Aynanın 'Yakin' Olması, Aynaya Sürülen Sır Kadardır

Dede Korkut, Cafer-i Sadık, Veysel Karani, Hallac-ı Mansur, Abdülkadir Geylani, Ahmet Yesevi, Hasan-ı Basri, Cüneyd-i Bağdadi, Mevlana Celaleddin Rumi, İmam Gazali gibi isimlerin hayatlarından, kelamlarından alıntılar ile; ayetler ve hadisler eşliğinde okuyoruz Çınar Ata'nın ''Öncekilerin Masalları'' romanını... Ömer Yüceller yazdı.

Aynanın 'Yakin' Olması, Aynaya Sürülen Sır Kadardır

Tasavvuf, yediden yetmişe her tür insanı kendine çeken, merak celbeden bir cazibe yolu. Tasavvufu makbul sayan da şirk sayan da bir şekilde tasavvuftan bahsediyor. Pek çok kişi tasavvufun göstergelerinden; kerametlerin, hikâyelerin, doğa üstü güçlerin anlatımından etkileniyor. Etkilendikçe tasavvuf yolunda daha fazla adım atıyorlar, daha fazla adım attıkça daha fazla etkileniyorlar. Bu yolda turistik gezi yapan da kılavuzluk eden de ya kâl ehli ya hâl ehli oluyor.

Kâl ehli olanların, insanları kerametlerle, hikâyelerle, süslü cümlelerle oyalaması mümkündür. Oyalandığını anlayan insanın nezdinde bazen kerametlerin, hikâyelerin, hatta tasavvufun kıymeti düşmektedir. Oysaki ağızlarda sakız olan, ehlinden işitilmeyen tasavvuf öğelerinin bir şekilde ehil ellerde görünür, duyulur, bilinir olması lazım ki sır için sırdaş bulunsun. Tasavvuftan maada edebiyat da ehil ellerde olması gereken bir yol. Sırrı ifşa etmeden, hâlini kâl ile anlatmaya yarayan bir yol olmalı ki; hem bu yolla sırdaş ve yoldaş bulunsun hem de taşan duygulara meşru ve makbul bir bend çekilsin.

Ne mutlu ki bizde hakikat ile edebiyat aynı ehil kişilerin ellerinde yoğrulmuştur, ortaya cennet taamları çıkmıştır. Bu ehil ellerden biri olan Ahmet Yesevi ile başlayan kutlu yolculuğun, Niyazi Mısri ile hitam bulduğuna inanmıyorum. Eskisi kadar yüksek nitelikte olmasa da bu silsilenin bir şekilde bir yerlerde devam ettiğini düşünüyorum.

Anadolu tasavvuf tarihine dair fikir sahibi olmak isteyen biri…

Edebiyat ve hakikat birlikteliğinin şiirlerle sınırlı olmadığını, nesirlerde de kendine yer bulduğunu söyleyebiliriz herhalde. Modern edebiyat tabiatı gereği hakikat sancıları çekmiştir ve çekmeye devam etmektedir. Bizim modern edebiyata intikalimiz de bir o kadar sancılı olmuştur fakat yine ne mutlu ki bu geçiş devirlerinde gelenek ile geleceği bağlamaya çalışan insanlar çıkmıştır ortaya. Örneğin Şehbenderzade Filibeli Ahmed Hilmi ve kitabı Amak-ı Hayal, bu açıdan pek mühimdir. İlerleyen yıllar içinse Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun “Dünki Türkiye Dizisi” bana göre modern Türk edebiyatında bir mihenk taşıdır. Bu kitap dizisi ile tasavvuf, henüz yüz yıllık bir tecrübemiz olan roman türünde kendine ciddi bir şekilde yer buldu. Hem de bu tasavvuf, Orta Asya ile sıkı bağlantısı bulunan “Anadolu tasavvufu” idi.

Nacizane kanaatim; Anadolu tasavvuf tarihine dair fikir sahibi olmak isteyen biri, oturup ‘Dünki Türkiye Dizisi’ni okumalıdır, böylece tasavvufun üzerine bir de tarih okumuş olur. Bu tarz bir anlatının veya türün Sepetçioğlu ve kitapları ile sınırlı kalmaması gerekiyor. Bu açıdan, Ötüken Neşriyat’tan çıkan Öncekilerin Masalları (Esâtîr’u’l-Evvelîn) – Hangâh kitabını çok gerekli ve değerli buldum.

Büyüklerin hayatlarından, kelamlarından alıntılar ile; ayetler ve hadisler eşliğinde okuyoruz romanı

Öncekilerin Masalları kitabının yazarı, Çınar Ata mahlasını kullanan Alper Kağan Üçer. Kendisi de Sepetçioğlu gibi Ülkücü geleneğe mensup. Kitabın takdim yazısını, yaşayan en önemli roman yazarımız Mehmed Niyazi kaleme almış.

Roman gizemli bir havayla başlıyor. Karakterlerin kim olduğunu, neyi neden yaptığını, olaylar arasındaki bağı, okudukça öğreniyoruz. Bu romanın en dikkat çeken özelliği dipnota sahip oluşudur herhalde. Aslında dipnottan ziyade kaynakça ya da referanslar diyebiliriz. Romanın alıntılar üzerine mi inşa edildiği yoksa alıntıların romanda zuhurat ile mi eşleştiği tam olarak kestirilemiyor. Bu, yazarın serüvenine dair öznel bir durumdur elbette.

Dede Korkut, Cafer-i Sadık, Veysel Karani, Hallac-ı Mansur, Abdülkadir Geylani, Ahmet Yesevi, Hasan-ı Basri, Cüneyd-i Bağdadi, Mevlana Celaleddin Rumi, İmam Gazali gibi isimlerin hayatlarından, kelamlarından alıntılar ile; ayetler ve hadisler eşliğinde okuyoruz romanı. Örneğin romandaki karakterlerden Çütre Hatun, zevk ve sefahat içinde bulunan padişahı, umerayı ve vuzerayı uyarmak adına sarayı tek başına basıyor. Padişahın hocası Sungur Can, Hatun’a sarayın damında ne aradığını sorunca, “develerimi kaybettim” cevabını veriyor. Çütre Hatun bir sır, bir emanet taşıyor vücudunda. Bu emanet Arslan Baba’daki emanetin sahibi aslında.

Evet, Ahmet Yesevi’nin ilk mürşidi Arslan Baba da romanda karşımızda. Çünkü biz aslında romanın ana karakteri olan Kutluk’u, Çütre Hatun ve Bab-ı Esrar’ın oğlunu okurken Ahmed Yesevi’yi okuyoruz. Daha doğrusu yazarın zihnindeki Ahmet Yesevi’yi okuyoruz. Hatta bunu tüm karakterler için söyleyebiliriz. Yazar İslam ve Türk tarihindeki karakterlerin sadece kostümlerini değiştirip okuyucuya sunuyor. Kimisinin ismi aynı kimisinin farklı. Bunu da “Romanda canlandırılan tüm beşeri ve ruhani karakterler hayal ürünüdür, zaman dizini (kronoloji) yer, şehir, ülke, dağ, ırmak isimlerinin gerçekliği yoktur” uyarısından anlıyoruz. Çütre Hatun’u alın, Sencer’i alın, tarihimizden gerçek bir karakter ile hemen eşleştirebilirsiniz. Anadolu’nun bir köyünde anlatılanlar ile, Buhara’da dilden dile aktarılanlar ile kitaptaki karakterlerin ortaya koyduğu doğa üstü güçler bire bir örtüşebilir. Kitap Pir-i Türkistan ya da Türkler’in erken devir İslamlaşması döneminde geçtiği için burada rical-i gayb da var, kurtlar da var; Hızır (a.s.) da var, turna donuna girip uçmak da var.

İki yol, iki terbiye, iki yoldaş

Kitapta bir mağara bölümü var. Bu bölümde etkileyici diyaloglar mevcut. Çütre Hatun’un oğlu Kutluk’u burada doğurması ile tarihte mağarada yaşanan kutlu olayların ilişkilendirilmesi gayet yerinde olmuş: “... diğer yol arkadaşı Cibril’dir. O, miraçtaki yol arkadaşıdır. Her ikisi de sadıktır. İki yol, iki yoldaş... İkisi de sadık, ikisi de emin. Aynı şekilde Allah (c.c) Hazretleri’nin sevgilisini yanına alacağı zaman buluşmada Meleğe, Burak’a mı ihtiyacı vardı. –Hâşâ!– Evet, o zaman burada da büyük bir sır var; terbiyede yol kadar her zaman yoldaş da önemli. Cibril’in gelip Mustafa’ya ilk selamı vermesi, tüm kâinatın kurtuluşunun şifrelerinin verilmesi de hep mağaradan başlıyor. Dedim ya buraları ana rahmi gibi. Hicrette de, miraçta da iki yol, iki terbiye, iki yoldaş var. Bu yolların zirvesi mağaralar.”

Kitabın bazı bölümlerinde Bahaeddin Özkişi’nin hikâyelerindeki üslubu sezdim ve bu çok hoşuma gitti. Elbette ki kitap bir Özkişi ya da Sepetçioğlu kitabı ile aynı dil oturmuşluğuna, yoğunluğa ya da kurguya sahip değil. Hatta ara ara bir eksiklik hissi de veriyor. Yani; “Şu olayın evvelini bir iki sayfa okusaydık keşke”, “Bu bölüme geçiş sanki biraz hızlı oldu” gibi düşünceler belirdi zihnimde. Bu arada, kitabın sonundaki “İzahlar” bölümünün de alışılagelmişin dışında bir uygulama olduğunu belirtmek gerek.

Her türlü eksikliğine, hatasına ya da günahına rağmen bu tür kitapları önemsiyorum. “Elalem neler yapıyor, bizde de var”cılıktan, “Yerli Yüzüklerin Efendisi”nden öte bir önemseyişe sahibim bu konuda. Bu kitabın yayımlanmasından kısa bir süre sonra yine Ötüken’den yazarın yeni romanı “Sur’a Üflenene KadarSarı Saltuk Baba” çıktı. Yeni roman, Çınar Ata’nın kalemine dair gelişmeleri görmek için de ayrıca bir fırsat.

Çınar Ata, Öncekilerin Masalları, Ötüken Neşriyat.

Ömer Yüceller

Yayın Tarihi: 07 Aralık 2016 Çarşamba 16:20 Güncelleme Tarihi: 03 Ocak 2022, 11:03
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26