Artık o kadar da Türk değiliz

Alexis de Valon (1818-1851), 1842’de çıktığı Doğu seyahatinde aldığı notları memleketindeki bir kültür dergisinde yayınlamış. Türkçe'ye 'Doğu'da Bir Yıl' adıyla tercüme edilen bu kitaba dair yazdı Sadullah Yıldız.

Artık o kadar da Türk değiliz

https://www.ktpkitabevi.com/urun/doguda-bir-yil-abdlmecit-dneminde-trkiye-9786050204315Alexis de Valon (1818-1851), kısa bir ömür sürdükten sonra memleketi Fransa’da hayata gözlerini yuman genç bir entelektüel. Bu kısa ömre önemli bir seyahatname de sığdırmış Valon. 1842’de çıktığı Doğu seyahatinde aldığı notları döndükten sonra memleketindeki tanınmış bir kültür dergisinde yayınlamış. Say Yayınları da “Doğu'da Bir Yıl & Abdülmecit Döneminde Türkiye” adıyla bu notları basmış.

Sultan Abdülmecit devrindeki bu ziyaret, şaşırtıcı derecede olduğu söylenebilecek bir dikkatle not edilmiş yazar tarafından. Genel olarak İzmir ve İstanbul’dan aktarılıyor notlar ve “Rodos ve Patmos” ile “Tuna” başlıklı iki bölüm daha var. Yer yer uzun tasvirlerle bezeli nakiller kitabın en güçlü yanı değil. Ansiklopedik bilgiden ekseriya kaçınması, hakikaten güçlü bir dil kurması, hâkim bir bakış ile dikkatli bir gözlemcilik fonksiyonu, uzun tasvirlerin edebî cilasından daha göz alıcı.

Tabii ki evvelden bol bol okunmasına rağmen yine de görmemenin doğurduğu belirsizlikle şehre bir yabancı olarak geliyor Valon. Toplumu mümkün mertebe içine girerek tanımaya çalışıyor ancak onun da vurguladığı gibi âdet ve göreneklerine sıkı sıkı bağlı bu cemiyette ‘içeri’ye ancak belli bir mesafeye kadar girebiliyor. Mahrem olanın belirlediği çizgiyi geçememekten sanki muzdariptir Valon ve daha fazlasını bilmek ister bu insanlara dair.

Saray ve harem konusunda hakikatin semtine uğramamış

Gerçi topluma karşı ne kadar anlayışlı ve anlamaya hevesli bir tablo çiziyorsa da, aynı merhameti yönetenler kısmına göstermiyor yazar. Toplumu tahlilde nispeten abartısız ve hakkaniyetli kullandığı dilini söz konusu ‘saray ve harem’ olduğunda gerçeğin yoluna revan etmez. Daha direkt bir ifadeyle, harem mevzu-ı bahis ise birçok Avrupalı seyyah gibi Alexis de Valon da Pierre Loti eserlerinden fırlayıp gelmiş bir hurafeciliğe teslimdir. Hatta insanı acı acı güldüren anekdotlar dahi vardır bunlar arasında. Elbette söz konusu tarihsel hurafecilik olunca masada sadece harem yok, padişahların cinayetlerinin hudutsuzluğu da sırada.

Mesela yaz mevsiminde Türkler’in salatalığı bolca tükettiğini anlatırken laf gelip Fatih Sultan Mehmet’in de salatalığı pek sevdiğine ve bir gün, bahçesinden üç (rakamla 3) salatalığın eksildiğini görünce hışımla suçlunun bulunmasını istediğine varır. Hikâye elbette vahşice bitiyor: Bostancıbaşı, bu hırsızlık için içoğlanları suçlar ve “sultan onlara suçlarını itiraf ettiremeyince gerçeği öğrenmek amacıyla başka bir yola başvurur, bunların karınlarını yardırır. İlk altısı masum çıkar ama yedincisine yapılan otopsi suçluyu meydana çıkarır.” Valon böylesi nakilleri ara sıra yapıyor.

Ecdat nasıl giyinirdi?

Alexis de Valon, gördüğü her şeyi, onları görmeden önce gözünde yeterince büyütmüş olmasından kaynaklanan bir azametle ‘Türk’le özdeşleştirip karakterize eder. İstanbul’a gelmeden önce İzmir’de bir köle pazarını gezen genç seyyah -ki İzmir’in kızlarının çoğu nikap altında da olsa güzelliklerini müşahede ve övgüye doyamamıştır- kozmopolit bir ortamda dahi Türkler’in diğer herkesten kolayca ayırt edilebileceğini söyler. Bu aynı zamanda bir üstünlük gibi okunuyor satırlarında: “… Daha ilk bakışta Türkler’in bu kalabalığın en soylu sınıfını oluşturdukları anlaşılıyor. Bol kıyafetleri onlara düzgün profillerinin ve ciddi tavırlarının yalanlamadığı etkileyici bir hava veriyor.”

Valon’un kitap boyunca en sık yaptığı şey de II. Mahmut’a çatmak: “Bir kez daha tekrarlıyorum; Türk halkı, Fransa’da genel olarak sanıldığı gibi Mahmut’un orduya ve kamu görevlilerine empoze ettiği iğrenç üniformayı henüz benimsemiş değil. Türkiye’de Allahtan kaşmir sarık hâlâ moda…”, “Türk mahallesi, Mahmut’un giriştiği reformlara rağmen özgünlüğünü büyük ölçüde korumuş. Birkaç silindir şapka dışında gündüz vakti pazarların bütünüyle Doğulu görünümü hiç değişmiyor…” (49)

Kıyafetin bol oluşunun insana vakar ve heybet kattığı hep ifade edilegelmiştir; ecdadın uluslararası tanınırlığının azamet bölümüne de önemli katkısı olduğu söylenir kıyafetin. Türkler üzerinde gördüğü elbiseleri bir yerde şöyle naklediyor yazar: “… zengin bir tüccarın simgesi olan kırmızı renkten, bir emir ya da hacca gitmiş dindar bir Müslüman’ın simgesi olan yeşile kadar her renk görülüyor. İpek işlemeli ya da altın sırmalı yakasız ceket, kemer biçiminde yuvarlanmış uzun bir kuşak ve içinde akik saplı bir hançer, dizlere kadar gelen bol bir pantolon, genellikle kırmızı pabuçlar ve hepsinin üstünde kürklü bir palto ya da bol bir yün cübbe… Türkler yaygın olarak bu kıyafetlerle dolaşıyorlar.” (43)

II. Mahmut’u kitap boyunca affetmediği gibi -zira Türkler’in heybetini bozan kıyafetleri içlerine sokmuştur- başka unsurların kıyafetlerini de ısrarla beğenmez: “Ermeniler Türkler kadar şık değil… Yahudiler soluk renkli alınlarına küçük siyah şekillerle kaplı beyazımsı bir paçavra sarıyorlar… Uzun, siyah saçlı, pala bıyıklı, kibirli Rumlar yarı çıplak zencilerin, üniformalı Avrupalı subayların koşuşturdukları ve beyaz kukuletalı Türk kadınlarının hayaletler gibi geçip gittikleri bu karmakarışık toplumun züppeleri…”

Valon, peçe ardına saklanmış bu beyaz kukuletalı hanımları, Türk toplumunun sacayaklarından biri olduklarını iyi anladığından yer yer uzunca irdeler. Bunun zihnî bir irdeleme olarak kalmasının gerekliliğinin de farkındadır. Bir yerde Sultan’ın hareminin iyi korunduğu ve Sultan dışındaki herkese tamamen kapalı olduğunu, buraya ufak bir göz atışın bile insanı korkunç bir sonla karşılaştırabileceğini anlatıp ekler: “Yoksul bir Müslüman’ın haremini zorlamak belki çok daha tehlikeli olabilir.”

Kadınların çarşaf ve peçelerini, “üstlerindeki esrar perdesi” olarak tanımlıyor yazar. Bir pazar gezintisi esnasında feraceli ve beyaz kukuletalı giysinin kadınlar üzerinde korse olmadan vücut hatlarını gizleyici fonksiyonu gösteremediği gözlemini dillendirip devam ediyor: “Pazarlarda yalnız başlarına dolaşan kadınların çoğu yaşlı ya da aşağı sınıftan. Şark kıskançlığı yüzünden neredeyse sürekli esaret hayatı yaşayan güzel ve zengin Türk kadınları ender olarak yaya dolaşıyorlar. Sokağa çıktıklarında yanlarında her zaman kendileri gibi giyinmiş bir yığın köle oluyor ve ancak beyaz feraceleri, narin ve ince boylarından tanınıyorlar.” Örtünün araya koyduğu mesafe dolayısıyla belli bir noktaya kadar hedefini tahlil edebilen Valon, nihayetinde bir turist olarak izlediği Osmanlı hanımlarını bir yerde Endülüs kadınlarının çekiciliğiyle de kıyaslar, Doğulu hanımların elbette güzel olabileceklerini lakin “onlara ulaşmanın, kadınların çekiciliklerinden çok, tehlikenin meçhul ve sarhoş eden çekiciliği”nden kaynaklandığını söyler.

Aslına bakarsanız Valon, satırlarında durduğundan daha cesaretli (çapkın) çıkar. Bir ara bu elbiselerin ardında gizlenen yüzleri görmek için teşebbüs eder ve bulunduğu gemiye binen altı odalığın durduğu bir salona “Asya’nın esrarengiz kadınlarının çok övülen güzelliğini görme konusunda eline bundan daha iyi bir fırsat geçmeyeceğini” düşünüp girer. Tabii ki odada peçelerini açan hanımları o hâliyle görünce arkasından yaklaşan birini görür ve güverteye kadar kaçar: “Yaşlı iki Türk hemen yerlerinden kalkarak öfkeyle baktılar bana; biri elini hançerine götürdü ve kızgınlıktan boğulan sesiyle, ünlü ‘gâvur’ sözcüğünü telaffuz etti.” (83)

Bir Türk çok para isterse “Allah’tan korkmuyor musun!” de ona!

Alexis de Valon, toplumun yaşayışına dair dikkatlerinde de seyahatnamesini özel kılacak bazı dakik hususlara değinir. Eskilerin âdetleri ve yaşayışlarına dair bazı mühim enstantanelerdir bunlar. Gemideyken aktardığı bir sahne, aradan geçen neredeyse iki asır sonrası için, bugünkü bazı genel kabulleri doğrular nitelikte. Gemideki tüccar sınıfından gözlemlerini aktarırken, onların birdenbire namaz vaktini fark edip hemen topluca ibadete koyulduklarını, yüzlerinden çok derin bir dindarlığın okunduğunu ve “çevrelerindeki insanların onlara bakıp gülümsemelerinin pek umurlarında olmadığını” söylüyor Valon. Sonra ekliyor: “Burada ilginç olan, bu Fransız gemisinde tanrıya ibadet etmeyi düşünen belki de tek Fransız’ın bile olmaması ve hiçbir Müslüman’ın da bu ibadet görevini unutmamasıdır.” Bulundukları gemi bir Osmanlı değil Fransız gemisidir; yazarın şaşırmasında bunun da etkisi olsa gerek. Bir başka yerde daha rijit şahitlikleri var:

İstanbul’da bir pazar yerini gezerken “Türkler’in dürüstlükleri dillere destan” diyor ve ekliyor: “İlginçtir, kimse İstanbul’da hırsızlık yapmış tek bir Müslüman gösteremez. Bana bankacıların, çok büyük miktarda paraları adlarını bile bilmedikleri hamallara gönül rahatlığıyla, hiç korkuya kapılmadan teslim ettiklerini söylediler.” Değişen kısmı geçelim; değişmeyen bir âdetimiz gözünden kaçmamış tabii ki yazarın. Türkler çalmıyorlar ama yabancıların cehaletinden yararlanma konusunda hiç tereddüt etmiyorlar, diye yazmış. Genellikle satıcıların, çalışanlarıyla birlik olup satışta “değerinden fazla fiyata satış” yaptıklarını ama bunun da bir sibop kapağı olduğunu söylüyor:

Bu konuda onları durdurmanın tek bir yolu var. Bir Türk malına çok para isterse ona ‘Allah’tan korkmuyor musun!’ demek gerekiyor. Bu lafı duyunca hemen yüz ifadesi değişiyor, pazarlığı yapılan mala gerçek değerini veriyor ve bu durumda ona inanmamak büyük hakaret oluyor.”

Bir turist için oryantal efsanelerin değişmez ögelerinden hamamlara da uğruyor genç seyyah. Burada yaşadıklarını bir lunaparkı ilk kez tecrübe ediyormuş gibi anlatıyor uzun uzun. Bakalım Türkler’in hamamı nasıl oluyormuş deyip girdiği bu buhar havuzundan kendini dışarı zor atıyor: “…İki çocuk kollarımı, ayaklarımı tutmuşlardı ve öfkeyle yoğuruyorlardı. Beş dakika süren masajdan sonra daha güçlü kuvvetli olanı, kollarımı göğsümde birleştirdi ve oraya dizinin bütün gücüyle bastırarak bütün kemiklerimi çatırdattı. Buna öldürücü son darbe deniyor. Daha tükenmiş değildim. Cellatlarımdan biri içindeki suda kıtık topakla bir sabunun yüzdüğü bir bakır leğen getirdi. Kalkmamı işaret etti ve arkasından gittim. Bir Şark hamamının bütün zevklerini tatmaya kararlıydım. …Musluktan boşalan kaynar suydu. Bu kez, orada bulunanları neşeye boğarak ve deli gibi çığlık atarak kaçtım. Ancak tekrar çeşmenin altına getirildim ve kıldan yapılmış sert bir eldivenle tepeden tırnağa ovuldum.”

Kendi memleketinde öyle görmemiş olsa gerek ki, eğlence hayatının olmadığı İstanbul’un akşamları ıssız bir adaya dönüştüğünü söylüyor Alexis de Valon: “Saat 8’de yatma alışkanlığı olmayan biri akşamları bu kentte çok sıkılır. Güneşin batmasıyla birlikte Müslümanlar kayboluyor ve Türk kenti uyuyor. Pera’da bazı aylaklar bir saat daha Küçük Mezarlık’ta dolaşıyorlar. Gece vakti herkes çekiliyor ve ıssız sokaklarda sadece aç köpeklere rastlanıyor.” (93)

Sadullah Yıldız, tekrar okumak üzere rafa kaldırdı

Güncelleme Tarihi: 13 Aralık 2018, 11:49
YORUM EKLE

banner19

banner13