"Amok Koşucusu"na dönüşen bir cerrahın hikâyesi

Amok Koşucusu, namütenahi şartlar gereği Avrupa’dan, Hollanda sömürgesi altındaki Doğu Hint Adaları’na mecburi hizmet gereği giden bir doktorun orada yaşadığı travmatik bir olay neticesinde düştüğü acıklı durumun giderek nasıl bir saplantıya dönüştüğünün hikâyesidir.

"Amok Koşucusu"na dönüşen bir cerrahın hikâyesi

GİRİŞ

İklim şartları ve kültürel farklılıktan kaynaklı bir adaptasyon problemi yaşamakta olan cerrah, Avrupa’ya dönüşüne az bir zaman kala kendisine başvuran çok zengin ve soylu bir İngiliz kadının, özel durumuna istinaden yardım talebini; reddeder. Kadının küstahça tavrı ve yardım isterken dahi takınmış olduğu soğukkanlı, üstenci tutumu, erkek olarak duygularına kapılmasına ve öfkelenmesine yol açar. Ancak kadının muayenehaneyi terk etmesinin akabinde mevzubahis olan “İnsan hayatı”na ve kritik duruma ilişkin “Sorumluluğu”nu hatırlayan doktor, çok derin bir pişmanlık içine düşer. Hatasını telafi etmek için her yola başvuran doktorun içine düştüğü saplantılı durum, onu bir tür delilik olan “Amok Koşucusu”na dönüştürür. “Sorumluluk” kavramı ile toplumsal ödevler hakkında derin psikanalizler barındıran eser, gerek doktor gerekse talepkâr olan kadın cihetinden, insan ruhunun sarkastik salınımlarına ilişkin okuyucuya, mükemmel bir yetkinlik sunuyor.

Ocenania’nın Yolcuları

1912 yılının Mart ayında, Napoli Limanı’na yanaşmış olan bir yolcu ve yük gemisinde; kömür ikmalinin yapıldığı bir gece yarısı yaşanan çok tuhaf bir hadise, haftalarca hatta aylarca insanların gündemini meşgul etti. Oradaki diğer yolcular gibi o geceyi, ben de uzun süren yolculuğun sarhoşluğuyla karadaki kafelerde ya da opera salonlarında geçirmeyi tercih etmiştim. Fakat yıllar içinde ancak toplayabildiğim cesaretimle bugün artık yaşanan o dehşet verici hadisenin şifrelerini içimde gizleyebildiğimi itiraf edebilirim. Çünkü olayın öncesindeki gece, yaşadığım kritik bir mülakat; sebepleri ve sonuçları itibariyle yeterli veriyi içinde barındırıyordu.

Hindistan’ın Batı Bengal Eyaleti’nden Avrupa’ya olabildiğince erken dönmenin çarelerini ararken konuştuğum gemi acentesindeki görevli, o mevsimde bana bir kamara ayarlamanın neredeyse imkânsız olduğunu belirtirken oldukça ümitsiz görünüyordu. Çünkü yola çıkan gemiler, henüz Avustralya’dayken doluyordu ve birilerinin gelmemesi ihtimalinin mucizesine inanmak durumundaydık. Neyse ki ertesi gün; geminin ortasında, pek de konforlu sayılamayacak bir yerden; bana bir kamara ayarladığı müjdesini verince yolculuğa hazırlanmak için çok düşünmedim ve hemen yeri kabul ettim.

Sahiden de gemi, her milletten insanla tıklım tıklım doluydu; benim kamaram ise makine dairesinin hemen üstünde küçük, basık, neredeyse bir tabut kadar havasızdı. Makine dairesi, gürültülü bir canavar gibi gece gündüz çalışıyor ve insanlar güverteden kamaralara, oradan başka yerlere sürekli benim kamaramı “yolgeçen hanı” olarak kullanmak suretiyle dağılıyorlardı. Gece gündüz sürüp giden sürekli bir hengâmenin ortasında ve daracık tabutun içinde ne dinlenmek ne de yolculuğun tadını çıkarmak mümkün görünüyordu. Azıcık hava almak bahanesiyle kendimi, geminin güvertesine dar attığım zamanlarda ise yapacak hiçbir işi olmayan ve boşluk hissinin verdiği bu gerginlikle sürekli volta atan insanların arasında sıkışıp kalıyordum. Üç gün boyunca günbatımları dışında hiçbir cazibesi olmayan deniz manzarasını ve insanları izledim; zaman zaman yalnız kalmak umuduyla geminin bütün birimlerini ziyaret ettim ve nihayet yapacak hiçbir şey kalmayınca bu amaçsız kalabalıktan soyutlanmak için biyolojik saatimi tersyüz ettim. Öğleden sonraları kendimi birayla uyuşturarak derhal kamarama indim ve gece yarısı olup da insanların el etek çekmeye başlamasına kadar günlerimi uyuyarak geçirdim.

Tuhaf Adamla İlk Karşılaşma

O gün, makine dairesindeki korkunç gürültü ve daracık kamaradaki hava potansiyeli belli bir zaman diliminden fazla uyumaya asla müsade etmediğinden ciğerlerimin can çekişmesiyle alarm kurulmuş gibi sıçradım. Vakit gece yarısını geçmiş olmalıydı çünkü ne bir müzik sesi ne de güvertede koşturan insanların ayak sesleri vardı. Zifiri karanlığın ve pür sessiz gecenin içinden süzülerek geminin burnuna doğru adeta sürüklendim. Geminin burnu, okyanusa fiziki hâkimiyetini mutlak surette kurmak ister gibi dalgaları yara yara ilerliyor ve muhteşem güzellikteki gece; ayın mahremiyetini fütursuzca etrafa saçıyordu. Gökyüzünü daha önce hiç o geceki kadar parlak görmemiştim, nefes kesici bir manzara önümde alabildiğine uzanıyordu. Uzanıp o akisleri ve ışık oyunlarını izlemek için sabırsızlanıyordum ancak bütün şezlongları ve iskemleleri kaldırmışlardı; el yordamıyla uzanıp rüyalara dalabileceğim uygun bir yer bakarken karanlığın içinden gelen kısık, kuru bir öksürükle yerimden sıçradım. O vakte kadar güvertede yalnız olduğum bilinciyle ve Güneyhaçı takımyıldızının aydınlığı karşısında kamaşan gözlerimle belli bir süre sesin sahibini aradım. Belli belirsiz bir silüeti fark eder gibi olduğumda selam verdim ve ışıkta parlayan gözlüklerin arkasında mahcup ve sıkılgan bir şekilde uzanmış olan yabancı da nezaketle karşılık verdi. Suçüstü yakalanmış gibi bir ürkeklikle ve biraz da benim o gece, orada ne aradığımı soran bir merak duygusuyla durumunu açıklamaya girişti. Kendisinin geceleri, bu zifiri karanlıkta, buraya sığınmasının çok özel nedenleri olduğunu anlatan ve mümkünse kimseye bundan bahsetmememi özellikle rica eden kesik kesik bir ifade tarzı vardı. Arzusunu yerine getireceğime dair söz verdikten ve biraz da gecenin aydınlığı karşısında daha da ürpermeme yol açan bu gizemli karanlıktan bir an önce uzaklaşmak niyetiyle alelacele kamarama döndüm ve yaşadığım şeyin bir hayal mi, gerçek mi olduğunu düşünmeye başladım.

Tuhaf Adam ve Gizemli Kadın

Ertesi gün kafam sürekli önceki gecenin görüntüleriyle meşgul olmasına rağmen kendimi tuttum ve kimseye bu durumdan bahsetmedim. Zira bir gemi yolculuğunda, rutin dışı en ufak bir durum dahi olay olur ve kelebek etkisiyle gündem malzemesi hâline gelebilirdi. Biyolojik ritmimi bozmamak için öğle sonrası, tekrardan kendimi uykuya bıraktım ve vakit gece yarısı olduğunda içimde karşı konulmaz bir dürtüyle uyandım. Nasıl olduysa aynı sarhoşlukla kendimi yine güvertede buldum ve evet gizemli yabancı da elimle koymuşçasına aynı yerinde, bu sefer daha belirgin yüz hatları ve sınırlarıyla uzanıyordu. Karanlıkta parlayan purosu ve gemi halatlarının üstüne bir dizi boyunca yerleştirdiği viski şişeleriyle orası, ona has bir karargâh gibiydi, dışardan kimsenin müdahalesine açık değildi. Uzun süren bir sessizlikten sonra konuşmayı zaruri olarak başlatmak zorunda kalarak ilk olarak beni rahatsız etmekten çekindiğini belirtti. Akabinde günlerdir süren suskunluğu neticesinde kendisini anlayabilecek birileriyle konuşmaya duyduğu derin ihtiyaçtan bahsetti. Aslında benzer hissiyatları yaşıyorduk; ikimiz de gün boyunca akıp giden insan kalabalığından geceye sığınıyor ve yalnızlığa değil ama sükûnete sarılarak düşüncelerimizi toparlamaya çalışıyorduk. Fakat karanlığın koynunda dünyevi düzlemden tamamen kopmuş gibi duran bu adamın hususi bir durumu vardı; can çekişircesine iliklerine kadar işlemiş olan bir acıyı, bir şekilde paylaşmak onun için hayat memat meselesi gibiydi. Benim ona yardım etmem ise ancak o çalkantılı ruh hâlinden süzülüp gelen ne varsa doğru bir şekilde damıtmama ve kesintisiz bir sakinlikle onu dinlememe bağlıydı.

Yardıma hazır olduğumu gördüğü anda yanı başındaki şezlongu rahatça yerleşmem için işaret ederken bu gecenin, ömrümün dönüm noktalarından biri olacağını ve unutamayacağım bir hikâyeye şahitlik edeceğimi önceden haber verir gibiydi.

Almanya’nın prestijli bir tıp okulundan mezun ve hatta Leipzig Kliniği’nde çalışırken bilim dünyasında keşfedilmemiş bir iğne haberinin mucidi; bir doktordu kendisi. Fakat o dönemde bir gönül meselesinin akabinde kaçınılmaz bir tercih yapmak zorunda kalmıştı. Hastanede tanışmış olduğu son derece küstah ve kibirli bir kadın -ki ona bu kadar tutulması bu tavrı yüzündendi- kendisini zehirli bir tesir altında bırakmış ve yine kadının talebi doğrultusunda hastanenin kasasına el uzatacak kadar ileri gitmişti. Olaylar ortaya çıktığında skandal olmuş; o günlerde Hollanda hükümetinin sömürgelerinde çalıştırmak üzere doktor arandığını duymuş; hemen başvurmuş ve Hindistan’a kabul edilmişti. Fiziki ve sosyal şartların oldukça kötü olduğunu bilmesine rağmen hem lekeli bir geçmişi ardında bırakmak arzusu hem de Hipokrat yemininin evrenselliği gereği en kısa sürede görev yerine intikal etmişti. Burası, haftalarca yağan sonu gelmez yağmurların altında, gelen giden kimsenin olmadığı; şehir merkezinden de uzak sayılabilecek bir sayfiye yeriydi. İlk zamanlar Avrupa’dan getirdiği motivasyon ve yaşam enerjisiyle araştırmalar yaparak bu sarı benizli insanların hummalarına çare olabilecek bir sürü ilaç karışımlarıyla burayı katlanılır buluyordu. Hatta bir keresinde denetleme yapmak için dolaşan başkan yardımcısının otomobili devrilip de bacağı parçalanınca hiçbir yardımcı ve yeterli teçhizat olmaksızın başarılı bir ameliyat gerçekleştirince hatırı sayılır bir itibar kazanmıştı. Fakat sonrasında birkaç sıkıcı Avrupalı dışında konuşacak kimsenin olmayışı, nemli havanın ve yaşam şartlarının sonu gelmez tekdüzeliği, Avrupa’ya dönmek dışında başka hiçbir hayale yer bırakmayacak kadar kendisini köşeye sıkıştırmıştı.

İşte yine böyle dayanılmaz bir günün sonunu getirmeye çalışırken kapısını, sarı benizli yerli bir oğlanın eşlik ettiği bir madam, beyaz bir Avrupalı leydi çaldı. Kadının dik ve vakarlı duruşunun, İngiliz soylusunun sahip olabileceğinin çok ötesinde farklı bir havası vardı. Peçesinin altında içine nüfuz edilemeyen, sert, kontrollü ve yaştan bağımsız bir yüzü, gri tonlarda kararlı gözlerinin kattığı buyurgan, acımasız ama son derece etkileyici bir ifadesi vardı. Bu bakışların etkisine daha fazla dayanamayan doktor, bakışlarını istemsizce kaçırmış ve hemen meseleyi öğrenmek istemişti. Uzun süren bir laf salatasının, sanattan, edebiyattan, yörenin şartlarından ve bu bölgede bir Avrupalı olarak yaşamanın gereklerinden bahsederek geçen sürenin sonunda, kadın ağzındaki baklayı çıkarmıştı. Belli ki Hollandalı zengin bir tüccar olan kocasının uzun süren Amerika seyahati kendisini -belki de doktorla aynı sebeplerden- derin bir boşluğa sürüklemiş, karşı cinsle yaşadığı dikkatsiz bir tecrübe nihayetinde vücudunda gerçekleşen değişiklikler neticesinde buralara sürüklenmişti. Bir an evvel bu durumdan kurtulmak istediğini o kadar üst perdeden ve kibirli bir üslupla ifade etmişti ki doktorun geçmişte bıraktığı o acı tecrübeden mütevellit hissiyatı bir anda depreşmişti.

Doktor, gebeliği bu kötü koşullar altında sonlandırmanın fiziki ve kanuni risklerini ve her iki taraf açısından büyük bir feragat gerektirdiğini çok açık bir şekilde ifade ederek kadının çelik gibi iradesinde bir delik açmak için ne kadar çaba sarf ettiyse de kadın, ihtiyaçlı durumuna rağmen asla geri adım atmamıştı. Hatta bir adım daha ileri giderek saygı duyulası bir soğukkanlılıkla Hollanda’ya geri dönüş koşullarını ve orada belli bir bankada açılmış bir hesap üzerinden tahsil edeceği bir çekin kendisini beklediğini söyleyince doktor, bu kusursuz metanetin karşısında dehşete düşmüştü. Aslında durumun hassaslığı kendi başına düşünüldüğünde müdahale aciliyet kesbediyordu; o vıcık vıcık şartların içinde bir hekim olarak insanın beynine sıkıştırdığı bir avuç bilgiyle yardım etme sorumluluğu hemen devreye giriyordu. Ancak böylesi çaresiz bir durumda olduğunu bildiğiniz bir insanın “burnu düşse yerden almayacak” türden tavrı karşısında, yardımına gerçekten gereksindiğini bir türlü hissedememek, kendisini fena hâlde tahrik etmişti. Bir erkek olarak, görünürde böyle kibirli ve soğuk kadınların üzerindeki güçlü etkisini bir kenara bırakacak olursak bu kadının olası tüm ihtimalleri hesaplayarak ve tedbirlerini de alarak önüne gelmiş olması, kendisine operasyon dışında başka yapacak hiçbir şey bırakmaması, doktoru; kadının düşmesi gerekenden daha çok acziyet içinde bırakıyordu. Bu durumda kadını, düştüğü müşkül durum içinde bırakarak son bir atakla dize getirmek dürtüsüyle eğer kendisinden uygun bir üslupla rica etmezse talebini yerine getiremeyeceğini ifade etmiş fakat kadın, tek bir hareketle ardına dönerek hiç düşünmeden kapıya yönelmişti. Kendisinden ve kadından beklemediği olaylar silsilesi sırasında doktorun yaşadığı kısa süreli şok, kadına yıldırım gibi çıkıp arabasına binerek kaybolup gitmesine yetecek zamanı vermişti.

Derin Pişmanlık ve Amok Koşusu

Ayaklarını yere sabitleyen o ilk şok hâlini atlattıktan sonra doktor, yükselen kan basıncı ve kadının giderken; “kendisini asla aramamasını, araştırmamasını” buyuran telkinleriyle ancak kendine gelebildi. Organlarının elektrik çarpmışçasına uyarılması neticesinde “ne yapmış olduğunu” anlar anlamaz, akıl almaz bir hızla tek bir hedefe doğru koşmaya başlamıştı. Artık beyninde sallanan ve bütün vücudunu yönlendiren tek bir düşünce vardı: Geç olmadan kadına yetişebilmek ve bir hekim olarak yapmış olduğu aptalca hatadan ötürü özür dileyip durumu telafi etmek. Kan ter içinde istasyona ulaşıp yolun aşağısında hızla yol alan arabanın dumanını gördüğünde etrafında, arabadan daha hızlı kullanılabilecek herhangi bir aracı beyhude bir çabayla aramaya başlamıştı. O arayış esnasında tropikte yaşayan Avrupalılar’ın arasında hiçbir sırrın korunamayacağı üzere kadın hakkında bütün malumatı da toplamış oldu. Onun soylu bir İngiliz mensubu olarak çok zengin bir tüccarın karısı olduğunu, buraya trenle sekiz saat mesafede olan başkentte oturduğunu ve Amerika’da iş seyahatinde olan kocasının da birkaç güne kadar döneceğini… Yol kenarlarına, istasyon durağına yığılmış onca sarı benizli yerlinin seyirlik malzemesi olarak oraya buraya koştururken doktorun aklında tek bir şey vardı: Bu kadın, iki ya da üç aydır bu vaziyetteydi ve kocası dönmek üzereydi…

Bu esnada güvertede meselenin derinliğine kendisini kaptırmış, soğuk soğuk terleyip; vücudunun her zerresi ayağa kalkmış olan adam o anı yeniden yaşıyor olmanın vehametiyle “Amok Koşusu”nun ne olduğunu açıklamaya girişti. Çoğunlukla tropikal iklimde yaşayanlarda ortaya çıkan, bir şekilde iklimle ve bu yoğun, boğucu atmosferle ilgili olan Amok; “bir delilik, ölümcül, anlamsız bir saplantının krize dönüşme hâli” olarak tanımlanabilirdi. Aniden ortaya çıkan herhangi bir durum, bilinçaltına düşen herhangi bir fikir ya da duygusal olarak zayıf bir hâldeyken durumu tetikleyen herhangi bir duygu geçişi, buna sebep olabilirdi. Diyelim ki bir Malezyalı, sakin bir şekilde oturmuş, içkisini yudumluyorken; sinirsel bir etkileşimle birdenbire ayağa fırlıyor, hançerini kaptığı gibi sokağa koşuyor; dosdoğru ve hiçbir yere sapmadan… Yolda karşısına kim çıkarsa çıksın, onu engellemeye çalışan her ne olursa olsun, vurup yere seriyor ve çılgınca koşmaya devam ediyor… Ta ki biri onu kuduz bir köpek gibi vurup yere serene ya da kendisi köpükler içinde gücü tükenip yere yığılana kadar. Bu yöre yerlileri bir Amok koşucusunu kimsenin durduramayacağını bildiklerinden onu asla durdurmaya yeltenmezler ve birbirlerini uyararak yolundan bir an evvel çekilmeye bakarlardı.

İşte o kadının hakkında her şeyi öğrendikten sonra doktorun içine düştüğü durum, tam olarak buydu. Bundan sonra hiç ara vermeden, durup dinlenmeden o kadına doğru yol almak, kafasında yer alan tek saplantıya dönüştü ve bunun için öncelikle hızlıca eve dönerek bir bavul hazırladı, yanına biraz para alarak istasyona yöneldi. Onca meraklı bakış içinde evi olduğu gibi bırakarak, yerine bakacak kimseyi ayarlamadan ve prosedür gereği bölge sorumlusuna da haber vermeden kadının, odasına girdiği ilk andan itibaren kaybetmiş olduğu kontrolünü, kariyerini, birikimini, onca zaman verdiği emeği kısacası varoluşunu oraya bırakarak bir Amok koşusuna başlamış oldu.

Seyahat ve Gergin Bekleyiş

Akşam saatlerinde şehre vardığında kadının evini eliyle koymuş gibi bulmuştu. Son derece küçük düşürücü olduğunu bilmesine rağmen kendisini karşılayan hizmetçiye, hanımefendi ile derhal görüşmek istediğini bildirdi. Ancak beklediği gibi “saygıdeğer hanımefendi rahatsızdı ve misafir kabul edemezdi.” O anda ısrar etmenin anlamsız olduğu bilinciyle yorgunluktan ve duygusal çöküntüden sendeleyerek sahildeki otelde bir oda tutmuş ve kendisini uyuşturana kadar içki içmişti. O gece dalmayı başardığı uyku, kendisi için hayatla ölüm arasındaki o incecik çizgiyi ifade etmişti. Şehre ulaştığında günlerden Salı’ydı ve kadının kocası Cumartesi dönecekti, bu demek oluyordu ki kadını ikna edip yardım etmek için sadece üç günü vardı. Odada geçirdiği ve delirmenin eşiğine geldiği o gergin saatler boyunca bu gurur abidesi kadının kabuğunda bir boşluk bulabilmenin, oradan içeri sızıp kendisine, samimiyetle yardım etmek istediğini anlatabilmenin nasıl mümkün olabileceğini düşündü, durdu. Aslında gün içinde yaptığı gibi pişman olduğu ilk andan itibaren çılgınca kadının peşine düşmüş olmak, başlı başına onu korkutan bir durum olarak görünüyordu. Bu; aslında birini can havliyle onu öldürmek isteyen bir katile karşı uyarmak isterken diğerinin onu bizzat katilin kendisi sanması ve ondan koşar adım kaçması gibi bir şeydi. Oysa doktor, işin sonunda bunun bir tercihe bağlı olmadığını ve eğer kadına yardım edemezse mahvolacağını dolayısıyla bu uğurda her şeyi yapabileceğini –cinayet bile işleyebileceğini- hissediyordu.

Ne yapacağını bilemez bir hâlde sızarak sabahı ettiğinde hemen yine kadının evine koştu ve kadına refakat eden o sarı benizli oğlanı karşısında buldu. Bir gün önceki rezaleti hatırlayarak kapıdan geri çevrildiğinde şehirde avare avare dolaşarak Amok koşusuna devam eden doktor, sonunda kendisine yardımcı olabileceğini düşündüğü başkan yardımcısını hatırladı ve onu makamında ziyaret etmenin bir yardımı olabileceğini düşündü. Başkan yardımcısı, doktorun hâlindeki dehşeti fark etmiş olmalı ki kısa ve teskin edici bir konuşma yaparak akşam hükümet binasında verilecek baloda, farklı yüzlerle tanışarak üstündeki gerginliği atabileceğini söyledi. İçindeki sabırsızlığın dürtüsüyle yüksek sosyetenin –dolayısıyla o kadının da- orada olabileceği fikri aklına düşer düşmez baloya ilk giden olmak, kendisi için kaçınılmaz oldu.

Balodaki Karşılaşma

Hizmetçilerin meraklı bakışları arasında balo salonuna doğru ilerlerken durumun dışardan nasıl göründüğü hakkında doktorun pek bir fikri yoktu, tek düşündüğü cemiyete fark ettirmeden ona ulaşmanın bir yolunu bulmaktı. On beş dakika boyunca saatin tik takları arasında misafirlerin teşrif etmesini beklerken nihayet birkaç memur aileleriyle birlikte giriş yaptı, en son vali de kapıda göründü. Vali özel bir itibar gösterdi, epeydir kendisiyle tanışmak istediklerini, en sonunda doktorun münzevi hayatından taviz vermek istemediğini düşündüklerini belirtti. Onunla konuşurken heyecanını teskin etmeyi başaran doktor, oldukça akıcı bir diyaloğa kendini bırakır gibi oldu. Ancak sırtını çelik kapıya dayamış olduğu sırada ensesinde hissettiği belli belirsiz bir ürperti, salona beklediği “tek kişinin” girmiş olabileceğini hissettirdi. Ve o dakikaya kadar korumayı başardığı sinirsel teyakkuz, yeniden baş göstermeye, kendisini etkisi altına alan esrarengiz çekim, vücudunun kontrolünü ele geçirmeye başladı. Sahiden de arkasını döner dönmez kadının gri gözlerinin aksi ve belli belirsiz gerginliği, iki zıt kutbun birbirini yakalaması gibi hızla havada buluştu.

Kadın; ince, duru omuzlarını cömertçe ortaya çıkaran sarı balo kıyafetinin içinde bir büst gibi yükseliyor, onca kalabalığın içinde dudaklarını saran titrek gülümsemesi ve zarif endamı ile diğer herkesten belirgin bir şekilde ayrışıyordu. Her ne kadar böyle kendinden emin ve kaygısız bir şekilde gülümsüyor ve yelpazesini umursamaz bir tavırla sallıyor olsa da gerçekte çok tehlikeli bir müşkülatın içindeydi ve kocası Cumartesi günü dönüyordu. Bu düşünce, doktorun beynini dehşet içinde kemiriyor ve bu gri-yeşil bakışların arkasına nüfuz etmenin yollarını arıyordu. Aslında kadının, kendi durumunun ciddiyetinden bigâne olduğunu düşünmek yersizdi ancak nasıl oluyordu da salonun ortasında, bir subayın kollarında vals yaparken durumu böyle ustalıkla perdeleyebiliyordu? Bu korkunç sırra ortak olan iki kişiden biri böylesine perişan hâldeyken diğeri, bizzat tehlikenin muhatabı olarak böylesine soğukkanlı ve sarsılmaz kalabiliyordu? Doktorun kadına hayranlığı, her bir adımda, aleyhte işleyen sürenin her bir dakikasında artarak saplantısını beslemeye devam ediyordu. Sonunda bir Amok koşucusu olarak kendisini daha fazla frenleyemedi ve dosdoğru bir şekilde kadına yöneldi. İlk andaki bakışma neticesinde kadının buyurgan tavrı, kendisine kontrollü olmasını salık verirken doktor, çoktan kendisini kaybetmiş durumdaydı. Durumu toparlayıp başka türlü bir pozisyona meyletmek yerine gözlerini kadından ayırmadan onun “dur emri”yle olduğu yerde mıhlanmış olması, kadını tedbir almaya itti ve bu gülünç durumun ikisi açısından ne kadar dikkat çekici olduğunu belirtir gibi herkesin duyabileceği bir sesle “oğlu için beklediği reçeteyi geciktirmiş olduğunu” söyleyerek abartılı bir kahkaha attı. Doktor, bunun ne anlama geldiğini biliyordu, cebinden bir kâğıt parçası çıkararak kendisine uzattı ve salonu ipek hışırtıları içinde rüzgâr gibi terk eden kadının arkasından bakakaldı.

Son Gece

Eğer o akşam tabancasını otelde unutmuş olmasaydı doktor, kendisini çoktan vurmuş olabileceğini düşündü. Kadının ardında bıraktığı utancın ardında ezilmiş, dümdüz olmuş bir hâlde ayaklarını sürükleyerek dışarı çıktığında bir günün daha ellerinin arasından kayıp gittiğini fark etti. Bütün gece amaçsızca ve bir delilik ruhaniyetiyle dolaştıktan sonra otele döndüğünde çoktan Perşembe sabahı olmuştu ve birkaç saatlik uykuya dalmak bile ona ölümcül bir hata gibi gelmişti. Daracık odada durmaksızın saatlerce volta attıktan sonra her şeyi bir yana fırlatıp meramını mektupla anlatmak fikri aklına geldi. Hummalı bir şekilde yana yakıla durumunu açıklamak için yirmi sayfa kâfi gelmemiş olacak ki kalemini bıraktığında terden sırılsıklam olmuştu. Tekrar kalemi alıp, son bir gayretle şu cümleyi yazdı: “Sahildeki otelde, affedildiğime dair bir sözcük bekliyorum. Eğer saat yediye kadar bir cevap alamazsam kendimi vuracağım.” Sonra bir komi çağırıp mektubu, hanımefendinin bizzat kendisine verilmek üzere gönderdi. Ve o andan itibaren kendisi için ölümcül bir bekleyiş başladı. Bir Amok koşucusu idam fermanını nasıl beklerse öyle, anlamsız, hayvansı, çılgınca, düz çizgide, bütün duyuları sadece saatin tik taklarına sabitlenmiş bir şekilde…

Akşam saatlerinde kapıda bir tıkırtı duyuldu, doktor yerinden fırlayarak Çinli bir çocuğun elinde tutmuş olduğu pusulayı kaparak açtı, tek bir ifade vardı: “Çok geç! Ama siz orada bekleyin, belki sizi ararım.” O kâğıt parçasının gizemini bir türlü çözemedi, bu farklı bir anlama atıfta bulunan bir şifre miydi yoksa doğrudan okunduğu gibi mi anlaşılmalıydı? İçinde doktoru dehşete düşüren bir ton vardı sanki alelacele bir kaçış esnasında, bir araçta ya da gözlem altında yazılmış gibiydi. Doktor, çaresizlik içinde kıvranarak yeniden saatleri saydı, ömründen ömür götüren o zaman dilimin ardından artık kendini kaybettiği bir sırada kapısı yeniden çalındı, kadının yardımcısı olan sarı benizli oğlan tam karşısında duruyordu. Kahverengi yüzü solgun ve ümitsizlik içindeydi, soru sormadan yalnızca kendisini takip etmesini işaret etti.

Ölüme Karşı Verilen Mücadele

Araba yıldırım hızıyla şehrin arka sokaklarından kıvrıla kıvrıla geçerken Avrupalı mahalleler çoktan geride kalmıştı, nihayet gözlerden ırak izbe bir sokakta, alçak tavanlı bir evin önünde durdular. Kapıda kendilerini karşılayan cırtlak sesli ve son derece pespaye Çinli bir kadın bağırarak bir şeyler anlatıyordu; doktor, kadını iterek birbirine karışmış ağır konyak-kan kokularını yararak ilerledi, tamamen karanlık bir odanın köşesinde acıdan inleyerek iki büklüm hâlde buldu onu. Ellerini tuttuğunda kendisini kaybeder gibi oldu; alevler içinde yanıyor, bilincini yitirmiş, pis bir şiltenin üstünde… Her şeyi o anda anladı; demek kendisinden kaçarak buraya gelmiş, cahil bir Çinlinin kendisini yaralamasına, vücudunu hunharca deşmesine izin vermişti. Sırf doktor, onun ilk geldiği zaman gururuna yeterli özeni göstermediği ya da belki sonradan sergilediği delirmiş ısrarı yüzünden… Ya da kim bilir belki sırrını emanet edecek kadar ona güvenmediği, ölüm korkusu, sırrının açığa çıkabileceği korkusundan daha az olduğu için… Öyle ya da böyle bu saatten sonra yapılacak tek bir şey vardı; bundan önce göstermediği metaneti ve sorumluluğu kuşanmak ve elinden gelenin en iyisini yapmak!

Bu kokuşmuş mağarada dokunduğu her şeyin kirden kaskatı olduğunu fark etti, ne bir ışık ne temiz bir bez… Kadın yaralı ve durmadan kan kaybediyor, Çinli kadın çığlık çığlığa bağırıyor, sarı benizli oğlan korkudan ve dehşetten ne yapacağını bilemez bir hâlde doktorun vereceği emirleri bekliyordu. Derhal hastaneye gitmeleri gerekiyordu ancak son bir gayretle ağzını açan kadın, durumun açığa çıkmasındansa ölümü tercih edeceğini söyleyince öncelikle onu, gecenin içinden geçirerek bir sedyeyle evine taşıdılar. Bütün kapıları kilitlediler ve gecenin zifiri karanlığında mücadele başladı: Ölüme karşı verilen o uzun mücadele! İki büklüm olmuş o incecik beden, morarmış tırnaklarla boşluğa, hayatı tutar gibi sarılırken, acılar içinde hiç durmadan kanarken ve bedenini hızla terk eden yaşam belirtilerini gücünün son damlasına kadar sahiplenirken… Doktor, o zaman diliminde ilk defa hummaya tutulmuş beyniyle bir insanın yaşatabilmek için gerekirse kendi hayatını verebileceğini fark etti. Sabaha karşı artık nabzı hissedilmez olduğunda son bir kez açılan ve ölümden ölesiye korkan o iki göz, doğrudan kendisini yakalayarak; sırrını emanet ettiği bu adamdan kimsenin öğrenmeyeceğine dair bir “Namus sözü” aldıktan sonra hayata gözlerini yumdu. Onun için her şey sona ermişti ancak doktor, kucağında cansız bir beden ve bilincinde kendisine emanet edilmiş korkunç bir sırra kalakalmıştı.

Kutsal Bir Sırrın Muhafazası

İnsan, her şeyi kaybettiğinde elinde kalan son şey daha bir ehemmiyet kazanır; doktor için bu kıymetli miras da kadının kendisine emanet ettiği sırdı. İlk olarak namütenahi bir durum geliştiğine dair hükümet doktorunu ikna etmek gerekiyordu. Raporunu öyle bir düzenlemeliydi ki kimse durumu tekrardan araştırmaya gerek duymasın. Bunun için kendisine biraz gözdağı vermek gerekti, masadaki tabanca bunun için biçilmiş kaftan gibiydi. Öğleye doğru gelen misafir ise doktorun defalarca kafasında hayal ettiği, kadının bu durumunun müsebbibi olan; bedenini daha önce emanet etmiş olduğu adamdı. Tam da beklediği gibi baştan çıkarıcı değil, kibirli hiç değil; gencecik, temiz giyimli, son derece zarif bir çocuktu bu. Acı içinde son bir kez sevgilisini görmek istediğini söyleyince doktor aslında onun daha önceden durumdan haberdar olmadığını anladı. Fakat verdiği söz gereği boğazında düğümlediği o gerçeği, asıl paylaşılması gereken kişiden dahi sakladı ve bunun kaçınılmaz bir alın yazısı olduğunu söyleyiverdi.

Kadının kocası döndüğünde tabutu çoktan kapatılmıştı, herkes hükümet doktorunun yazdığı rapora inanmış görünüyordu ve doktor da taahhüt ettiği şekilde kadının sevgilisinin ayarladığı sahte bir gemi biletiyle yollara düşmek üzere hazırlandı. Sırf o sırrı gözlerinden, ellerinden, beden dilinden anlayacak biri çıkmasın diye dört gün, pis bir otel odasında gizlendikten sonra o ülkede kaldığı sürece biriktirmiş olduğu bütün o yedi yılın emeğini, birikimini, çalışmalarını ve mal varlığını geride bırakmış oldu. Yolculuk günü de kimselere haber vermeden, görev yerini izinsiz terk ediyor oluşunun tüm risklerini alarak gece bir hırsız gibi güverteden süzüldü ve gemiye bindi.

Gemideki Son Gece

Doktor, kendisini bomboş bir külçeye çevirmiş olan o korkunç sırrı, her bir ânını yeniden hatırlayarak ve yaşayarak anlattıktan sonra bana döndüğünde; gemideki insanlara, gülüşmelere, konuşmalara ve hatta hayat belirtilerine neden katlanamadığını anlamak, benim için çok güç olmadı. Çünkü yolculuk esnasında da hemen altlarındaki ambarda, çay balyalarıyla Brezilya kestanelerinin arasında onun tabutu duruyordu ve doktor onun sırrının henüz tam olarak güvende olmadığının bilincindeydi. Gün aydınlanmaya başladığında kendisine dönüp ilk kez cesaretle ve alıcı gözle baktım: İçkiden ve gözyaşlarından harap olmuş kıpkırmızı gözler, yüzünde tamamen çökmüş bir ifade ve o hâldeyken bile bu sırrı biriyle paylaşmış olmaktan kaynaklı derin bir utanç… Bir tabutun ardında bütün bir kariyerini, hayatını feda etmiş olan bu adam, hâlâ ölüp gitmiş yabancı bir kadına olan son vazifesinin derdindeydi. Kadının kocası, naaşını kendi ülkesine; Hollanda’ya götürüyordu; o da kendince karısına olan son görevini yapıyordu. Ancak doktor gayet iyi farkındaydı ki eğer tabut son bir tetkik için açılırsa her şey ortaya çıkacaktı ve kaderin cilvesi kadınla kendisini, bu kez bir ölü ve diri olarak yine aynı yerde buluşturmuştu.

Kendisi dinlenmek üzere kamarasına çekildiğinde gemi de Napoli Limanı’na demir atmıştı. Yolcuların çoğu, günü burada geçirmek üzere inmiş ben de Via Roma kıyısındaki kafelerde dolaşmak üzere gezintiye çıkmıştım. Akşama doğru döndüğümüzde geminin etrafında filikalarla, meşalelerle denizin dibinde arama yapan ve güvertede koşuşturan polislerle karşılaşmıştık. Tayfaların ağzı mühürlü olduğundan ve soruşturma da gizli yürütüldüğünden konuyu anlamak ancak günler sonra İtalyan gazetelerinden birinde gördüğüm manşetle mümkün olabildi. Doktoru o günden sonra bir daha görmemiştim, ertesi gün Cenova’ya doğru yola çıkan gemide ise bütün izler silinmiş görünüyordu. Haber metninde, o gece Hollanda sömürgelerinden saygın bir hanımefendinin tabutunun gemi güvertesinden bir bota naklini gerçekleştirmek üzere kalın bir ip sarkıtıldığında bir delinin, birdenbire ipe asıldığını ve kendisiyle birlikte tabutu da denize devirdiğini yazmışlardı. Taşıyıcıları ve kadının kocasını kurtarmayı başarmış olsalar da tabut çabucak dibe batmış ve buna sebep olan kırk yaşlarındaki adamın cesedine de ulaşmak mümkün olmamıştı. O gün, haber metnini okurken gazete kâğıdının derinliklerinden bir çift kırmızı gözün bana bakarak büyük bir sırrı emanet ettiğini hissettim ve bütün zerrelerimle bir sarsıntı geçirdim.

SONUÇ

“Amok Koşucusu”, Stefan Zweig’ın psikolojiye ve Freud’un öğretilerine duyduğu derin ilgi neticesinde yapmış olduğu karakter analizlerini bünyesinde barındıran bir prestij eseridir. Viyana’da varlıklı bir Yahudi ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Zweig, I. Dünya savaşıyla birlikte dünyada değişen dengeler ile Avrupa’nın hızlı değişimine şahitlik etmiştir. Kendisi de Naziler’in baskısı sonucu Avusturya’dan ayrılarak önce İngiltere’ye sonra Brezilya’ya göç etmek zorunda kalmıştır. Dolayısıyla göçmenlik tecrübesi ve bu çalkantılı dönem boyunca gördükleri, Zweig’ı derin bir ümitsizliğe sevk etmiştir. Avrupa’nın içine düştüğü durum, nihayet 1942’de eşiyle birlikte intihar etmesine bile neden olmuştur. Bu hassasiyet ve gözlemlerle geçen yıllar boyunca yaşadıklarının bir insan ruhunda meydana getireceği değişimleri, “Amok Koşucusu”ndaki doktorun gözlerinden bir seyir defteri hâlinde okuyor, okumakla kalmıyor derinden hissediyoruz.

Yayın Tarihi: 31 Aralık 2020 Perşembe 23:27 Güncelleme Tarihi: 01 Temmuz 2021, 08:38
banner25
YORUM EKLE

banner26