Babam ve Oğlum’un yeni dönemde Türk sinemasında başardığı şey nedir?

Çağan Irmak sinemasının ve dizilerinin Yeşilçam anlatısı ile nasıl bir bağı var? Bu sinema tarzının günümüz sinemasına etkisi, getirdiği imkân ve sorunlar nelerdir?

Babam ve Oğlum’un yeni dönemde Türk sinemasında başardığı şey nedir?

Ketebe Yayınları arasından çıkan 40 Soruda Türk Sineması kitabı öncelikle Türk sinemasını tanımaya ve anlamaya yönelik bir giriş̧ mahiyetindedir. Ama aynı zamanda Türk sinemasının meselelerini etraflıca ortaya koyma amacını gözeten bir “tartışma kitabı” olma özelliği de gösteriyor. Bu yüzden bu kitapta, bir yandan Türk sinemasına dair genel bir manzara sunulurken diğer yandan da bu manzaranın detaylarındaki sorun ve imkânlara işaret ediliyor.

Türk sineması hala keşfedilmeyi bekleyen büyük bir kıta. 40 Soruda Türk Sineması ise kendinden sonra yapılacak daha ayrıntılı çalışmalar için bir rehber işlevi görecek mahiyette.

Kitaptan Erkan Şimşek tarafından cevaplanan 19. soruyu ve cevabını alıntılıyoruz.

***

Babam ve Oğlum’un yeni dönemde Türk sinemasında başardığı şey nedir? Çağan Irmak sinemasının ve dizilerinin Yeşilçam anlatısı ile nasıl bir bağı var? Bu sinema tarzının günümüz sinemasına etkisi, getirdiği imkân ve sorunlar nelerdir?

Türk sinemasında gişe artık bir mesele değil. Bunu 12 Eylül sonrasında ilk olarak Arabesk (1989) ile aştı Türk sineması. Ertem Eğilmez kendi filmleri başta olmak üzere büyük bir Yeşilçam geleneğinin parodisini yapmıştı. İzleyicinin yoğun ilgisiyle Yeşilçam salonları geri kazanmıştı. Ancak bu zaferde hiçbir zaman bilemeyeceğimiz bir nokta var: İzleyiciler bu filmin parodi olduğunu bilerek mi sevdiler yoksa eski filmlerin aynısı olarak mı okudular?

Bunun yanıtı bir yana 80’ler ve 90’lar nitelikli ama gişede patlama yapamayan filmlerle geçti. 1996’da ise Eşkıya hem de çok iyi bir film olarak o zamana kadarki en iyi gişeyi (2,5 milyon izleyici) yaptı ve Türk sinemasını zirveye taşıdı. Bu yükseliş 22 yıldır devam ediyor. Bugün Türk sineması gişe bağlamında hâlâ zirvede. Türk izleyicisi en çok yine yerli filmleri izliyor. Son 30 yılda 1-2 milyon izleyiciyi gören belki 100 film var. Bu tablo da doğal olarak farklı türlere, farklı sinema anlayışlarına, yeni yönetmenlere umut; yapımcılara cesaret verdi. Tabii bu sayede sinema eseri denmeyecek yapımlar da büyük teveccüh gördü.

Burada kritik bir nokta var. Çok kişi itiraz etse de sinemanın bir gerçeği şu: Gişe filmi ile nitelikli filmlerin arasında çoğunlukla büyük bir makas açıklığı olur. İkisini birden başaran

filmler nadirdir. Hem sinemanın hakkını veren hem de gişede çok iyi iş yapan işte bu nadir filmlerden biri oldu Babam ve Oğlum (2005). Çağan Irmak hem yeni bir sinemacı hem de Yeşilçam’a saygısını eksik etmeyen bir yönetmen olarak bu “iyi film-iyi gişe” çizgisini tekrar yakaladı. Öncelikli olarak başardığı budur. Güçlü hikâye, büyük oyunculuklar, temiz işçilik, popülerden korkmamak, güzel şarkılar... Gişenin sırrı bunlarda saklı. Irmak, özetle hem 2000’lerin ruhuna uygun, yeni izleyicinin seveceği hikâyeler anlatıyor hem de klasik Türk filmlerinin beylik kalıplarından çıkmıyor ve izleyicinin dinamiklerini iyi okuyabiliyor. Issız Adam (2008) bu açıdan Babam ve Oğlum’dan da başarılı bir örnek. Vesikalı Yarim’den (1968) 40 yıl sonra gelen genişletilmiş bir modern zamanlar masalı. Hatta Issız Adam’ın Vesikalı Yarim’e göre hikâyesi daha çok yaşanmışlık hissi veriyor. Neredeyse yeni zamanların bütün aşk-ayrılık hikâyeleri bu filme benzer şekilde yaşanıyor. Issız Adam bu hâliyle daha fazla Yeşilçam kokarken, Vesikalı Yarim marjinal ve cesur hikâyesiyle daha özel bir film. Bütün filmografisine bakınca da Irmak, bazı yönleriyle Babam ve Oğlum’u ithaf ettiği Ömer Lütfi Akad’ın daha popülerleşmiş bir talebesi gibi. Şunu da eklemek lazım: Irmak ustasının gerisinde kalmaya devam ediyor ama böyle olması Irmak adına bir noksanlık ya da bir sorun değil. Akad’ın tarihsel olarak durduğu yer zaten çok farklı.

Çağan Irmak’ın farklı bir kumaşı var. Yazarı olmadığı hâlde yönetmen dokunuşuyla şekil verdiği Asmalı Konak’ta (2002-2003) ve hem yazarı hem yönetmeni olduğu Çemberimde Gül Oya’da (2004-2005) bunu yakından gördük. Asmalı Konak bugünkü endüstriyel dizi üretiminin ilk örneği. Bir işaret fişeği. İzleyicisini dönüştürebilmiş büyük bir yapım. Irmak’ın bundaki katkısı inkâr edilemez. Çemberimde Gül Oya da normal şartlarda “tutmayacak” bir dramatik yapıya ve hikâyeye sahipken çok iyi reytingler yakaladı. Dönem dizilerinin yolunu açtı. Irmak’ın bir tutkusu da bu dönem yapımları zaten.

Babam ve Oğlum, Dedemin İnsanları (2011), Unutursam Fısılda’da (2014) bunu görüyoruz.

Bu filmlerin farklı temaları olsa da ortak bir örüntüye sahip oldukları aşikâr. Bu da Çağan Irmak’ın Yeşilçam’dan aldığı en büyük miras olsa gerek. Burada Atilla Dorsay’ın saptamalarını aynen iktibas ekmekte fayda var.

“… Artık Yeşilçam’ın modern çağ sinemasıyla kurduğu en sağlam köprü ve en iyi ‘melodram ustamız’ olduğu kesinlikle anlaşılan Irmak, filmlerinde hemen hep aynı şemayı yineliyor, aynı irkiltici şeyleri sunup aynı ölçüde başarılı bir finalle her şeyi toparlıyor. Babam ve Oğlum, Issız Adam, Tamam Mı? hep bu tür filmlerdi. Yani eski Yeşilçam’dan ve de -Çağan’ın da bizzat katkıda bulunduğu- yeni dönem TV dizilerinden ödünç alınmış aşırı dramatik durumlar, yoğun bir fon müziği desteği, kaçınılmaz bir kuşaklararası çatışma ve iyi bir oyuncu seçimi-yönetimi, bu filmleri belli bir tekdüzelik içerseler de izlenir hâle getiriyordu. Ancak hep görkemli bir final geliyor ve o unutulmaz ‘son bölüm,’ hepimizi ağlamaktan perişan ederek neredeyse yataklık hâle getirip bırakıyordu…”

Evet, tastamam Irmak’ın Yeşilçam melodramlarını yeniden inşa etme biçimi böyle bir örüntüyle gerçekleşiyor. Yani iki Irmak filmi izleyen dikkatli bir izleyici üçüncü filmde artık bu bir Irmak filmidir diyebilir. Bu bir yanıyla iyi ama bir yanıyla da kötü. Kendine özgü sinema dili geliştirmek bir yönetmenin hayalidir. Ama o dilin içinde patinaj yapmak da izleyici için hayal kırıklığı olur bir süre sonra.

Irmak’ın en büyük sorunu bu: Melodramın geniş çemberinden dışarı çıkmamak. Sorunlar tabii bununla bitmiyor. Babam ve Oğlum özelinde konuşursak Irmak, kendi filmlerinin politikliği/tarihselliği üzerine derin düşünen bir yönetmen değil.

Yan okumalarla kendi hikâyesini eleştirinin sert filtresinden geçirmiyor. Bu yüzden Çağan Irmak’ın sineması aslında otobiyografik bir zincirden oluşuyor. Irmak, parçası veya şahidi olduğu hayatları anlatıyor sadece. O yüzden dönem filmleri kendi çocukluk yılları ve doğup büyüdüğü coğrafyadan ibaret kalıyor. Filmler tarih değil hatırat, ideoloji değil nostalji, politika değil folklor kokuyor. Bu kokular da filmleri hâliyle o büyük ve su geçirmez iktidar anlatısının istem dışı birer yansımasına dönüştürüyor. Mesela Babam ve Oğlum’daki ev ve baba metaforunun yüceltilmesi aslında tam olarak 12 Eylül zihniyetinin ürünü. Ama film gişede bir 12 Eylül eleştirisi olarak okunabiliyor. Tuncay Birkan’ın yıllar evvel Birikim’de kaleme aldığı “Sol: Evin reddi”* başlıklı makalesinde önerdiği bir yorum var. Birkan burada “ev, eve dönüş, baba imgesi, baba ocağı” kavramları üzerinden bir analiz yapıyor ve solun bu kavramların reddi olduğunu söylüyordu. Babam ve Oğlum bu anlamda tam bir eve ve baba ocağına dönüş filmi. Yani 12 Eylül’ün hakim kılmak istediği hayat tarzının bir ifadesi. Evini terk eden, isyankar çocuklar yerine babasının evine dönen, evini terk etmeyen, yerini yurdunu bilen uslu çocuklar. Tabii, hariçten gazel okumak kolay. Irmak’ın karakteri Sadık, mağlup kuşağın mensubu olarak belki de mağlubiyetinin tescili için bunu yapıyor. Yani burada eleştirilen hikâyedeki Sadık’ın tercihi değil Irmak’ın zihinsel kurgusu. Çünkü filmde işkencelerden geçmiş ve bu yüzden ölümcül bir şekilde hastalanmış solcu gazetecinin bütün ideolojik/politik iddialarını terk ederek eve dönüşü neredeyse yüceltiliyor. İşte bu da filmin Yeşilçam düşünce setiyle konuştuğunu gösteriyor. İşkence karşıtı duyarlılığı, taşranın sempatik insanları, Ege şivesi bu gerçeğin üstünü örtemiyor.

Tıpkı Dedemin İnsanları’nda da olduğu gibi. Tarih ve politika olmayınca düz bir melodram, boş bir Türk-Yunan kardeşliği anlatısı ve Ege folkloru şirinliği kalıyor geriye. Bağlayacak olursak Çağan Irmak, Türk sinemasının son yıllardaki etkileyici isimlerinden birisi. Evet, geleneği reddetmiyor, onu yıkmıyor hatta yeniden üretiyor ve bugünün izleyicisinin bütün beklentilerini karşılıyor. Ama bunu da tek başına yapıyor. Sinemasal açıdan açtığı bir yol, peşinden gelen yeni isimler, taklit edilen işleri yok. Yukarıda bahsi geçen derinlik sorunu da eklenince şu kehanette bulunmak zor olmayacak. Irmak hem gişe hem sanatsal nitelik açısından ivme kaybetmeye devam edecek.

*http://t24.com.tr/yazarlar/atilla-dorsay/cagan-irmaktan-humeyra-ve-isil-yucesoya-gorkemli-armagan,10504

**http://www.birikimdergisi.com/birikim-yazi/5231/sol-evin-reddi#.

Güncelleme Tarihi: 07 Haziran 2019, 02:13
YORUM EKLE

banner19

banner13