Avrupa’da bir hümanizm rüyası: Erasmus

Avrupa ülkeleri arasındaki kültürel veya bilimsel ilişkileri geliştirmek, uluslararası anlayışa katkıda bulunmak için düşünülen bir programa Da Vinci, Kristof Kolomb veya Hegel değil de neden “Erasmus” adı verilmiştir? Kemal Kahraman yazdı.

Avrupa’da bir hümanizm rüyası: Erasmus

Üniversitelerimizde AB uyum süreci çerçevesinde Avrupa ülkeleriyle bir öğrenci değişim sistemi uygulanıyor: Erasmus Programı. Çevrenizde birtakım öğrencilerin bu programa katıldığını görmüş olabilirsiniz. Burada uygulamanın tarihçesini, artılarını veya eksilerini ortaya koymaya çalışacak değilim. Kim bilir çoktan tavsamaya başlamış, amacından uzaklaşmış, önemini yitirmiş olabilir. Beklenen katkıyı sağlıyor da olabilir. Değerlendirmesini üniversitelerin yaptığını umuyorum.

Avrupa ülkeleri arasındaki kültürel veya bilimsel ilişkileri geliştirmek, uluslararası anlayışa katkıda bulunmak için düşünülen bir programa Da Vinci, Kristof Kolomb veya Hegel değil de neden “Erasmus” adı verilmiştir? Yapılan işlerde tarihin kodlarını kullanmakta Batı dünyasının üstüne yoktur. Bir yandan “gelişme düşüncesi” çerçevesinde insanlığın son yüzyıllarda ne kadar büyük adımlar attığını vurgulamaktan hoşlanırlar, çünkü bunun onları milletler liginde üst sıraya taşıdığını bilirler. Öte yandan acısıyla tatlısıyla “ortak” tarihlerini referans göstermeye bayılırlar. Esasen bu, bugünün açısından geçmişe bakıştan başka bir şey değildir. Ama yine de bir kültürün olumlu olumsuz demeden kendi arka planına sahip çıkmasında saygı duyulacak bir şeyler vardır.

Erasmus programı olmasaydı bu isim ülkemizde şüphesiz pek bilinmeyecekti. Konuya yakın olan felsefe çevrelerinde ise bir kitabı hemen akla gelir: Deliliğe Övgü. Desiderius Erasmus, Hollandalı bir düşünür ve yazar. Ortaçağ Avrupa’sında “skolastik” adı verilen ve kilise kurumunun hakimiyetine dayanan bir dünyada mutlak otoriteyi sorgulayan, bağımsız düşünceye yol açan adımlar atmıştır. Batı’da Hümanizm adı verilen akımın, aydınlanma çağının öncülerindendir.

1466 doğumlu olduğunu söylersek dönemi hakkında öngörüde bulunabiliriz. Henüz Gelileo’nun doğmasına (1564) 100 yıl kadar zaman vardır. Da Vinci ise ondan 14 yıl önce doğmuştur.  (1452). Bizim dünyamızla karşılaştırırsak Ali Kuşçu, Uluğ Bey, Piri Reis (doğ. 1465) ve İbni Kemal’in (doğ. 1468) çağdaşıdır. Osmanlı’da Fatih Sultan Mehmet devri. 1393 doğumlu Uluğ Bey, yerkürenin, yıldızların yapısı ve hareketleri üzerine “şaşırtıcı kesinlikte” trigonometrik hesaplar yaparken, ülkesinde büyük bir gözlemevi kurarak gökyüzünün haritasını çıkarırken, kendisinden 170 yıl kadar sonra doğan Galileo’nun “dünya dönüyor” dediği için papalık tarafından cezalandırıldığı göz önüne alınmalıdır.

Zweig, Avrupa tarihini roman tadında anlatıyor

Avrupa’nın Ortaçağ karanlıklarında el yordamıyla bir çıkış yolu aradığı dönemde Rotterdam’da Erasmus dünyaya geliyor. Avrupa tarihi açısından dönüm noktası diyebileceğimiz isimlerden birisi. Milli eğitimden ezberlediğimiz şekliyle, “skolastik” dönemde Batı irfanına ışık olmuş bir isim. Konumuz, onun hakkında Stefan Zweig tarafından yazılmış bir kitap üzerine şekilleniyor: Rotterdamlı Erasmus. Kitabın Zweig tarafından yazılmış olmasını bir şans olarak görmemiz gerekiyor. Çünkü Zweig, önemli bir biyografi ustası. Bazı önemli şahsiyetlerin hayatı çevresinde Avrupa tarihini roman tadında sunan eserleri vardır. Fransız ihtilalini anlatan Marie Antoinette gibi.   

Çevirmenin sunuş yazısında ülkemizle ilgili alışılmış karşılaştırmalı yorumlar yaparak korsan mesajlar eklemesi dışında kitabın Türk okuruna iyi sunulduğunu söyleyebiliriz; Ülkemizde laiklik ilkesi ayaklar altına alınıyormuş, dinsel bağnazlığın ne kadar kötü olduğu bir kez daha anlaşılıyormuş, vs… İnsan, çevirmenin kitabı okuduğundan bile şüphe ediyor. Erasmus, çağının önyargılarına karşı sıkı bir mücadele vermiş düşünce ve kültür adamı. Ortaçağ Avrupa’sında bağnazlık denen şey kendini dine, daha doğrusu kilise kurumuna dayandırıyordu. Zweig’in devrinde ise dayandıkları şey kutsallaştırılan devlet ve milli şeflik yönetimleriydi; Almanya, İtalya, Rusya, hatta Türkiye. 40’lı yıllardan söz ediyoruz.  

Şimdi çevirmene cevap yetiştirmeyi bırakalım da kitabımıza geçelim. Zweig, Erasmus’ta “en önemli” olarak bulduğu özelliği daha başlarda şöyle vurguluyor: “O hiçbir ülkeye sürekli bağlı olmayan, tüm ülkeleri vatan bilen ilk bilinçli ve kozmopolit Avrupalıdır. Ona göre bir ulusun ötekine üstünlüğü söz konusu değildir. Hayatı boyunca dillerin anası saydığı Latinceyi ortak bir anlaşma aracı düzeyine çıkarmaya çalıştı. İnsanlığın ortak değerlerini öne çıkarmaya çalışan bir tutum benimsedi. Fakat yırtıcı, mücadeleci değildi. Belki şanslı değildi. Çünkü zamanında Avrupa mezhepler savaşının ortasındaydı. Luter’in çağdaşıydı.”

Erasmus’un böyle bir duruşa sahip olmak için aile kökeni uygun durumdaydı. Esasen aile kökeni bilinmiyor. Anne-babasını küçük yaşta kaybediyor. Ona kilise sahip çıkıyor. Eğitim hayatı boyunca kilise otoritesinden kurtulmaya çalışıyor. Ama bunu hep ustaca, fark ettirmeden yapıyor. O, açık mücadele ve rekabet adamı değildir. Güçlülere karşı sonuç vermeyecek direnişlerden kaçınır.

Paris’te Quarter Latin’deki okul yılları (College Montaigu) Ortaçağ Avrupası hakkında bize önemli ipuçları veriyor. Okul, yemekler, pislik içindedir, geceleri haşarata karşı savaş vermektedir. Kendi ifadesiyle, bu okulda başını defne dalları değil bitler süslemektedir. Burada Sezar’ın defne dallarından yapılan tacına atıfta bulunuyor. En kötü durumda bile alaycılığı elden bırakmıyor. Bitmeyen veba salgınlarını da düşünürsek bit ve fare adeta Ortaçağ Avrupa’sının simgesi haline gelmiştir. Erasmus, sadece bunlardan değil, okullardaki biçimcilikten, skolastik anlayıştan da tiksinir.

Üstün yaratılışta ve alaycı bir ruh

O zaman sanat ve sanatçı bağımsız değildir. Güçlülerin kanadı altına sığınmak, eli açık bir efendinin gözdesi olmak, kiminden iş, kiminden aylık istemek, himaye altında kalmak zorundadır. Sanatçı aç kalmak istemiyorsa yapması gereken şey, büyüklerin gururunu okşamak ve zayıfları da taşlamalarla korkutmaktı. Ne var ki küçülmek, eğilip bükülmek, yaranmaya çalışmak, Erasmus gibi “üstün yaratılışta ve alaycı bir ruh için” büyük bir ödün değildir. (s. 46) O, kendini zamanının ilim ve kültür merkezlerine kabul ettirebilmek için elinden geleni yaptı. Başkaldırı ona göre değildi. Zweig bunu şöyle açıklıyor: “Erasmus, eserlerinde gerçeğe biraz daha yaklaşabilmek için mektuplarında kendini beğendirme yolunu seçmiştir.” (s.47) Nitekim zamanla kralların, piskoposların saygı gösterdiği referans bir kişi olmayı başarmıştır.

Özgürlüğe olan düşkünlüğü onu hep seyahat etmek zorunda bırakır. Hollanda, İngiltere, İtalya, Almanya, İsviçre… Nerede başı sıkışsa bir başka yere kaçmayı yeğlemiştir. Ortaçağ Avrupa’sında düşünce adamı olmak kolay değildir. Uzun bir iç savaştan sonra barışın egemen olduğu İngiltere onu çok etkiler. Savaşın ve siyasetin ağırlığını yitirdiği bir yerde sanat ve bilimin daha özgür bir ortama ve gelişme imkanlarına kavuştuğunu düşünür. İlk kez “yalnızca düşünce ve bilginin güç kaynağı sayıldığı” bir ülkeye adımını atmıştır. Vatikan’dan gayet uzak bir noktadaki İngiltere için kendi yolunu çizmek daha kolay olmuştur.

Erasmus İngilizlerin konukseverliğine, “soylu önyargısızlıklarına” tanık olur. Ona göre Oxford’da daha özgür ve yürekli bir din anlayışı vardır. Fakat bunları kıta Avrupa’sıyla karşılaştırma olarak görmemiz gerekiyor. Kıta Avrupa’sındaki katı din ve toplum anlayışı onu öyle sıkmıştır ki İngiltere’deki nispi rahat ortam onu çok etkilemiştir. Oradan bir dünya vatandaşı ve evrensel kişilik olarak döner. Artık bilgi ve kültür nerede ağır basıyorsa orası onun ülkesidir. Ülkeler, ırklar, sınıflar, dini anlayışlar onun için önemini kaybeder. Kitabın ve sözün egemen olduğu yer onun vatanıdır.

Bununla beraber Erasmus derinliklerin adamı da değildir. Onun gözü derinlerde değil, ufuklarda, genişliklerdedir. Çok kültürlü dünyasında hep yeni açılımlar peşindedir. Yeniliklere, yeni yaklaşımlara karşı daima açık ve anlayışlıdır. Girişimci, idealist, entelektüel olarak özgüveni yüksek, düşüncede savaşçı ama bunun için insanlara zarar vermekten yana değil, bir o kadar alçak gönüllü, soğukkanlı, kuşkucu, gönülde barışsever bir insan.

Ortaçağda kilise kurumu çok güçlü olduğundan piskoposlar havarilere yakışan bir sadelik içinde olacakları yerde, derebeyleri gibi ihtişam ve israf içinde yaşamaktaydı. Egemenliği krallarla paylaşmaktaydı.  Esasen krallar meşruiyetini kiliseden almaktaydı. Erasmus, iktidar sahiplerinin sonsuz cüretine, halkın korkunç yoksulluğuna tanık olmuştu.

Nasıl bir Avrupa’da yaşadı?

Erasmus nasıl bir Avrupa’da yaşadı? 1466’da doğdu, 1536’da öldü. Protestanlığın kurucusu Luther 1483’de doğdu, 1546’da öldü. Yani aralarında 17 yaş fark olmakla beraber aynı dönemde yaşadıklarını söyleyebiliriz. Hıristiyan dünyanın merkezi olan Roma’ya giden hacılar, orada papaların, kardinallerin, İtalyan Rönesansı prenslerinin ihtişam içinde, savurgan ve ahlaktan uzak bir yaşam sürdüklerini görüyorlar ve ülkelerine şaşkınlık ve düş kırıklığı içinde dönüyorlardı.

Kimsenin itiraz etmek gibi bir lüksü yoktu. Papalık muhtemel tepkileri yatıştırmak için yüzyıllardır aynı yönteme başvuruyordu. İnançsızlara karşı sürekli kutsal savaş ilan ediyordu. Kudüs’ü, İncil’de geçen toprakları kurtarma hayali uzun süre idare etmişti. Haçlı Seferleri yüzyıllarca Avrupa insanını meşgul etmiş, dikkatleri dışarıya çevirmişti. Avrupa kıtasının Batı ucunda Endülüs’te Reconquesta (Yeniden Fetih) gerçekleşmiş, Müslümanlar ve Yahudiler İberya yarımadasından sürülmüştü. Doğu’da ise Osmanlı, dönemin en büyük gücü olarak yükselme halindeydi. Sömürgelerin zenginlikleri Avrupa’ya akmaya henüz başlamamıştı. Avrupa parçalanmış vaziyette, cehalet ve yoksulluk içinde bir çıkış yolu aramaktaydı.

Çıkış yolunu sadece Vasco de Gama, Kristof Kolomb gibi kaşifler aramıyordu. Roma mirası üzerine şekillenen Vatikan merkezli Hıristiyanlık kurumu ve anlayışından da bir çıkış aranıyordu. Bu yönde atılan adımlara Rönesans ya da aydınlanma diyorlar. Batı dünyasının aydınlanması. Ne var ki bu yönde atılan her adım, söylenen her söz, kilisenin sert tepkisiyle karşılaşıyordu. Onlar, Tanrıyı temsil eden Papalığa karşı çıkan isyankarlar, yeni inançsızlardı. Günahlarının kefaretini en acı bir şekilde ödemeliydiler. Ortaçağ Avrupa’sının cezalandırma ve işkence yöntemlerini bugün tahmin etmemiz bile mümkün değildir. Zweig, “paganların ve Çinlilerin bile aklına gelmeyecek işkence yöntemleri” diyor.

En yaygın ve gündelik cezalandırma biçimi isyankarların odun ateşinde yakılmasıydı. İnsanların dilleri koparıldıktan sonra sırığa bağlanıp ağır ateşte yavaş yavaş kızartılmaktadır. İngiltere’de bile Ütopya’nın yazarı Thomas Moore celladın baltası altında can verir. Kiliseler yağmalanmakta, kitaplar ve kentler yakılmaktadır. İki taraflı vahşet yaşanmaktadır. Reformcuların ve onlara karşı olanların vahşetleri. Bugün medeniyetin önemli merkezlerinden sayılan İsviçre’nin Basel şehri reform hareketi taraftarı olmuştur. Burada halk kiliselere saldırmış, mihraplardaki heykelleri, resimleri ve oymaları sökmüş, katedralin önünde toplayarak yakmıştır. Reformcular Katolikliği putperestlik olarak görmüştür.

Mezhep savaşlarının kavurduğu Avrupa’yı bir Müslüman görseydi, Haçlıların Kudüs’ü fethinde neden buradaki tüm Müslümanları kılıçtan geçirdiğini daha iyi anlardı. Ya da sömürgelere giden Avrupalı fatihlerin oradaki yerli halka yaptıklarını belki daha makul bulurdu. Avrupa böylesine bir kargaşa içindeydi. Luther liderliğindeki reformcu hareketi sadece din kurumuna karşı bir isyan olarak görmekse çok eksik bir yaklaşım olur. Ayaklanan köylüler, ortaçağ düzenindeki sosyal eşitsizliğe de karşı çıkıyorlardı.

Bir çeşit sosyalist ihtilale benziyordu. Yüzyılların birikimiyle onlar da Katoliklere vahşice saldırdılar. Binlerce yıl önce Germen kavimlerinin Batı Roma’yı yıkması gibi, yine Almanya merkezli bir isyan başlamış, Kutsal Roma’nın hakimiyetini bir kez daha yıkıyordu. Belki paganist Roma’ya karşı ayaklanan ilk Hıristiyanlara da benzetebiliriz. Ama onlar ayaklanmadı, Roma zulmüne karşı sabırla direndi. Luther öncülüğündeki reformcular, öbür yanağını uzatacak insanlara hiç benzemiyordu.    

Erasmus, barış havarisidir

Reformistler şiddete karşı şiddeti önerirken Erasmus, barış havarisidir. Din kurumunun ve kralların yaptığı gibi sabırsız ve hoşgörüsüz değil, daha insana yakışır bir yöntem peşindedir. Ona göre sorunlar, insana uygun, uluslar üstü bir idealle aşılabilecektir: “Bütün dünya, ortak bir vatandır.” (s. 97) Erasmus, önerdiği hümanist anlayışla bugünkü Avrupa birliği idealini ilk seslendiren düşünür ve yazar olmuştur. Beslendiği kaynaklar; Latinceyi kullanırken Roma, düşünce olarak eski Yunan ve elbette Hıristiyanlık birikimidir. Yani onun dünyasında adeta günümüz Avrupa’sının temelleri atılmaktadır. “Erasmus Programı” dediğimiz şey işte bu ideale göndermede bulunuyor.       

Bugün onun en tanınmış eseri, Deliliğe Övgü’dür. Kitap, bir tür olarak ne ilktir ne de sonuncu. Dönemlerinde sosyal veya siyasi eleştiride zorlanan düşünür veya yazarların işi deliliğe vurması, mesajlarını delilik üzerinden vermesi, az rastlanan bir şey değildir. Eski Yunan’dan (Momos) İslam çağlarına (Deliler Kitabı), Mısri’den Nef’i’ye, Gogol’dan (Bir Delinin Hatıra Defteri) Aziz Nesin’e (Deliler Boşandı) kadar, bilinen bir yöntemdir. Alaycı, hicivci bir kişiliğe sahip olanların dönemlerinde başka seçeneği olmayabilir. Erasmus, bu konuda belki en fazla mazur görülecek bir zamanda yaşamıştır.

Eresmus, Deliliğe Övgü’de diyor ki, tüccar yalnızca parayı önemsediği için çalışır. Yazar ve şair ise “aslında boş bir şey olan ünün çekiciliği ve ölümsüzlük yanılsaması nedeniyle” eser verir. Eserin kahramanı Stultitia, döneminde göklere çıkarılan erdemlerle alay eder. Onların yaşamı sadece zehir etmeye yaradığını vurgular. Zamanın skolastik düşüncesiyle kafa yormanın insana acı çektirdiğini ve ruhu kararttığını söyler. Gerçek anlamda yaşayabilmek için coşkulu, açık zihinli, bağımsız ve biraz esrik olmak gereklidir. Açık düşünceli ve adil olan,  tutkuların egemenliğine karşı çıkarak her şeyi açık seçik gören insanlar normal değildir, anormalliğin temsilcisidir: “Şu dünyada ancak deliliğe yakalanmış olana gerçek anlamda insan denebilir.” (s.78)

Hakim dünya sistemine kendini kaptırmayan insanlara her dönemde anormal gözüyle bakılmıştır. Bunlar uyum gösteremeyenler veya tabi olamayanlardır. Bizdeki tasavvuf öğretisinin temelinde biraz bundan vardır; dünyaya kapılmamak, görünen alemin ötesine ulaşmak için seyr-i süluk, vs. Tabii bu süreçte içinde bulunduğu toplumla ters düşerek cezaya maruz kalanlar da olmuştur: Mısri, Muhiddin-i Arabi, vs.

Erasmus’un tarif ettiği tam da böyle bir şey değildir. Çünkü yukarıda vurguladığımız gibi, onun derinlikle işi yoktur. O, kilise otoritesine ve Avrupa’yı kasıp kavuran mezhep kavgalarına karşı çıkarak Avrupa özelinde insanlığın ortak paydalarını bulmanın peşindedir. Bunu yaparken adeta bir karnaval maskesine gizlenerek döneminin dini ve sosyal yapısını taşlamaya çalışır. Bu yönüyle, reform hareketini tahrik eden, yönlendiren, yolunu açan şahsiyetlerden birisi olmuştur.

Buraya kadar, Erasmus adının neden belli mahfillerde hatırlandığını ve öte yandan Avrupa umumi efkarında neden unutulup gittiğini anlamamız herhalde kolaylaşmıştır. Bugünkü Avrupa’ya baktığımızda Erasmus’un hatırlanmasını cazip hale getirecek şartların bulunmadığını görüyoruz. Avrupa Birliği çoktan kurulmuştur. Avrupa ulusları içine dönük durumda değildir. Ortak bir potada bütün bir varlık düşüncesi mevcuttur. Ama bu düşünce, kendi içinde “ötekiler” yaratma konusunda yüzyıllara dayanan bir potansiyele sahiptir. Avrupa kültürünün her zaman ötekilere ihtiyacı olmuştur. İyi günlerinde olmasa da ekonomik ve sosyal olarak sıkıştığı zamanlarda bu hastalığı nüksetmektedir.

Avrupa rüyasının sonu kanlı bitiyor

Yazarımız Zweig’e gelince, bu kitabı Avrupa idealinin yıkılmaya yüz tuttuğu bir zamanda, İkinci Dünya Savaşı ortamında yazmıştır. Dünün Dünyası adlı eserinde İkinci Dünya Savaşı’na kadar gelen modern Avrupa rüyasını çok iyi anlatır. Ama aynı Avrupa, dünyanın gelmiş geçmiş en büyük katliam ve yıkımlarına yol açan ikinci bir savaşın içindedir. Ona göre buna yol açan da Almanya’da ortaya çıkan otoriter yönetim ve onun lideridir. Zweig, Avusturya vatandaşı bir Yahudi olarak, yani bu sürecin bütün sıkıntılarını yaşamış bir insan olarak Erasmus ile Avrupa ideali arasında bağlantı kuruyor. Nazizmden yola çıkarak tarihi sonuçlar çıkarıyor:

“İnsanlığın kaba güce dayanan tüm büyük çatışmaları, kana susamış bir zorbalık iradesinden çok, bu iradenin zincirlerini çözen ve insanlığın belli bir bölümünün üstüne yönelten bir ideolojiden kaynaklanır. (…) Hümanist Erasmus’a göre düşünce insanının en büyük suçu, kitlelerin zorbalığa her zaman hazır olan iradelerine gerekli bahaneyi sağlamaktır.” (s.104)

Evet, Zweig, Erasmus üzerinden kendi dönemine mesaj vermeye çalışıyor. Alman felsefe geleneğini eleştiriyor. Ne yazık ki onun devrinde Avrupa’da vahşet galip gelmiştir. Tıpkı 500 yıl önce Erasmus devrinde olduğu gibi. Erasmus’un bütün çabalarına karşılık Avrupa’ya hakim olan, Luter’in yolu olmuştur. Avrupalılar, yaşanan bütün o karanlık ve vahşi dönemlerden sonra, Avrupa ve insanlık ideali söz konusu olduğunda Erasmus’u hatırlamadan edemiyor. Bu arada, yazarımız Zweig, savaştan kaçtığı Brezilya’da umutsuzluk içinde intihar etmiştir.

Ortaçağ Avrupa’sında yol açıcı düşünür ve yazarlar arasında Erasmus’la aynı kefeye koyabileceğimiz Montaigne, Rabelais gibi isimler var. Eserleri halen dünya klasikleri arasındaki yerini koruyor. Bu yazarlar barış ve insanlık üzerine eser vermişlerse de Avrupa tarihinin asıl karakterini oluşturmaktan uzak idealistler olarak kalmışlardır.

Erasmus’un son yıllarında Floransa’da Avrupa tarihinin en önemli kitaplarından birisi yayımlanır, Machiavelli’nin Prens’i (1532). Machiavelli, iktidar için her türlü fırsatı, ne pahasına olursa olsun değerlendirmeyi öngörüyordu. Yani kazanmak için her şey mubahtı. Siyasi tarih boyunca liderler kendilerine bu kitabı rehber edindiler. Uluslararası sınırlar hep kılıç ve kanla çizildi. Avrupa uluslarının en tutkulu güçlerini harekete geçiren, birliktelik değil, husumet oldu. Erasmus anlayışı ise Avrupa’nın kaderinde gözle görülür bir rol oynamadı, bir ideal olarak kaldı. (s. 205)

Zweig bunları II. Dünya Savaşı hengamesinde yazıyor. Bugünleri görseydi ne derdi bilemiyoruz. Ama 20. yüzyıl boyunca dünyada, Ortadoğu’da yaşananları hatırlamadan edemiyoruz.

Stefan Zweig, Rotterdamlı Erasmus (Çev. Ahmet Cemal), Can Yay. İstanbul 2015, 206 s.  

Desiderius Erasmus, Deliliğe Övgü, Alter Yayıncılık, İstanbul 2008, 208 s.    

Kemal Kahraman

  

          

                

          

   

   

       

Güncelleme Tarihi: 20 Temmuz 2020, 14:39
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26