Akif’in dilinden Asım’ın gönlüne: Hasta

"Milli şairimiz Akif’in gönlüne ilham olan ve bizim heybemize dökülen satırlardan bugünkü nasibimiz, Halkalı Ziraat Mektebi’nde geçen ve hastalığı ileri seviyede olan bir öğrencinin durumu ve sonrasında yaşananlar olacaktır." Mehmet Güçlüer yazdı.

Akif’in dilinden Asım’ın gönlüne: Hasta

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa, "beş şey gelmeden evvel beş şeyin kıymetini biliniz" buyurur. Bilenler bilir bu beş maddenin tamamı çok kıymetlidir. Fakat mezkûr beş maddeden bugün payımıza düşen, “hastalıktan evvel sıhhatin kıymetini biliniz” sözleridir. Sağlık nimeti yüce Yaratıcı’nın bizlere bahşettiği belki de en kıymetli hazinedir. Mevzunun bu kısmında bir tanıma ihtiyaç hasıl olabilir. Sağlık ve hastalıktan söz etmişken iki tür hastalığın olduğu malumunuzdur. Birincisi; maddi hastalıktır ki bu hastalıktan kurtulmak veya semtimize hiç uğramaması için maddi temizliğe önem vermemiz gerektiği açıktır. İkincisi ise manevi hastalıklardır. Nasıl ki maddi temizliğimiz için dikkat eder, zahiri ve batınî mikroplardan korunmak için gayret sarf edersek ikinci ve belki de iki hastalık arasında daha ziyade dikkat edilmesi ve korunulması gereken manevi hatalığa da son derece dikkat edip korunmamız gerekir. “Kalplerinde hastalık vardır” ayetinin de ikazı üzere manevi hastalıklardan da korunmak için üç maymunu oynayıp; kem sözlere kulağımızı, iftira, dedikodu, gıybet gibi ayetle sabit günahlara dilimizi, haramlara karşı gözümüzü koruyarak, hem ayete ittiba edip, “Rabbim gelen emir sendense baş göz üstüne” diyip Müslümanlığın gerekliliğini yerine getirmek hem de manevi temizliğe dikkat ederek manevi hastalıklardan korunmamız gerekmektedir.

Milli şairimiz Akif’in gönlüne ilham olan ve bizim heybemize dökülen satırlardan bugünkü nasibimiz, Halkalı Ziraat Mektebi’nde geçen ve hastalığı ileri seviyede olan bir öğrencinin durumu ve sonrasında yaşananlar olacaktır. Son günlerde hastalığı ilerleyen son sınıf öğrencisinin başından geçenleri anlatır Mehmet Akif, nev’i şahsına münhasır ifadeleriyle. Detaylı bir okuma yapıldığında Safahat’ın her bölümünde, her şiirinde ve hatta her satırında insanı hayrete düşüren incelikler görmek mümkündür. Doktorun odasına muayene için giren gençte, bugünün gençlerinin ekseriyetinde görmeyi arzuladığımız büyüklere saygıyı görürüz;

Çağırın hastayı gelsin.

                               Kapının perdesini

Açarak girdi o esnâda düzeltip fesini

Bir uzun boylu çocuk… lâkin o bir levha idi!

Öyle bir levha-i rikkat ki unutmam ebedî

Satırlarında doktorun odasına edeple giren bir genç görürüz. O günlerde fes düzeltmek, bugünlerde ceket önü iliklemekle aynı anlamda. Gencin fesini düzelterek belirttiği saygı, jest ve mimiklerine yansımış olacak ki şair “levha-i rikkat” tanımlaması, yani nezaket tablosu betimlemesini kullanmış.

Hani derler ya Fatih İstanbul’u fethetti amma hocası Molla Gürani’ydi diye… Şimdilerde “z kuşağı” diye bir tabir üretip var gücümüzle yükleniyoruz ya gençlere, sormak lazım evvela kendimize, acaba z kuşağına ne kadar hocalık edebildik diye… Demem o ki iş sadece tek bir grupta bitmiyor. Doktorun odasına edeple giren bir genç var, ilerleyen şu satırlarda onu da aynı şekilde edeple karşılayan bir tabib görüyoruz. Mesleki dezenformasyona uğramamış, her gelen hastaya empati yeteneğini yitirmeden muamele edenlerden. “Müslüman işini en güzel şekilde yapandır” hadisi doğrultusunda işini güzel yapanlardan.

Otur oğlum seni dikkatlice bir dinleyelim…

Soyun evvelce fakat…

  • Siz soyunuz, yok hâlim!

Soydu bîçâreyi üç beş kişi birden, o zaman

Aldı bir heykel-i üryân-ı sefâlet meydan!

Bu kemik külçesinin dinlenecek bir ciheti

Yoktu. Zannımca tabibin coşarak merhameti,

“Bakmasak hastayı nevmîd ederiz belki” diye;

Çocuğun göğsüne yaklaştı biraz dinlemeye:

-Öksür oğlum… Nefes al… Alma nefes… Oldu giyin;

Bakayım nabzına… A’lâ… sana yavrum, kodein

Yazayım; öksürüyorsun o keser pek iyidir…

Arsenik hapları al, söylerim eczacı verir.”

Genç hasta doktorun odasından çıkınca istişare başlar; tebdîl-i hava diyip göndermeli mi, yoksa burada mı beklemeli perde ardından gelecek haberi. Müdür ve tabib çaresizdir çünkü;

Bunu “tebdîl-i hava” der nasıl göndeririz?

Şurda üç beş günü var… gönderelim yolda ölür…

“Git” demek hem, düşünürsek ne büyük bir züldür!

Hadi göndermeyelim var mı fakat imkânı?

-Bir mubassır çağırın.

                    -Buyrun efendim.

                              -Bana bak:

Hastanın gitmesi herhâlde muvâfık olacak

“Sana tebdîl-i hava tavsiye etmiş doktor;

Gezmiş olsan açılırsın…” diye fikrini sor:

“İstemem!”  der o, fakat dinleme iknâ’a çalış:

Kim bilir belki de biçare çocuk anlamamış?

Vakıanın bu kısmından sonrası elîm… Esasen dünyanın ne kadar boş olduğunu gözler önüne serer. Oysa ne çok değer vermiştik, hiç ayrılmayacakmış gibi yaşamıştık, daha okulu bitirip meslek hayatına atılacak, evlenecek…. Tam da bu anda anlamıştı genç hasta aslında her şeyin koskoca bir hiç olduğunu…

-Şimdi tebdil-i hava var mı benim istediğim?

Bırakın hâlime beni rahat öleyim!

Üç buçuk yıl bana katlandı bu mektep, üç gün

Daha katlansa kıyamet mi kopar? Hem ne için

Beni yıllarca barındırmış olan yerden,

“Öleceksin!”  diye kovmak? Bu kovulmaktır ben,

Kimsesiz bir çocuğum nerde gider yer bulurum?

Etmeyin, sonra sokaklarda perîşân olurum!

Öyle ya yıllarca bizi üzerinde taşıyan ayaklar taşımaz olur…Kulaklar sağır, diller lâl, gözler âmâ…  Artık vakit yaklaştıysa ve hiss-i kable’l vuku olduysa, her şey ve herkes yabancı olur, tek gerçek vardır artık, tek düşünce, tek makam, tek kıyafet ve tek buluşma…

O kadar sa’y-i belîğin bu sefâlet mi sonu?

Biri evvelce eğer söylemiş olsaydı bunu,

Çalışıp ömrümü çılgınca hebâ etmezdim,

Ben bu müstakbele mâzîmi fedâ etmezdim!

Biri evvelce söylemişti aslında… “Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir” demişti  yüce Yaradan En’am Suresi’nde…  Bizi en iyi tanıyan, bizi yaratan, aslında hayatımızı nasıl dizayn etmemiz gerektiğini de anlatıyordu bizlere… Sevgili Peygamberimiz “Ağızların tadını kaçıran ölümü sıkça hatırlayın” derken, “dünya hayatına kapılmayın sonra pişman olursunuz” demişti aslında… Oysa biz ömrümüzü çılgınca hebâ ediyoruz geçici dünya hayatı için… Teoride herkes tedbirli ama pratikte maalesef bir dünya pişmanlık… Hani tecrübeyi tecrübe etmek ahmaklıktı… Hepimiz elimizle defnettik sevdiklerimizi ama kabristanın sınırlarını çıkınca unuttuk o kabre gireceğimizi… Velhasıl dostlar esasen hepimiz aynı müstakbele feda ediyoruz mazimizi…

Son sınıftan iki vicdanlı refîkin koluna

Dayanıp çıktı o bîçâre sefâlet yoluna.

Atarak arkaya bir lemha-i lebrîz-i elem

Onu teb’id edecek faytona yaklaştı “verem!”

Tuttu bindirdi çocuklar sararak her yerini,

Öptüler girye-i mâtem dökerek gözlerini…

İki cihan güneşi dünya hayatını, bir yolcunun ağaç altında dinlenmesine benzetmişti… Bir gün dinlenme süresi sona erdiğinde iki refîk gerek kollarımızdan faytona bindirecek ve eşlik edecek ebedi istirâhâtgâh’a kadar. Sonrası mı, sonrası “ameller ve biz” başbaşa… 

Mehmet Güçlüer

           

Yayın Tarihi: 25 Ekim 2022 Salı 11:00
YORUM EKLE
YORUMLAR
Fatih çubuk
Fatih çubuk - 1 ay Önce

Kıymetli hocam. Yüreğinize kaleminize sağlık.

Osman KuL
Osman KuL - 1 ay Önce

MaşAllah asla unutmamamız gereken ama unuttuklarimizi hatırlatan bu güzel yazi için Allah razı olsun kardeşim. Kalemine güç yureni ilham versin tebrik ederim..

Ahmet Baran BEKİROĞLU
Ahmet Baran BEKİROĞLU - 1 ay Önce

Muhterem Hocam, gayet müstefid oldum. Gönlünüze düşen pırıltıların kesilmeden devamını rica ediyorum. Allah gönlünüze sağlık, kaleminize kuvvet versin.

Hamza Polat
Hamza Polat - 1 ay Önce

Kıymetli hocam kalemine, yüreğine sağlık

Hamza Polat
Hamza Polat - 1 ay Önce

Eline, yüreğine sağlık hocam

Abdullah YANIKOĞLU
Abdullah YANIKOĞLU - 1 ay Önce

MaşaAllah, Mehmet Hoca'm kaleminize sağlık.

banner19

banner36