Aşıklık geleneğinden beslenen hikâyeler: Yüzünü Örtüyor Sesin

Dilden dile aktarılan, kalemden azade hikâyeleri yeni bir nefes ve ilhamla yorumlayan genç yazarlar, Mecaz Yayınları etiketiyle Yüzünü Örtüyor Sesin adlı Dengbej Hikâyeleri kitabından okura sesleniyor. Fatma Kahraman Yıldız yazdı.

Aşıklık geleneğinden beslenen hikâyeler: Yüzünü Örtüyor Sesin

Çağlar ötesinden yankılanan sesleri duymamız için yola revan olan dengbejleri, yamalı heybelerinden dökülen acı çığlıklardan, kederin isine bulanmış bakışlardan, derin düşlü görünmez uykulardan ve yorgun yüzlerine yerleşen gariplikten tanıyoruz. Diz çöküp oturduğumuz sofrada nimetler önümüze serilmekten, çöldeki yanık kum taneleri ayağımıza dokunmaktan hayâ ediyor. Çadır direkleri hoyratça yaslanan kibirli omuzları sarsarak uyarıyor, el dokuması kilimlerin desenleri tezgâha geri dönmek istiyor. Demlenen muhabbetten geriye ancak, rüzgârda sallanan ağaçların tomurcuklu dalları ve kanadını özgürlüğe çevirenlerin dertli çırpınışları kalıyor.

Dilden dile aktarılan, kalemden azade hikayeleri yeni bir nefes ve ilhamla yorumlayan genç yazarlar Kürşat Çelik, Fatih Kutlubay, Merve Parlak, Selim Baki, Sıddık Yurtsever, Soner Oğuz, Süleyman Arif Yıldız, Şeyda Arslan, Veysel Altuntaş ve Yunus Meşe Mecaz Yayınları etiketiyle Yüzünü Örtüyor Sesin adlı Dengbej Hikayeleri kitabından okura sesleniyor. Kendi anlayış ve bakış açılarıyla oluşturdukları metinlere yer yer nazım parçaları da ekleyerek sözü büken adamlara dönüşüp zamana yayılan geleneğin peşine düşüyorlar.

Yaşadığı devrin buhranını ekmeğine katık eyleyenlerin, çile girdabında hüzne boğulanları dost meclisine misafir edenlerin, sabır ocağında gönül hamlığını pişirenlerin, katre katre sevdayla donananların seslenişiyle bize neler anlatıyorlar. Dinleyenleri destansı hikâyelerin kucağında gezintiye çıkaran gelişmeler sırrını kelimelerin sarsıcı kıvraklığından alıyor. Beklenmeyen son düşlenen başlangıçta düğüm olurken, uzak diyarların kırbaç şaklatan dilbazları kambur atların sırtından yük devşiriyor.

Uzayan gecenin kuytu köşelerini tutan yalnızlık, ölümle kol kola insan avına çıkarken, rastladığı her duygudan bir lokma koparıyor, her durumdan bir vazife kuşanıyor, adımları ayrılığı ölçüp biçiyor, yâdımıza efkârlı tarafından gedikler açıyor. Dörtnala iz süren kalem nokta koyduğu cümleleri parantez içine alarak korkusunu yeniyor. Cevapsız sorular soran aşığın serzenişi iğne deliğinden kolayca süzülerek havaya naif kokular bırakıyor. Perdeden yansıyan oyun taze figüranlarla yolculuğunu zirveye doğru yol alarak tamamlıyor.

Müstesna bir halin dingin koynunda devleşen firkati, uhdesinde vicdan hesabını barındıran liyakati, klan ve stramı kalben deruhte eden hikayatı, toprağın her çatlağına bahşedilen hayatı, suretlerin silinmesiyle meydana çıkan ademi, bu coğrafyanın beslediği değerleri, aşıklık geleneğini ve kelamı söze çeviren sesleri bugünün öykü diliyle harmanlayarak farklı bir edebiyata imza atan yazarlar, dengbejin kendi kulaklarında bıraktığı sesi aramaya koyuluyor.

"Herkes susunca kim anlatır hikâyeyi? Hikâye anlatır kendini. Geç anlatır, güç anlatır ama anlatır. Belki on yıl belki elli belki yüz... Belki bir taştan dile gelir belki bir yaştan. Gözünü budaktan sakınmaz, sözünü kulaktan. Ne var ne yok anlatır. Kaç farklı zaman ve mekânda tamam olur, Allah bilir. Kıyamete kadar belki... Ama mutlaka tamamlanır. Ben onca yol ve yıl geçip topladım bu hikâyeyi. Bana emanet. Ben ona köle. O, ne derse o. Gizli varlığını benimle görünür kılıyor. Bense onu taşımakla yaşıyorum. Ben sussam, sen sussan, o susmaz. Benden geçse senden geçmez; senden geçse kendinden. Akacak bir damar illaki bulur."

YORUM EKLE

banner19

banner13