Bilgiyi alımlı yapan ölüm düşüncesidir

Ali Ayçil, 'Sur Kenti Hikayeleri' ile, kentlerin ruhu ve diliyle insanların ruhu arasında bir akrabalık kurduğunu, her insanın ayrı bir kent olduğunu anlatmak istediğini belirtiyor. Şadi Kocabaş yazdı.

Bilgiyi alımlı yapan ölüm düşüncesidir

Elimde, bir târih öğretmeni olan ve hâlen Dergâh dergisinde genel yayın yönetmenliği de yapan şair, yazar, editör Ali Ayçil'in, 9. baskısı 2015 yılında yayınlanmış Sur Kenti Hikâyeleri adlı eseri var.

Kitapta yer alan, ilk bakışta birbirinden bağımsızmış gibi duran, fakat okumaya başladıkça ayrılmamak üzere birbirine bağlanmış olduğu fark edilen yirmi hikâyeden her biri, nokta konulduğu yerde bitmeyip, bir başka cümleyle başka sayfalarda, adını bilmediğimiz bir başka hikâyenin başında, sonunda, ortasında, kıyısında soluk alıp veriyor. Bazı yorumcular, birbirine geçmiş bu hikâyeleri bütün olarak bir roman formatında tasarlamanın daha isâbetli olacağını söyleseler de, bu hâliyle, ayrı hikâyelerde tutulması yanlış değil; çünkü her bir hikâye aynı zamanda birbirinden ince ayrımlarla farklı renk tonları ve tınıları barındırıyor.Tek bir metinde bütünleştirmeye çalışmak, parçaların her birine ait öznel zenginliklerin sesini kısmak, rengini karartmak olurdu.

Böyle bir kentin varlığına inanmak istiyorsunuz

Yazar kendisiyle yapılan bir söyleşide, bu kitapla, kentlerin ruhu ve diliyle insanların ruhu arasında bir akrabalık kurduğunu, her insanın ayrı bir kent olduğunu anlatmak istediğini belirtiyor: “Kitap, aslında hiç var olmamış hayâlî bir kentin kahramanlarını anlatıyor. Ve o kahramanlar üzerinden bir kentin kaderini işliyor. Bu kent, var olmuş bütün kentlerin bir araya getirilmiş hâli... Hikayelerin her biri, birbirinden bağımsız okunabilecek hikayeler; ama yan yana geldiklerinde birbirinin akrabası.”

Her ne kadar hâyâli bir kentten söz ediliyorsa da, coğrafyaya, detayda sokaklara, mahallelere, dükkanlara, evlere, meydanlara, ilişkilere yönelik tasvirler o kadar canlı ki, böyle bir kentin varlığına inanmak istiyorsunuz. Tabii bu tasvirlerin tümü, yazarın olaya, duruma ve kahramana göre çizdiği kurgusal tasarımlar niteliğinde.

Kitapta yer alan hikâyelerde, her okuyanın kendince yorumlar çıkarabileceği bir çok anlamlılık söz konusu. Zaman, zihnin alışkın olmadığı, kimi kez anakronik bir akış içinde. Okur, şaşırtıcı, tüyler ürpertici ve kendini olanca gücüyle içine çeken bir olayın kapısından içeri girdiğini düşünürken, kelimelerin eli, onu olayların dehlizinden çıkarıp, kahramanın iç dünyasındaki muğlâk, derin ve uzak kıyılara bırakabiliyor. Hikâye kahramanları da, olayların kaderini belirlemekten ziyâde, kader karşısında aldıkları tutumlarla birbirinden ayırt edilmekte, çoğunlukla da geleneksel beklentileri karşılayan tepkiler vermemektedirler. Zâten hikâyeleri ilginç, şaşırtıcı ve sürükleyici kılan da bu yanı.

Metinler, bir yanıyla Dede Korkut'un, Muhayyelât'ın destansı, mûcizevî ve muhayyel resimleriyle donanmış iken, öte yandan, Yabancı'nın (Albert Camus) ve Tutunamayanlar'ın (Oğuz Atay) eksik aşkları, kırık hayâlleri ve biçâre kabûllenişleriyle örülü. Hem hepsi, hem hiçbiri. Anlatılar yer yer oryantalist, dînî, târihî, menkîbevî tadlarda yürürken, yazarın modernist dokunuşlarıyla, târih ya da din kıssaları olmaktan kurtuluyor.

Yazarın zihninin tavan arasında sakladığı ihtiyar bilgenin sandığındaki deri kaplı eski defterden gizlice yaptığı alıntılar

Yazar, kitabının daha önsözünde, fantastik bir kurgu deneyeceğini îtirâf etmekten kaçınmamış. Sur Kenti'nde yaşanmış hikâyeleri tam yazıp bitirdiğini sanmışken, 14. yüzyıl gezginlerinden Faslı seyyah İbn Battûta ve Dilber Makbule çıkagelip, aşklarına dair bilgileri ifşâ etmemesi şartıyla, hikâyelerinde daha doğru bilgilere yer vermesi konusunda ona yardım edebileceklerini söylemişler. İşte bu girişle yazar, aslında tümüyle kendi kaleminden çıkmış bu metinlerin güya dışarıdan, ikinci ve üçüncü şahısların da katılımıyla zenginleştiğini îmâ etmekte, böylelikle, okuyucu üzerinde bir anlatı tadı bırakmayı, heyecanın ve merâkın çerçevesini genişletmeyi amaçlamaktadır. Doğrusu, anlattıklarımıza şâhitlik edecek kimseler bulmak, inandırıcılığımızı arttırmak için de akıllıca bir yoldur.

Açık söylemek gerekirse, yazar kitabının başında bu itirafı yapmasaydı, bütün bu hikâyeleri tek başına yazmış olamayacağı, muhtemelen, zihninin tavan arasında sakladığı ihtiyar bilgenin sandığındaki deri kaplı eski defterden gizlice alıntılamış olabileceği gelirdi aklımıza. Bu durumda, deftere şiirsel bir dille kaydedilmiş bu notlar bir seyahatnâmenin, bir hâtıratın, bir hikmetli sözler kitabının cüzleri addedilebileceği gibi, içinde geçen örneğin şu cümleler, bir fikir ve keder bahçesinde olgunlaşmış nâdide çiçeklerin sayfalar arasında kurutulmuş altın yaprakları sayılabilirdi: ''Bilgiyi alımlı yapan ölüm düşüncesidir.'' ''Ben Sur kentini bir insana benzetirim.'' ''Görünen hayatların pek çoğunun bir başkası tarafından görülmeyecek kadar kalın bir astarı vardır.'' ''Anısız at hızlı koşar.'' ''Zamanın da bir kokusu vardır.'' ''Cevher kararmadıkça, her hayat için tetikte duran bir mucize vardır."

Sayfaları çevirdikçe, Tanpınar'ın Beş Şehir'indeki şiirsel dilden, Billur Köşk Masalları'nın zengin hayâl gücünden, Daniel Defoe'nun maceraperestliğinden, Evliya Çelebi'nin hafıza ülkesinde biriktirdiği eşsiz gözlemlerden haberdar ve fakat tamamen özgün bir lezzetle buluşacağınızı rahatlıkla söyleyebilirim.

Şâdi Kocabaş yazdı

Güncelleme Tarihi: 25 Ocak 2019, 17:22
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13