banner17

Ahmet Murat'ın Okuruyla Samimi Hasbihali: Belki de Üzülmeliyiz

'Belki de Üzülmeliyiz' kitabında kadim olanla modern olanın farklarını sessizce ama güçlü bir şekilde söyleyen Ahmet Murat, adeta bir modern zaman risalesi yazmış. Geleneğin, modernliğin, saf aşkın tanımını yeniden yapan ve eleştirilerini farklı bir şekilde dile getiren şair, güzel bir yazı dizisiyle okuru selamlamış. Mehmet Akif Öztürk yazdı.

Ahmet Murat'ın Okuruyla Samimi Hasbihali: Belki de Üzülmeliyiz

Üzülmek: İnsanın belki de en saf hâli. Bütün kibirden, kavgalardan, çekişmelerden, hırslardan, kazanma isteğinden sıyrılıp iç dünyamıza dönüp samimice üzülmek kadar insanî bir his, duygu yoktur. İnsana yaşadığını, daha da özele indirgersek insan olduğunu hissettirir üzülmek. Kalbimizi hissederiz üzülünce.

Üzülmeyi de kendi içinde sınıflayabiliriz. Kimine göre basit olan şeyler kimine göre çok önemli olsa da, erdemli bir şekilde doğru olana, insanî olana üzülmekle tutmayan bahis kuponuna üzülmek arasında dağlar kadar fark vardır. Ki ben, ikincisi gibi olan şeylere, üzüntüden ziyade hırsın ortaya çıkardığı bir çeşit reaksiyon demeyi daha doğru buluyorum.

Daha çok şair kimliğiyle tanıdığımız Ahmet Murat’ın yeni deneme kitabı “Belki De Üzülmeliyiz”, Profil Kitap’tan neşredildi. 173 sayfadan oluşan kitap, Ahmet Murat’ın çeşitli konulardaki denemelerinden, yer yer anılarının getirdiği düşüncelerden, hislenmelerden oluşan 42 bölümden oluşuyor.

Kitap güzel bir “düşünme” denemesiyle açılıyor ki, yazarın düşünme üzerine yazdığı satırlar aslında kitabın özüne temas ediyor desek yanılmış olmayız. Özellikle gençlere, öğrencilere düşünme kabiliyetinin kazandırılması gerektiğine değinen yazar, bunun nasıl yapılabileceğiyle de ilgili önerilerini sıralıyor. Salt kompozisyon yazdırılmasından ziyade farklı yöntemler üzerinden olaya bakan Ahmet Murat, şimdiye kadar belki de üzerinde pek durulmayan konulara temas ediyor. İlk denemeyi okuyunca kitabın bu minvalde gideceğini sanmıştım: Yani, yazar bir konu hakkındaki teorik veya pratik hayata uygulanabilir fikirlerini söyleyecek, okuyacağım ve kitabı kapatacağım. Fakat sonraki denemelerde rahatsızlıklarını, ülkemizi, üzüntülerini kalbi kırılmış bir insan gibi, sessizce dile getiren yazar, bize aslında nasıl hislenmemiz gerektiğini de öğretiyor.

Görünmenin laneti

Modern çağlarda yaşıyoruz. Bunu her ne kadar birçok yazıda görsek de, hatta birçok yazar buna değinse de, bu, durumun vahametini değiştirmiyor. Modern çağ demek belki de bir alışkanlık oluşturdu bizlerde. Ama bu durumla ilgili okunan her yazı, her kitap bizde hâlâ bir şeyleri harekete geçiriyorsa umut var demektir. Ahmet Murat’ın denemeleri, eskiye nazaran şu andaki değişimleri bizlere anlatıyor ve kıyaslamalara giriyor. Klişeleşmiş nostalji duygularına kapılmadan, tam kıvamında, çoğunlukla öneriler de verdiği bu yazılar, bir iç çekmeyle, bir hayıflanmayla okunuyor. Görünmenin lanetinin her tarafı sardığına, modern hayatın dayatmalarının var olma kaygısıyla birleşince ortaya çıkan düşünsel eylemlerin eksikliğine ve bozulmuşluğuna değinen yazar, her denemede bizlere iç çekecek bir şeyler söylüyor.

Türk Evi: Bâtında yaşadığımız parçalanma zahirimizi perişan etti 

Modern hayat deyince benim aklıma ilk gelen şeylerden biri şehirlerimizin, evlerimizin bozulması. Şehirlerimiz ve evlerimiz bozuldu, çünkü insan bozuldu. Ahmet Murat da bu deneme kitabına bu konuyu almasaydı mutlaka eksik kalırdı. Türk Evi’nin yok sayılmasıyla tek tipleşmeyi bağdaştıran yazar, fikirlerini dervişane bir şekilde okura sunuyor:

“Şehirlerimiz birbirine benzemekte kıyasıya yarışıyor. Bu yüzden de Anadolu şehirleri görmeye değer menziller olmaktan hızla çıkıyor. Şehirlerimize çöken bu kâbusun, en başta ve en temelde eşyayı dini-din dışı, kutsal-seküler biçiminde parçalı idrak etmemize sebep olan zihniyet yarılması olmak üzere birçok sebebi var ama önemli pratik sebeplerinden biri olarak ‘Türk Evi’nin yok olması sayılmalı. … Oysa bu ev, eşyayla, insanla ve Allah’la ilişkisi hususunda yüksek seviyede bir dikkat geliştirmiş bir insan tipinin, mekânı mümince idrak etmesinin bir sonucuydu. Bugün bu idraki kaybetmekle, bu evi de kaybetmiş olduk. Evin kaybı mahallenin ve nihayet şehrin kaybını getirdi. Bâtında yaşadığımız parçalanma, nihayet zahirimizi perişan etti.”

İnsan olmak

Kitabın ismi, yukarda da değindiğim gibi bana insan olmayı çağrıştırmıştı. Kitabın içinde yazarın ‘insan olma’ kavramına değinmesi de, yazarla aynı minvalde düşündüğümü kanıtlıyor sanki. Bütün bir kitabı insan olmanın erdemi üzerine kurmaya çalışan yazar, insan olmanın ne demek olduğunu da hem açıktan hem satır aralarında sürekli belirtiyor. Bizim toplumumuzda bir inanış vardır: Özür dilemenin güçsüzlüğümüzü, hürmet göstermenin alt sınıfta olduğumuzu kabul ettiğimiz anlamına geldiğini düşünürüz. Ahmet Murat tam tersi bir şekilde, hürmet göstermeyle insan olma arasındaki bağa dikkat çekiyor:

“Şu dünyada insan olmaktan başka bir vazifemiz yok. İnsan olabildikçe, insan olmanın ne olduğuna dair de güçlü bir şuur kazanacağız. Bu şuur başka insanlara bakışımızda önümüzü aydınlatacak. Başka insana duyduğumuz hürmet, bizim hürmete layık oluşumuzda temellenecek. Hürmet görebilmek için değil, hürmet görmesek bile cevherimizin hürmete layık olması bakımından hürmet gösteriyor olacağız. Hürmet göstermenin, karşımızdakini yücelten bir şey olmak yerine, bizi yüce kılan, bizim insan olmaya dair şuurumuzu keskinleştiren bir şey olduğunu anlayacağız. Hürmetten kazançlı çıkanın hürmet gösterilen taraf olduğunu sanıyorsak çok yanılıyoruz. Asıl kazançlı olan, hürmet göstererek, kendisindeki insan olma anlamını billurlaştıran, insan olmanın niteliğine dair bir aydınlanmanın peşinde olan taraftır.”

Güncel konular, toplumsal aksaklıklar

Denemelerini sadece genel konular üzerinden değil, güncel konular üzerinden de işleyen yazarın dikkat çektiği, toplumsal ve dini bir problem olarak gördüğü durumlardan biri de Cuma hutbeleridir. Cuma hutbelerinin içeriğinin, topluma aksettiriliş tarzının bir yenilenmeden geçmesini savunan yazarın, toplumun dini yönden zayıf olan kesimlerinin de bu şekilde kazanılmaya çalışılmasını savunması ilginç bir nokta. Hutbelerle beraber ‘hoca’ kavramına da değinen yazar, hutbe konusuyla bu durumu bağdaştırıyor ve belli bir kitleye hitap eden hocalardan ziyade, açık bir şekilde siyasi durumdan örnek vererek diğer yüzde elliye de hitap edilmesi gerektiğini belirtiyor:

“Görünen o ki, hocalarımızdan önemli bir kısmı ülkenin sadece yüzde ellisini muhatap kabul ediyor. Siyaset yoluyla oluşmuş bir yüzde ellilik blok, onun karşısında kendisini rahat hissettiği, dil konforunu bozmasına gerek kalmadan konuşabildiği bir muhatap kitle bu. Bu kitleyle siyasi bir tarafgirlik hizasında buluşarak, siyasetin dilini yankılayan bir din dili kuruyor ve kullanıyorlar.”

Yazılarında zaman zaman hikâyeleştirme yöntemini kullanan Ahmet Murat, böylece okunurluğu daha da yükseltiyor. Denemelerinin bazılarında hem anlatım hem konu olarak bir Mustafa Kutlu tarzı da yakalanabiliyor. Buradan da yazarın, dilinin son derece akıcı olduğunu, imgeye, soyut anlama kaymadan direkt bir anlatımla kitabını oluşturduğunu söyleyebiliriz.

Ahmet Murat, bol bol çocukluğundaki atmosfere de götürüyor bizi. Kadim olanla modern olanın farklarını sessizce ama güçlü bir şekilde söyleyen yazar, adeta bir modern zaman risalesi yazmış. Geleneğin, modernliğin, saf aşkın tanımını yeniden yapan ve eleştirilerini farklı bir şekilde dile getiren şair, güzel bir yazı dizisiyle okuru selamlamış. Zaten, her zaman dediğim bir şey var: Şairler ömürlerinde bir kere de olsa bir deneme kitabı yazmalılar. Buna özellikle ülkemizde, düşünsel anlamda çok ihtiyaç olduğunu düşünüyorum. Ahmet Murat’ın kitabı bu ihtiyacın bir kısmını giderecek düzeyde.

Ahmet Murat, Belki de Üzülmeliyiz, Profil Kitap

 

Mehmet Akif Öztürk

Güncelleme Tarihi: 21 Kasım 2018, 15:12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20