Aziz Nesin'i duyunca ne cevap vermiş?

Sâmiha Ayverdi, Türk edebiyat ve tefekkür tarihinin önemli isimlerinden birisi. O da Bana Kalsın ise, Ayverdi’nin kıyıda köşe de kalmış yazı ve röportajlarının derlendiği bir kitap. Reşit Güngör Kalkan, Ayverdi’yi ve ondan geriye kalanları yazdı.

Aziz Nesin'i duyunca ne cevap vermiş?

O da Bana Kalsın’ı okurken, eski eşyaların bir zaman sonra, ansızın hatırlanıp sandık odalarından, karanlık köşelerden, yüklüklerden çıkarılması; eyvana, sedire, hayata indirilmesi gibi bir şeydi hissettiğim. Biliyorum ki, eskinin daha çok nostalgie tarafında duran bahaneler kışkırtmaktadır bizleri. Ah, elbette evveliyatında modern tercihlerle yüz yüze gelen hâlimiz de cabası.

Sâmiha Ayverdi Hanımefendiyi daha çok bulanık, silik ve kederli tarih atlasları arasında eskiyen fotoğraflarıyla hatırlıyorum. İşini, ehil olanlara mahsus incelikler faslından sunulmuş dekonstrüksiyon talimi eserleri, sayesinde takdir etmemek mümkün mü? Zira herkes de bilir ki, bir külliyatın karşısında iyiden iyiye ayaklanan bir arzunun esrik duruşu vardır. Esriten tarafıyla mâzinin gölgesinde kalan yılları küllenmeksizin bir gayretle sürdürmek bir dehâ gerektirir.

Bir devrimden sonra geriye kalanları hatırlamak…

O da Bana Kalsın’ı okurken, eski eşyaların bir zaman sonra, ansızın hatırlanıp sandık odalarından, karanlık köşelerden, yüklüklerden çıkarılması; eyvana, sedire, hayata indirilmesi gibi bir şeydi hissettiğim. Biliyorum ki, eskinin daha çok nostalgie tarafında duran bahaneler kışkırtmaktadır bizleri. Ah, elbette evveliyatında modern tercihlerle yüz yüze gelen hâlimiz de cabası. Nedir bu hâl? Bu eski ya da geçmiş hanesinde büyüttüğümüz ve büyürken ansızın geriye dönüp bakmanın kaçınılmaz kıldığı o derinlik nedendir sarıp sarmalar bizleri? Hayat bâki kılınmış değil ya, lakin anılar baki bir kubbenin çın çın öten bileyi taşlarıdır. Bıçak keskinse o kadar zahmetli olur ya geçmişi hatırlamak; körelmişse eğer, sanırsın ki bileyiden fırlayacak kıvılcımlarla zarafet tılsımı, bukleler hamulesi bir devlet ahengi, sırrı çıkacak ortaya.

1949’dan 1993’e kadar, kuvvetli bir dimağ ve kararlı bir üslûb halinde röportajların satır aralarında bahsi geçen, “hatırlamak”, en çok unutulan bir imparatorluk çerçevesine sığıştırılabilmektedir. Sığıştırılabilmektedir zira manevîyatı, ruh kökü, insicamı, ahengi ve bütünüyle silsilesi kaybolmuş bir hayat bakiyesi, bütün bünyelere ziyadesiyle dar gelmekte, umutsuzluğu büyütmektedir. 1923 devriminden sonra, İslâm kültürünün devlet katında makbul tarafı kalmamış, hatta harf inkılâbının bir cinayetin en vahim sonucu olarak, nesilleri büsbütün bu frekanstan uzaklaştırmıştır. Dahası, cemiyet ve aile nizamının sahte inkılâplar eliyle bozgun yaşadığı devirlerin aynası olarak, din eğitiminin özellikle inkıtaa uğratılması mahsusen hedeflenmiş ve bunda başarı da kaydedilmiştir.  Tarih ve cemiyet paralelinde kökünden sökülen bir mirasın, sahtelikler eliyle çarçur edilmesi bütün acıların üzerine tuz biber ekmiştir. Neyse…

Karanlığın en koyu olduğu an şafağa en yakın vakittir

Hatırlamak dersiniz de daha fazla renk armonileri içerisindeki sarayların, kâgir konakların üstüne bina edilen kederli zamanlarını anmaz mısınız? Bu, adına özlemek denilen hayata düşülmüş dipnotları bir bir defterlere, sonrasındaysa kitaplara nakşetmez misiniz? Hem, anılar yumağı dimağınızda peş peşe yıkılan ve sonra yeniden inşa edilen devirlerin o kavruk, pek insicamlı karakterlerini havsalanızdan nasıl silebilirsiniz? Gün o ki, mağrur ve mağdur bir hâlin (tevekkeli boşuna söylenmemiş) yeniden, duru bir bakışla ayrımına varırsınız ki, “karanlığın en koyu olduğu an şafağa en yakın vakittir.”

O da Bana Kalsın, Sâmiha Ayverdi Hanımefendi’nin terekesinden çıkan, ince ruhlu bir naşirin fevkalhad Türkçesiyle, kanaviçe titizliğinin gün yüzü gördükten sonra iki kapak arasına yerleşen söyleşi, röportaj, anket, soruşturma ve sair zamanlardaki yıllıklara vermiş olduğu cevaplardan mürekkep bir eser. Soranların berhudarlığına kani bir boşboğazlığın önüne geçmek için, hep tekrar etmektedir edibemiz: “O da bana kalsın…” O, elbette kendisine kalmalıdır çünkü marifetin iltifatla değiş tokuş edildiği yekpare demirden acıların, uzadıkça ruhları incelten mutlulukların, bir daha geri gelmeyecek olanın ardı sıra söylenmektedir hüzzam makamındaki bütün şarkılar. Nedir, keyif kaçıran bir fevkaladelik mi sinmiştir imparatorluğun yüzüne. Elbette manevîyatın tetkikini suistimal edenlerin suçudur, ancak; hüvelbâkîdir Allah!

O da bana kalsın…

Eskinin, unutulanların yüklüklerden indirilmesini ısrarla isteyen bir isimdir Ayverdi. Şunu söylersek yüzümüz kara çıkacak değil ya: Mitolojinin, esatirin, daha çok arkeologların ellerine teslim edildiği devirlerin çok öncesinde unutulduğu halde, aynı mitolojiden fırlamak isteyip de mezar soyguncularının eline düşen bir imparatorluğun mirasını sahiplenir Sâmiha Ayverdi. Çünkü, “O da bana kalsın” bir terkib olarak saklanılmak isteneni tam da veriverendir kendisini sahiplenene. Düşlerin, yarım bırakılmış şarkıların, alaylıların, mekteplilerin, İstanbul hanımefendilerinin ve dahi beyefendilerinin henüz sakıt sayılmayan abdestli zamanlarını bir bir sayıp döküverir nurlara gark olasıcaların münevver torunu. Hani sızlayan bir şeydir ya yüreğin yağını eriten, adam akıllı sarsar insanı; öylece boğuluverdim kitabı okurken. Boğuluverdim çünkü vakarlı bir sesin kulaklarımda bıraktığı ve rik’a hattı bir çizginin büyüttüğü mahzun, kederli şarkılar mırıldanıyordu. Ruh kökünden gayrı tutunacak dalı kalmayan bir milletin, sahteliklerle örülen cemiyet hayatına biraz dahi olsa nefhalar üflemek arzusuyla tutuşan samimi bir münevver olarak Sâmiha Ayverdi, tutarlı bir ömür biriktirir. Öyle ki, Perihan Tok’un 1977 yılında Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı’na alınmak üzere yapılan söyleşi teklifi ilginçtir.

Perihan Tok: “Sâmiha Hanım, Nesin Vakfı Edebiyat Yıllığı için, yuvarlak yaşlarına gelmiş yazarlarımızla röportajlar yapıyoruz. Siz de yetmişinci yaşınıza varmışsınız bu yıl.”

Ayverdi: “Kim çıkarıyor?”

Tok: “Aziz Nesin

Ayverdi: “Ben solcu dergilere yazı yazmam.”

Tok: “Biz solcu-sağcı ayrımı yapmadık. Bütün yazarlarımızı bu ülkenin yazarı olarak düşünüyoruz.”

Ayverdi: “Ben solcuları bu memleketin yazarı saymıyorum.”

Kronik bir yargılamanın neticesi olarak bakılabilir Ayverdi’nin cevabına. Lakin bir İstanbul hanımefendisi olarak, Müslüman bir münevverin Osmanlı bakiyesine kundak sokmaya çalışanlara karşı bundan daha münasip cevap olabilir mi? İşin farkında bir kalem ve hayatı aynalarda çoğalan bir teferruat hamulesi altında geçen bir suretin, tasavvuftan nasiplenmemiş olması düşünülebilir mi? Elbette hayır! Manevîyatta Kenan Rıfai Hazretleri’ne intisab eden Ayverdi için tasavvuf, İslâm’ın batınını oluşturmaktadır. Mahzun duran bütün konuları lif lif dokuyarak anlatır da sesiniz aminlere karışırken fark etmezsiniz bile bunu. Aileden, kadından, cemiyetin aldığı şekilden, ruh burkuntularımızdan, manevî dünyamızdan, kısacası özümüzden kopan bütün aslî unsurların tamamından bahseder uzun uzun.

Ayverdi Hanımefendi’nin “o da bana kalsın”, dediği şeyler ise, daha çok şekle mahsus, özel hayatın sınırları dâhilindeki cevaplardır. Şimdi, “Sevgili muharrir kardeşim, öve öve bitiremediğin kitap bir çırpıda okunur mu?” diye soracak olursanız, haddizatında o da size kalmıştır efendim, derim.

Reşit Güngör Kalkan yazdı

Güncelleme Tarihi: 24 Aralık 2018, 11:12
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Kâmil Büyüker
Kâmil Büyüker - 6 yıl Önce

Bu kitap nasıl oldu ise gözümden kaçmış. Hatırlattınız ben de bugün gidip aldım. Çok teşekkür ederim.

banner19

banner13