Aycın'dan Sahipkıran

Sahipkıran kitabı ile ilgili duyduğum ilk yorum onun şahane ve kalıba sığmaz bir kitap olduğu şeklinde idi. Hasan Aycın..

Aycın'dan Sahipkıran

Sahipkıran

 

 

Sahipkıran kitabı ile ilgili duyduğum ilk yorum onun şahane ve kalıba sığmaz bir kitap olduğu şeklinde idi. Romanın, bir karikatürist olarak duyduğum Hasan Aycın'a ait olması, açıkçası kitaba biraz önyargı ile yaklaşmama neden olmuştu. Bu ilk karşılaşma ve kitabı ikinci plana atma vakasından sonra kitabın tekrar gündemime gelmesi, Hasan Aycın'ın kadim dostları ile sohbet ederken yanlarında bulunmam vesilesi ile oldu.

 

Uzun zamandır görüşmediği bir arkadaşı ile sohbet halindeyken dinlemek lütfuna eriştiğim yazar, bu sohbet esnasında yaptığı işlerden bahsediyordu ki, konu bir zaman sonra Sahipkıran'a geldi. Hasan Aycın, çok sade bir dil ile kitabı, niçin yazdığını ve nasıl yazdığını anlatırken kurduğu her cümle benim “en kısa zamanda bu kitabı almalıyım” fikrini edinmeme neden oldu.

 

Bu tanıklık aklımda da  “en kısa zamanda almalıyım” şeklinde bir önerme ve “niye daha önce okumadım” şeklinde bir pişmanlığa neden olduğundan, yazarın neler dediğini hafızama nakşetmeme engel oldu maalesef... Allah'a şükür ki İz yayınları'nın sitesinde yazarın, kitap ile ilgili bir röportajına rastladım.

 

Aynı sayfada kitap hakkında yazılmış birkaç değerlendirmenin daha yer aldığını belirtelim; hatta bu yazıdan önce onların okunmasının faydalı olacağını da...

        

Kitabı okuyup, “evet bu kitap güzel” dememin akabinde hakkında bir yazı yazmanın pek latif bir hareket olacağını düşünüp yine bilgisayar başına geçtim ve tekrar kitap hakkında yazılanları okumaya koyuldum. Bu okuma silsilesi, okuduğunuz bu yazının bir manası olması için daha fazla gayret sarf etmemi gerektirdi.

 

Çünkü kitap daha ehil kişiler tarafından elden geçirilmiş, kitabın ne olduğuna dair yorumlar ve kitabın kendilerinde bıraktığı akis anlatılmaya çalışılmış. Sibel Eraslan ve Cihan Aktaş gibi işinin ehli insanların yazılarının üstüne kitabın içeriği ile ilgili pek bir şey yazamayacağımı fark edince, bu yazıda, kitaba başka bir noktadan yaklaşmaya karar verdim...

 

Diriliş

 

Eğer İstanbul'un herhangi bir semtinde mütedeyyin birkaç genç bir araya gelmiş, sonu gelmez muhabbetlere dalmışlarsa ve konu bir şekilde ilim, irfan, okumak gibi bir yerlere gelip, buradan da pişmanlıklara ve sistem eleştirisine kayıyorsa;

bilin ki bu muhabbet içinde en az bir kere “Baksana!, Süleymaniye'de binlerce kitap tozlanmayı bekliyor. Biz burada geyik yaparken elin gavuru geliyor kütüphaneyi dolduruyor” türünden bir cümle geçmektedir.

 

Evet, Süleymaniye ve benzeri onlarca kütüphane bir gün bulunmayı bekleyen, varlığından bile haberdar olunmayan eski yazıyla ya da Arapça ile yazılmış binlerce eseri barındırmaktadır. Buna bir de ilgililerin, meraklıların ve sahafların raflarında bekleyen fakat okuyucunun yüzünü çoktan unutmuş eserleri eklediğimizde ortaya çıkan sayı, uzun bir süre sadece üzgün dolaşmamıza yetecek çokluktadır.

 

Bu üzücü ve çözülmesi noktasında pek gayret sarf edilmeyen vakıa, kitap denince roman, deneme gibi bambaşka diyarlardan gelen türlerin, kalıpların aklımıza gelmesini kolaylaştırmakta ve bizi kendi kültürümüzün direk bize hitap eden sayısız ürününden uzaklaştırmaktadır.

 

İşte bu noktada, İstanbul'un hatta ülkenin muhtelif yerlerinde, problemi dillendirmekten öteye gitmeyen onlarca kişi gibi yapmayıp, yapması gerekeni yapmış ve onlarca elden geçerek dedesine ve dedesinden de kendisine ulaşan yazarı belirsiz “Hamzaname”yi almış, kendi anladığı şekilde ve “Sahipkıran” ismiyle bizlere sunmuş Hasan Aycın. Roman desem roman değil, hikaye desem hikaye değil, şiir desem şiir değil; hasılı tüm batılı edebi formalardan bir şeyler barındıran bir eser olan Sahipkıran bize kendisini sadece geleneksel formlarla tanımlama imkanını veriyor. Bu noktada da bizim kendisini “geleneksel” olarak tanımlamak ötesinde bir şeyler söyleyecek altyapımız yok ne yazık ki...

        

Kendimize ait kültüre uzaklaştığımız ve uzaklaşmaktan öte onu “geri dönülmesi mümkün olmayan” olarak tanımladığımız bir zamanda karşımıza çıkan Hasan Aycın, sayıları belki yüz binleri bulan bir güruhu eseriyle tarumar etmiş, pişmanlıkları alevlemiş, korkulan şeyin meyvesinin aslında ne kadar güzel olduğunu bize Sahipkıran ile göstermiştir. Üstelik bunu eserden kopmayarak hatta birçok yerde eski Türkçe kelimeleri, terkipleri kullanarak okuyanı zevkten dört köşe yapacak bir hale getirmiştir. Kitap, vermek istediği mesajı bugünün insanına verebilir hale gelmiş, bugünün insanını da geçmişin edeb ve terbiye sistemi, unutmaya yüz tuttuğu hak-batıl savaşı ile fantastik denebilecek bir dünyada bir araya getirmiştir.

 

Bu noktada unutmadan şunu belirtmeliyiz ki, kitaptaki karakterler, yaşananlar, olay akışları, zaman geçişleri bize çok gördüğümüz fantastik edebiyat kitaplarını, filmlerini anımsatsa da Sahipkıran, fantastik bir kurguyla değil edeb, hak ve batıl savaşı... gibi konuları işlemek için yazılmış ve bu noktada ayağını yere sağlam bir şekilde basmıştır. Gayesi; insanı hayal dünyasında uçurmak, farklı gezegenleri gezdirmek ya da süper kahramanları göstermek değil, dünyanın gerçeklerini, dünyanın gerekliliklerini farklı örneklerle okura göstermektir.

        

Sonuç olarak, farklı isimlerle anılsa da benzer bir düşüncenin izini taşıyan eserlerden farklı bir şey görmek istiyorsanız, unuttuğunuzun ne olduğuna dair bir fikir edinmek niyetiniz varsa, Sahipkıran ihtiyacınıza karşılık verecektir.

 

 

Mehmet Erken, gelenekle bağ kurmak için okuyalım istedi.

 

 

Tahminen 1640 yılında Dost Muhammed tarafından resmedilmiş bir hamzaname çalışması:

 

Güncelleme Tarihi: 21 Nisan 2016, 14:24
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER