Aileyi Korumadan Şehri Nasıl Koruyabiliriz?

‘’İstanbul’un bir kalbi olduğunu unutmazsak ve yeniden o kalbin sesini işitebilirsek belki İstanbul yeniden hakiki ‘Müslüman şehir’ görünümüne kavuşabilir.’’ Mehmet Akif Öztürk, Yağız Gönüler’in Şarkısı Biten Şehir kitabı üzerine yazdı.

Dünyabizim.com
Aileyi Korumadan Şehri Nasıl Koruyabiliriz?

“Bu şehri nasıl yapmışlar böyle üst üste,

Ne gökyüzü koymuşlar, ne günaydın,

Ne buldularsa getirmişler dağların, ovaların dışında…

 Turgut Uyar

Şehir, ruhsuz kelimelerle şöyle açıklanıyor: Nüfusunun çoğu ticaret, sanayi veya yönetimle ilgili işlerle uğraşan, tarımsal etkinliklerin olmadığı yerleşim alanı, kent. Birincisi, şehir bu kadar cansız, ruhsuz anlatılacak bir şey midir? İkincisi, şehir ile kent aynı şey midir? Bu tanımı baz almak yüzlerce yıllık Türk hayatına, Türk şehrine ve Türk evine; Turgut Cansever’e, Sadettin Ökten’e, Lütfi Bergen’e ve şu anda kitabı hakkında yazmaya çalıştığım Yağız Gönüler’e haksızlık değil midir? Ben yine Sadettin Ökten hocaya kulak veriyorum ve onun tanımını tüm kalbimle buraya aktarıyorum: Şehir bir ahlâk meselesidir.

Turgut Cansever’den itibaren önemi üzerinde şiddetli bir şekilde durulan şehir meselesi günümüzde artık unutulmuş durumdadır. Sesi çıkmaya çalışan birkaç kişi de suskunlukla karşılanıyor ve pasivize edilmeye çalışılıyor. Fakat gün gelecek, insanoğlu, o ünlü Kızılderili sözünü biraz değiştirerek söylersek, paranın ve rantın ve betonun yenmeyecek bir şey olduğunu anlayacak. O zaman da çok geç olacak. (Belki de oldu) İsmet Özel, Allah’tan emin olmanın da, umudu kesmenin de küfre girmek olduğunu söyler. O zaman biz de Allah büyük diyelim.

Şehri korumanın yolu aileyi korumaktan geçer

Osmanlı Batılılaşması bir kırılma noktası idiyse de geri dönüş her zaman mümkündü. Biz bu fırsatı Henri Prost yerine şehir için yaptığım nihayetinde bir konstrüksiyondur, yani makine gibi bir şeydir diyen Le Corbusier’i tercih ederek harcadık. 1960’lardan sonra da ipin ucunu kaçırdık zaten. Geldiğimiz noktada şehre bir ahlâk meselesi olarak bakan ve onu sadece şehir ekseninde değil, meseleyi daha geniş gören bir avuç insan kaldı. Önce aile-ev-mahalle eksenine sahip olması gereken bu meseleye aslında Mustafa Kutlu’dan mülhem ‘kanaat ekonomisi’ni de ekleyebiliriz. Bunların hepsi birdir. Hatta hepsi şehirden önce ilgilenilmesi gereken şeylerdir. Yoksa aileyi korumadan şehri nasıl koruyabiliriz?

Yukarıda yazdığım konuları irdeleyen ve hayatının merkezine koyan bir isim şair-yazar Yağız Gönüler. Onun yazdıklarını ve okuduklarını takiple zaten şehir konusunda neler düşündüğünü, kimlere önem verdiğini ve neleri araştırdığını biliyoruz. Şimdi de bu yazıların toplu halini okuyabileceğimiz Şarkısı Biten Şehir, Karakum Yayınevi’nden 2017’nin Kasım ayında yayımlandı. 190 sayfadan oluşan kitap Sadettin Ökten hocaya ithaf edilmiş ve takrizi de Lütfi Bergen tarafından yazılmış. Böyle bir bütünlük içinde başlıyoruz kitabı okumaya.

Uzun ve klasik bir Lütfi Bergen yazısıyla başlayan kitap sonrasında sunuş ve otuz dört yazıyı ihtiva ediyor. Kendine has bir stille, işleyeceği konuyu merkeze alıp onun etrafına halkalar ören Bergen, yazısına yukarıda da kısaca değindiğimiz şekliyle şöyle başlıyor: “İnsanın yaşadığı mekânı anlamlandırması, ileride ‘medeniyet’ olarak adlandırılabilecek toplum yapısına kavuşması, ‘şehir’ kavramından yola çıkmakla başarılabilecek bir mecburiyettir. En küçük sosyal birim ‘aile’ olmakla birlikte, bu ailenin varlığını sürdürebilmesi ancak nüfusun ve mekânın ‘hane (aile)-mahalle’ yapılanmasıyla organize edilmesiyle mümkündür.”

“Bugün bana ne diyen bir toplumuz”

Genç bir toplumuz. Bunun avantajları olduğu kadar dezavantajları da var. Bunlardan biri, modernleşen hayatın içinde düşünmeden ömrünü tüketen gençlerin önemli bir kısmı oluşturması. Bu her konuda olduğu gibi şehir konusunda da kendini gösteriyor. Önemsenmeyen şehirler, rastgele dikilen binalara karşı kayıtsızlık, sözde modern bir hayat sunduğu gerekçesiyle yok satılan konutlar… Bunlar en çok gençleri cezbediyor çünkü hiç Türk evi, Türk şehri görmemişler. Evet, bu tür yapılar kısa vadede bir konfor getiriyor fakat biz hâlâ eski Türk evlerinin ve şehirlerinin güzelliğini birbirimize anlatıyoruz. (Gerçi, sıra sıra gökdelenlere bakıp da ne güzelmiş diyen insanları duydu bu kulaklar) Bu vurdumduymazlığı şöyle vurguluyor Gönüler: “Bugün ‘bana ne’ diyen bir toplumuz. Çeşmelerimizin ortadan kaybolması, asırlık camilerin yanına yüz katlık binaların inşa edilmesi, geleceğe taşıyabileceğimiz tek ücretsiz miras olan doğayı köprüler ve yollar uğruna feda etmemiz Cansever’e göre de ‘hesap günü’ işimizi oldukça zorlaştıracak. Milletimiz artık bu bilinci kaybetmiştir.”

Kitapta farklı türlerde yazılar da var

Şarkısı Biten Şehir yazarın sadece şehir hakkındaki yazılarından oluşmuyor. Deneme gibi yazdığı, önemli gördüğü şehirle ilgili kitaplar hakkındaki yazıları ve dört değerli röportajı da barındırıyor. Bunlardan üçünü yazar kendisi gerçekleştirmiş: Lütfi Bergen, Semih Akşeker ve Sinan Yılmaz. Kitabının sonuna eklediği Turgut Cansever röportajı ise gazeteci Burhan Eren’in bir röportajı. Böyle farklı türlerin tek bir konu etrafında toplanması kitaba nefes aldırıyor ve zenginlik katıyor. Benim en çok hangi kısımları sevdiğimi sorarsanız, hepsi son derece önemli olmakla birlikte salt deneme yazılarını ayrı bir yere koyuyorum.

İstanbul, ah İstanbul!

Hayatının tamamını İstanbul’da geçiren yazarın kitabındaki yazıların da İstanbul eksenli olması son derece doğal. Benim için ve birçok kişi için ‘dünyanın incisi’ olan bu şehir şu anda ne durumda? Bunu bilmek için şehir hatları vapuruyla bir yakadan diğerine geçebiliriz. Gönüler de İstanbul hakkında, şehri hakkında şu temennide bulunuyor: “İstanbul’un bir kalbi olduğunu unutmazsak ve yeniden o kalbin sesini işitebilirsek belki İstanbul yeniden hakiki ‘Müslüman şehir’ görünümüne kavuşabilir. Müslümanların bunu istemesi ve romantik methiyeler düzmeleri asla yetmez, yapılacak tek şey derhâl icraata geçmektir.” Bu konuyla bağlantılı gördüğüm İsmet Özel’in şu cümlelerini eklemeden geçemeyeceğim: 1964 yılında İstanbul'a geldiğim zaman hiçbir vapur seferi yoktu ki, iki tarafında yunuslar tarafından takip edilmesin. Bunu ben gözlerimle gördüm. Ben 1969 yılında Fenerburnu'nda sirkteymişim gibi yunus gösterisi seyrederdim her pazar. Giderdim, Fenerburnu'na kadar yürürdüm, orda rahatlıkla yunusların zıpladığını görürdüm. Bu cümleleri de yine bu ‘şehir’ ekseninde yorumlayabiliriz.

Şehir ciddi bir meseledir. Siyasilerimizden ara ara duyduğumuz olumlu cümlelerin artık hayata geçmesini istiyoruz. Yoksa Allah’ın intikamının şiddetli olacağına inanıyoruz. Yağız Gönüler umutlu mu peki? Yazarda bir karamsarlık seziliyor. Ama yukarıda değindiğim gibi Allah’tan umudu kesmek de bir küfürdür. Bu doğrultuda umut kırıntısını cebinden eksik etmiyor yazar. Fakat bir de gerçekler var. Kara gerçekler, gökyüzüne doğru sivrilen. Bakalım umut, gerçeğin metal bir kutuya zincirleyip gömdüğü topraktan çıkıp gerçeğe dönüşebilecek mi?

Allah büyük.

Yağız Gönüler, Şarkısı Biten Şehir, Karakum Yayınevi.

 

Mehmet Akif Öztürk

 

Güncelleme Tarihi: 29 Kasım 2018, 18:00
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26