Bahçe Görmüş Son Çocuklar ve Şehrin Ahşap Hatırası

Bütün bir şehri ahşaba döndürmek artık mümkün değildir elbette; fakat bugün kapısından çıkar çıkmaz adımımızı asfalta attığımız apartmanların öncesinde bir dünya vardı, onu hatırlamalıyız. Kadir Üredi de, ''Şehrin Ahşap Zamanı'' isimli kitabıyla Sivas’ın eski ahşap evlerinin, konaklarının izlerini sürüyor. Sefa Toprak yazdı.

Bahçe Görmüş Son Çocuklar ve Şehrin Ahşap Hatırası

Ahşap insanîdir, insan fıtratının hamurundandır; yeri gelir eğilir, büzülür, çürür, şekil değiştirir, kurur ama özünü yitirmez. Hilkat özelliğini kaybetmez. Külleri kalsa bile arkada, yeşeren yeni bir fidan onun izini taşır, onu hatırlatır ve aynı vazifenin ifasındadır. İnsana benzer çokça. İki ahşabın birbirine rabtolması şaşılacak bir iş midir? Sırt sırta vermiş bir insan mukavemeti, uhuvveti yok mudur bu nesnelerde?

Suskundur ahşap, şahitlidir. İnsana özgü yaşamın sırlarını aksettirir. Sabır ve sükûn telkin eder. Müsamahakârdır, müşfik bir yanı hep saklıdır. Ne kadar sert ve kırılgan gözükse de hep bir tahammül içindedir. Her daim toprak ile hemhal olmak meylindedir. Yeri gelir topraktan feyz alıp filizlenir, yeri gelir kırık bir parça olarak düşer toprağın bağrına, serinliğinde gizlenir.

Ahşabın güzelliğini aksettiren bir güzelliktir ahşap evler. Boy boy, sıra sıra dizilmiş bir insan evladı gibidir eski fotoğraflarda eski zaman sokaklarına kurulmuş ahşap evler. Toprağın, kerpicin sıcaklığıyla tutunmuş zamana. Açılmış insanlığın gözü önüne kitap gibi. Okundukça tesir eden, mest eden bir dua gibi.

Sonra beton, betonarme, çelik konstrüksiyon; bahçeli ahşap evlerin terki, toprak yolların asfalta kalp edilişi, meyva ağaçlarının, salkım söğütlerin kapalı otoparklı, on iki katlı heyulaya kurban edilişi. Şehri el birliği ile betonlaştırmak, insanın kendi eliyle neşteri kendine vurması.

Bahçe görmüş son çocuklar

Biliyorum, aslında herkesin aklında aynı soru: “Ne olsaydı yani?” Bu sorunun cevabı sizde saklı kalsın. Ben size ne olmasaydı’dan bahsedeyim. Mesela toprağı ve ahşabı hayatımızdan bu kadar hızlı çıkarmak adına gözümüzü karartmasaydık da iki tane dikili ağacımız kalsaydı yanı başımızda, dedemizin, babamızın, ninelerimizin zamanından kalıverseydi evladiyelik bir anıt gibi, biz de onun altında şöyle deseydik: “Bu ağaçtır işte bizim ailemizin canlı kanlı şahidi.”

En azından kesilenlerin, yok edilenlerin yerine bir umuttur diye, ayağımızı basıp bir fidan dikecek kadar betondan, asfalttan arındırılmış bir avuç toprak bıraksaydık bizden geriye.

Bahçe görmüş son çocukların “hayat”lı evlerinden, beton apartmanların sağır duvarlarını yumruklayan bir nesle evrilmenin hikâyesi, dünyamıza bakışımızın, hayatı okuyuşumuzun çıplak resmi.

Herkes aynı dertten mustariptir, “şehrin insanı yabancılaştırdığı” mızmızlanmasından. Ama yine herkes vermiştir babadan kalma o ahşap evini, bahçesiyle beraber, müteahhit amcalara.

Ahşap evlerin bir şehri terk etmesi, o şehrin hafızasının silinmesi. İnsana düşen önce bu cinayete ortak olmak, sonra da şehrin yasını tutmak, kaybolan siluetiyle. Avuntu: Nostaljiden medet ummak. Eski şehir fotoğraf ve resimlerini sergilemek. Eski ahşap evlerin maketini yapıp pazarlamak. Eski film ve dizilerin kamera açılarından arkalarda iki katlı ahşap bir evin bahçesinden sarkan salkım söğüdün serinliğini duymaya çalışmak.

Bir de henüz kaybedilmemişse şehrin eski hâlini hafızasında taşıyan eski tanıklardan bir ağıt gibi onu dinlemek. İşte bu tanıklardan birisi, Sivas’ın yarım yüzyıllık geçmişine dair hâtıraları, anlattıkları, araştırdıklarıyla adeta şehrin yürüyen hafızası olma özelliğine sahip olan Kadir Üredi’dir.

Sivas’ın ahşap silueti

Bir Şehrin Beş Hali, Sivas’ımı Sıtkınan Sevdim gibi kitaplarıyla Sivas’ın kültürel ve günlük yaşantısına dair bugün eskilerde kalmış hassasiyetlerini dile getiren Üredi, Şehrin Ahşap Zamanı isimli kitabıyla da Sivas’ın çok değil daha kırk-elli yıl öncesine kadar varlığını sürdürmüş, şimdilerde ise sadece bir iki numunesi ayakta kalmış eski ahşap evlerinin, konaklarının izlerini sürüyor. Şehrin ahşap siluetini çiziyor.

Kitap elbette “eski olan her şey iyiydi, güzeldi; yeni olanda hayır yoktur” derdinde değil; amaç betonun üstünü örttüğü şehrin gerçek kimliğini yeniden hatırlatmak. Gittikçe tarihi görünümünden ve şehir kimliğinden uzaklaşan Sivas’ın asıl hüviyetini gelecek nesillere göstermek.

İleride kurulacak olan yeni bir şehirleşmede “eski mimarimizin” izlerini görebilmek ümidi ile yazılan kitapta, ahşaba dair hatıraları ve ahşap evlerin kurulum evrelerinden yeniden tamirine ve kaybolan dokusunun bizden neler götürdüğüne dair birçok şey anlatılıyor. Kitap, Sivas’ın eski ahşap zamanına dair bir şahitlik yapmaktadır fakat anlatılan birçok olgu aslında Anadolu’daki diğer şehirlerin de ortak paydalarıdır.

Sivas’ın son dülgerlerinden Kara Şükrü’nün oğlu

Kadir Üredi, Sivas’ın son dülgerlerinden Kara Şükrü’nün oğludur. Babasının yanında pek çok binanın yapımında bulunmuş ve tamirinde bizzat çalışmış birisidir. Ahşap inşâ tekniğine yatkınlığı ve bu işin jargonunu biliyor olması buradan geliyor; bunun yanında kırk yılı aşkın bir süredir tipik bir Sivas evinde yaşamış olması da onu yüzlerce hatıranın tahtına oturtuyor.

Kitap, artık hiçbiri yaşamayan ahşap inşa ustalarının hayatlarından bahsediyor, onları tanıtıyor. Sonra bir konağın, yapılış planından inşâ sürecine kadar, arsanın belirlenmesinden kullanılan malzemenin seçimine kadar, nasıl yapıldığını teknik bilgilerle anlatıyor. Diğer bölümlerindeyse bu evlerin etrafında oluşmuş mahalle kültüründen bahsediliyor.

Sivas’ın konakları hikayeleriyle anlatılıyor

“Hikâyelerle Konaklar” bölümü, okunduktan sonra insanın yüreğinde ince bir akis bırakıyor. Kimisini yazarın bizzat kendisinin yaşadığı, kimisinin dilden dile anlatılageldiği bu hikâyeler eskilerin yaşama biçimini ortaya koyuyor.

Bu bölümde, Taşlanan Konak, Ömer Seyfettin’in Perili Köşk’üne benzer bir hikâye ile çıkıyor karşımıza. El açan bir garibe, ev hanımının sıcak bir ekmeği çok görüp onu azarlamasının sonrasında başlayan ve nereden geldiği bir türlü çözülemeyen taşların evin bütün pencerelerini indirmesiyle başlayıp aylarca devam etmesiyle büyülü, tılsımlı bir havaya bürünen konak, hiç kimsenin birkaç aydan daha fazla kalmaya dayanamaması sonucu terk edilir. Bir başına yıkılmaya bırakılır. Kahiroğulları Konağı, 1637 yılında Sultan 4. Murat’ın Bağdat seferine çıkarken uzun bir süre misafir olduğu bir konaktır. Bu konak şu anda Sivas’ın bel kemiği hükmündeki İstasyon Caddesi’nde bulunmaktaymış. Ve bilindik son: Konak 1969 yılında mülk sahibi Ethem Kethüda’nın torunları tarafından yıktırılıp yerine apartman siteleri yaptırılmış. Şekeroğlu İsmail Efendi Konağı ise Milli Mücadele döneminde Sivas Kongresi üyelerinin toplanma ve karar alma merkezi olmuş bir konaktır. Üyelerin güvenliğini konak sahibi Şekeroğlu İsmail Efendi, bizzat kendisinin kurduğu müfreze ile sağlamış.

Ahşap konaklardan çıkan hazineler: Mektuplar, fotoğraflar, ince bir kurdeleyle bağlanmış saç demetleri 

Kitapta Gizli Köşede Kalmış Hatıralar bölümünde yazarın babası ile gittiği konak tamiri esnasında yaşadığı duygu yüklü hatıralar aktarılıyor. Büyük şöhreti haiz veya kendi halinde ama köklü ailelerin konaklarından, biçare gariplerin ahşap evlerine… Geçip gitmiş eskilerden geriye kalmış bir iz, bir teselli. Evlerin ağaç pervazlarından, tavan bölmelerinden, dolap kapaklarından, silahlık bölümünden çıkan; mektuplar, fotoğraflar, yazılar, kitaplar, ince bir kurdeleyle bağlanmış saç demetleri, tabancalar, silahlar, kılıçlar, bıçaklar, kefen parasıdır diye biriktirilmiş paralar, kireçli duvar köşelerine yazılmış yazılar, şiirler… Önüne duvar örülerek gizlenmiş dolapların içinden çıkan el yazması Osmanlıca kitaplar… Evin her köşesinde ayrı bir akis bırakmışlar yaşanmışlıklardan. Sökülen bir pervaz üzerinde isten ve tozdan okunmaz olmuş Osmanlıca bir yazı: “Ne çare kaderde varmış ayrılmak” Kim, kim için yazmış. Kim bilir?

O eski şehri hatırlamalıyız

Bütün bir şehri ahşaba döndürmek artık mümkün değildir elbette; fakat bugün kapısından çıkar çıkmaz adımımızı asfalta attığımız apartmanların öncesinde bir dünya vardı, onu hatırlamalıyız; çok da eski olmayan bir şey hani; bir çocukluk hatırası gibi. İşte bu hatıraya yardımcı olacak bir güzellik: Şehrin Ahşap Zamanı.

Kitabı okurken bir de TRT’nin arşivinden çıkan bir belgesel çarptı gözüne. Kitapta geçen ahşap evlerin bir iki örneğine rastladım 1985’te çekilen bu belgeselde. Şimdiye baktığımda şehir, yaşayanlarının bile aklına gelmeyecek derecede hızlı bir şekilde silip atmış bu ahşap evlerini: https://www.youtube.com/watch?v=WlM1zwNyR20

Kadir Üredi, Şehrin Ahşap Zamanı, Ötüken Neşriyat

Sefa Toprak

Güncelleme Tarihi: 28 Mart 2019, 22:02
YORUM EKLE

banner19