banner16

An'ı Yakalayan Öyküler: Ses ve Gölge

Ali Haydar Haksal’ın 'Ses ve Gölge' kitabındaki öykülerin farklı bir tarzı var. Deneme ve öykü arasında bir yerde. Hatta bazen şiire bile kayıyor. Kısa ama düşündürücü cümleler ya da deneme ve öykü arasında gidip gelen bir tarz... Hatice Kübra Karadeniz yazdı.

An'ı Yakalayan Öyküler: Ses ve Gölge

Tanrı’nın huzurunda secdeye eğilmişken, gömleğimin cebindeki iki kurşun kalem seccademin üzerine düştü. Uç uca verdiler, benden önce kıbleye yöneldiler. Keskin bir kalemtıraşla sivriltmiş olduğum uçları birer ibre gibi kıbleyi işaret ediyorlardı. Bu bana yapılmış bir uyarı mıydı, dikkat miydi, bir yönlendirme miydi? Kafa kafaya vermişler, yüksek sesle birbirleriyle konuşuyorlar gibiydiler. İstikamete yönel ve secdede bulun der gibi…” Ses ve Gölge bu cümlelerle başlıyor ilk öyküsüne. Öykünün adı ise ‘İki Kalemin Ucu’. Bu cümlelerle karşılaşmak sanki bana da bir işaretti. Çünkü benim başıma da çok geliyor bu olay. Gömleğimin cebinde unuttuğum kalemler ve secdeye giderkenki düşüncelerim…

Ali Haydar Haksal’ın bu kitabındaki öykülerin farklı bir tarzı var. Deneme ve öykü arasında bir yerde. Hatta bazen şiire bile kayıyor. Kısa ama düşündürücü cümleler ya da deneme ve öykü arasında gidip gelen bir tarz. Hepsi adeta arafta bulunuyorlar. Dimağlara serpilen düşünceler öykü diliyle yoğruluyor ve ortaya Ali Haydar Haksal’ın yeni üslubu çıkıyor. İmzalı bir kitabı okumanın ayrı bir tadının olduğunu da söylemeliyim. Kitabı okuduktan sonra ise kitapla alakalı kısa da olsa sohbet ettik kendisiyle. Kitaba dair izlenimlerimi kendisiyle paylaşırken neden böyle bir üslup kullandınız diye sordum, kendisi ise “bunlar anı yakalayan öyküler” cevabını verdi. “Nasıl ki fotoğraf çekerken flaş anına ne takılırsa o biçimde şekil alır. Tıpkı bu hikayeler de aynı şekilde an’a takıldılar ve cümlelere döküldüler” şeklinde devam etti.

Ses ve Gölge’de uzun bir durağanlık ve fluluk söz konusu

Kendisinin, kitaplarına dair farklı bir düşüncesi daha var. Haksal’ın her kitabı onun için bir ada mahiyetini taşıyor. Öykülerini hep yaşadığı olayların eksenini düşünerek ve imgeler yakalayarak yazdığını ifade etti. Ben ise Ses ve Gölge kitabında varlığa dair gördüğüm şeyler üzerinden konuştum. Kitaba adını veren “Ses ve Gölge” öyküsünün aslında kurguladığı ve zeminine oturttuğu ana kavramsal çerçevenin varlık düzleminde olduğunu ifade ettim. Bütün öykülerin kişiselleştirilmiş şekli başkayken kelimelerin bile varoluş amaçları farklı dönüşmüş bu kitapta.

Kısa ve uzun soluklu öyküleri birbiri ardını kovalayan düşünceler, kurgulu kişiler, kurgusuz düşünceler ve çözümlemeler eşliğinde sıralanarak devam ediyor. İki ana başlıkta toplam 57 öykü bulunuyor. Her bir öykü kendi içinde çekişmelerini de ortaya koyarken aynı zamanda Ses ve Gölge karakterize edilerek okuyucuya sunuluyor. Ali Haydar Haksal’ın okuduğum diğer kitaplarında olaylar, durumlar ve kelimeler net ve kesin sonuçları içerirken Ses ve Gölge’de uzun bir durağanlık ve fluluk söz konusu. Hatta öykülerinden birinin adı da ‘Flu Bir An’. Ana hatları itibariyle her ne kadar belirsiz olsa da az kelime ve cümlelerle öykünün kucağı yansıtılmaya çalışılmış.

İnsanın Hızır’ı kendi içinde

Okurken çok etkilendiğim pek çok öykü oldu. Ama benim öyküm diyebileceğim iki tanesinin adını vermeden edemeyeceğim. Birincisi “Gün Işığınca” isimli öykü. Öyküde dünya ve ölüm arasında yaşanılan gidip gelmeler anlatılmış. Gerçek ve rüyanın ayrımına varılıyor. Bir buçuk sayfalık öykünün her cümlesinin altını çizdim ama buraya son dört-beş cümlesini eklemek istiyorum: “Yol, yalnızlık ve ben. Yanı başımda beni oradan oraya götüren görevli de şaşkın. Şaşkınlık onun kaderinde. Gözlerimi güne açtığımda ortada bir şey kalmıyor. Ne o ne de ben.”

Diğer beğendiğim öykü ise “Bana Git mi Demek İstiyorsun”. İlk cümlelerini nakledeyim şuraya: “Sözcüklerimin arasına karışıyorsun durmadan. Toprağın özlemi yağmur, karın özlemi kış. Kışın özlemi bahar. Kainatın rengi ve yüzü, göğün yansıması deniz. Birbirleriyle örtüşüyorlar aralarındaki perdesizlikle.” Zıtlıkların birbirlerini tanımladığını, her şeyin başlangıcı ve sonucunun sürekli ilişki halinde olduğunu söylüyor bizlere.

“Eylül Sabahında” isimli öyküde dikkatimi çeken bir cümle de farklı deryalara savrulmama sebep oldu. Diyor ki “İnsanın Hızır’ı kendi içinde.” Bütün basitliği ama ihtişamıyla yakalıyor sizi. Yunus Emre’nin ‘Bir ben vardır bende, benden içeri’ dizesi takılıyor aklıma yine. Bu insan denilen varlık mucizeyi başka yerde ararken azıcık kendisine baksa, biraz inansa, biraz sabretse bütün perdeler kalkacak. Ve belki de Hallac-ı Mansur’u bile anlayacağız. Her doğru her yerde söylenmez belki evet ama insanın hangi yakarışla yaşadığını ise kimse bilemez.

Masal anlatan Rokuş ninemizin samimiyetine ulaşamadım ki hiçbir zaman

“Ses ve Gölge” isimli hikâyeye yeniden dönüp birkaç nokta üzerinde durmak istiyorum. Hikaye biraz Platon’un idealar düşüncesine beziyor. Gerçekler ve yansımaları anlatıyor Platon. “Ses ve Gölge” ise asıl düşünceler ve onların yansımalarını konu ediniyor. Sürekli bir kaçış, bir mücadele var. Ses dediği şey gerçeği, varlığı tanımlarken gölge ise yansımaları ifade ediyor: “Hayat bu deyip geçemedim. Çünkü ben bu kentin bu sabahında kendim ve gölgemle baş başaydım. Nereye gitsem gölgem benimleydi. Yanımda taşıyordum ama yük değildi. Bir anlık yitmesiyle bana yük oldu. Akıl bilincimi bir başka yere yönlendirdi, beni benden çaldı.” Varlık ve idea düşüncelerinin yanısıra arada kalmışlık, müphem duygular birbiri ardına sıralanıyor.

Böyle böyle bir gündüz bir gece geçip gidiyoruz hayattan. Herkes kendi öyküsünü yazmakla meşgul, tabii bir öykü yazdığının farkındaysa. Biri gerçek hayat, diğerleri kurgulanan hikayeler ve yansımalar. Farklılıklarıyla birlikte bir bütün halinde varlar. Farklı olmaları değil onları var eden. Sadece olmaları. Aman Rokuş ninemizi unutmayalım. ‘Kurgumun Kurgusu’ isimli öykümüzün kahramanı. Gerçek bir kahraman. Özellikle sordum Ali Haydar Haksal’a. Çocukluğunda ona ve etraftaki çocuklara masallar anlatırmış: “Masal anlatan Rokuş ninemizin samimiyetine ulaşamadım ki hiçbir zaman. Masalını anlatırken dalardı uzun uzun. Bitirdikten sonra masal uzak diyarlara gitti, geçmişlerimize rahmet olsun der, Allah’ın bağışına ve merhametine sığınırdı. Anlattıklarının tamamının hayal olduğunu söyler, sağ olanlar için de bağış dilerdi. Allah’ın rahmeti üzerine olsun ninem…”

Ali Haydar Haksal, Ses ve Gölge, İz Yayıncılık

 

Hatice Kübra Karadeniz

Güncelleme Tarihi: 03 Ocak 2018, 12:19
banner12
YORUM EKLE
banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6