yine beklettim. Sonra da ara metinler, günlük parçaları vesaire, öyle olması gerektiği için yerlerine kondu. Yayın için ise epeyce bekledim. Otuzdokuz yaşımı bekledim.

Popülizme kaçmadan yazıyor romanını

Romanda baba unsuru öne çıkıyor. Yazar, daha on dört yaşında iken kaybettiği babasını bu romanla gündeme getiriyor. Romanı babasına adıyor. Her eser yazarın kendinden izler taşır. Bu romanda da baba unsuru ile Süngü’nün babasının gerçek yaşamından izler bulmak mümkün ama bu okurun ilgileneceği bir alan değil; araştırıcıların, roman tahlilcilerinin uğraşacağı bir konu.

Süngü, popülizme kaçmadan yazıyor romanını, öyküsünü. Okurun beğenisini değil kendi çizgisini öne çıkarıyor. Bu duruşu da onun daha ciddiye alınmasını ve eserlerine titizlikle eğilmeyi getiriyor. Bu tutumu, yazarı, nitelikli okura götürüyor ve böylece kalıcılığı yakalamasının yolunu açıyor.

Romanın hikayesinin özetlenmesi zor ama özetlenemez bir eser de değildir. Olaylar iç içe ve katmanlı formla anlatıldığı için özet zor. Sadece iç olay özetlenir ve diğer anlatımlar iç olaya bağlanır. Romanın sonunda ikna odaları sayıklamaları ve günlükler aynı noktada buluşuyor.

Roman adını Mehmet’in avluda çay içerken kendine çarpan bir grupla kavgası ve onlardan yediği dayağın anlatıldığı bölümden alıyor. Yazar, burada da açık açık anlatmıyor, sadece sezdiriyor. Kavgada Mehmet kan revan içinde kalır ve Lena’nın yanına gider. Lena anlatması için yanına oturur ama ısrar etmez. Mehmet’in büyük bir belaya bulaşmış olmasından kaygı duymaya başlar. Mehmet acılarla uyurken Çiğdem’in ikna odalarında çektiği acıyı sayıklar. Serçe parmağı müphem kalır ve yazar eserin sonuna serçe ile ilgili bir açıklama girer.

Mehmet kavgadan sonraki gün Çiğdem’in yaşadığı eve gider ama Çiğdem, evden çıkmış, memleketine dönmüştür. Başörtüsü zulmüne dayanamamış, başını açmamış ve evine dönmüştür. Mehmet onu ararken aynı sokakta Faruk’la karşılaşır. Faruk şeyhine gideceğini daha önce Mehmet’e söylediği halde şeyhine gitmemiş, Çiğdem’in kaldığı sokağa gelmiştir. Nedeni yaralı bir serçe. Yaralı serçe bahane, yaralı Çiğdem’e gelmiştir ikisi ama Çiğdem çoktan kayıplara karışmıştır.

Bu romanla yedi saat ayakta ifade verdiğim, sorguya -hesaba çekildiğim, hırpalandığım günleri yeniden yaşadım. O günler öyle bakılıp geçilecek günler değil. Birilerinin hükümet gitse de devlet rahatlasa dediği ve Müslüman yürekleri kırdığı günler. Devlet erkanının Müslümanları ezim ezim ezdiği günler. Doksan yaşındaki kadının hastaneye alınmadığı günler. Yani içimizi delen şeylerin yaşandığı günler. Romandaki hikaye de buradan çıkıyor zaten. Müslümanlara zulmedenler bir yanda ama asıl acısı Müslüman görünümlülerin Müslüman bir liderin devlet yönetimini terk etmesini istemesi…

Bizi yaraladılar sayın Süngü. Bizi yaraladılar. Siz de bu yaranın romanını yazmışsınız. Elinize yüreğinize sağlık. Okura ne mi veriyor? Okur, o günleri unutma, unutma ki yeniden yaşamayasın fikrini veriyor. Romanın başarısı bir fikri anlatması değil hissettirmesidir. Bu romanda tam da bunu görüyoruz. Yazar yirmi sekiz şubat zulmünü Çiğdem’in yarası üzerinden anlatmıyor, hissettiriyor.

Güray Süngü, Mehmet’i Sakatlayan Serçe Parmağı, Dedalus Yayınları

 

Recep Şükrü Güngör

Güncelleme Tarihi: 18 Aralık 2018, 16:56
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26