Ahmet Cevdet Paşa’nın Kısas-ı Enbiya’sından inciler

Mahir İz hocamız sadeleştirme eserleri olarak "Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı" ve "Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa"yı kaleme almıştır. Bu çalışmaları dışında araştırma ve inceleme alanında "Tasavvuf", "Peygamber Efendimiz", "Din ve Cemiyet", anı türünde "Yılların İzi" isimli çalışmaları da bulunmaktadır.

Ahmet Cevdet Paşa’nın Kısas-ı Enbiya’sından inciler

Mahir İz hocamız (1895- 1974), İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nden mezun olup aralarında Kuleli Askeri Lisesi, Nişantaşı Ortaokulu, Haydarpaşa Lisesi ve Çamlıca Kız Lisesi’nin de olduğu okullarda edebiyat öğretmenliği ve müdürlük yapmıştır. Ailesi tarafından itinalı bir eğitime tabi tutularak, resmi eğitim ve öğretimin yanında, devrinde yaşamış pek çok isimden özel dersler almıştır. Ömrünün 60 yılını eğitime adamış mütefekkir bir muallim ve muharrirdir.

Mahir İz hocamız sadeleştirme eserleri olarak "Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı" ve "Kısas-ı Enbiya ve Tevarih-i Hulefa"yı kaleme almıştır. Bu çalışmaları dışında araştırma ve inceleme alanında "Tasavvuf", "Peygamber Efendimiz", "Din ve Cemiyet", anı türünde "Yılların İzi" isimli çalışmaları da bulunmaktadır.

Kitabın mukaddimesinden Ahmet Cevdet Paşa ve Kısas-ı Enbiya’sını nakledelim;

Türk büyüklerinin ve vezirlerinin içinde ilim bakımından seçkin bir yer tutan ve devrinin en büyük âlimlerinden olan Ahmet Cevdet Paşa (1822-1895), ilmiyye sınıfından yani din ulemasından sivil paşa rütbesine geçen, son devrin ilim tarihinde öğünülerek anılacak kıymetli bir şahsiyettir. Devrinin kültür alanında te’lif ettiği eserlerle ilmin hemen her şubesinde fikir ve kalem yürüttüğü görülür. Riyaseti altında hazırlanan “mecelle-i Ahkam-ı Adliye “isimli dünyaca meşhur eser; kendisinin ne kadar büyük bir hukuk-şinas olduğunu göstermeye kafidir. Bundan başka on iki cilt tarihiyle Türk tarihciliğine büyük hizmeti geçmiştir. Bu kıymetli eser üslûp ve lisan itibariyle eski dilin geleneğiyle yazılmış bir şaheserdir.

Fakat bizim sadeleştirmeğe çalıştığımız Kısas-ı Enbiya’sı zamana göre çok sade bir üslûpla yazılmıştır. O devrin kulaktan edinilmiş olan basit kültürü ile dahi anlaşılabilecek bir tarzda çok tabiî ve selâsetli bir şekilde kaleme alınmıştır.

Kısas-ı Enbiya, yani peygamberler kıssalarıyla son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) den gelen halifelerin hayat ve devirlerine ait tarihi, mukaddes kitaplar, hususiyle Kur’an-ı Kerim ve tefsirlerinden, yazılı tarih sonrası siyer kitaplarıyla tanınmış diğer tarihi eserlerden mukayeseli olarak tertip edilmiştir. Hz. Ademden son peygamber Hz. Muhammed’e kadar olan kısa bilgilerin kaynağı; Kur’an-ı Kerim ve tefsirlerdir.” (Mahir İz, 5 Temmuz 1971)

Paşamızın kızı merhume Fatma Aliye Hanım’ın babasını anlattığı “Cevdet Paşa ve Zamanı” (Bedir Yayınları) adlı güzide eserden bir bölümü buraya almayı muvafık bulduk. Çünkü hem paşamızın kıymetli vasıflarını hem de cennet mekân “melek hasletli padişah” Abdülmecid Han’ın agâhlığını ve kadirşinaslığını çok güzel ifade etmiştir.

“O esnada yani 1268 senesi Zilkâdesi’nin selhi (arabi ayın son günü) olan Salı günü, bağteten (birdenbire) Bâb- Âliye teşrif-i hümayun vuku buldu. Daire-i hümayunda yukarıdan aşağıya dizilmesi mutad olan zevat miyanında Cevdet Efendi de bulunduğu halde dizildiler. Sultan Abdülmecid Hazretleri atından inip daire-i hümayunlarına giderken Cevdet Efendi’nin önüne gelince durdu. Ve Âli Paşa’ya bakarak ‘Cevdet Efendi bu değil mi?’ dedi. Âli Paşa, ‘Evet efendim’ deyince ‘Ben onu çok severim. Zira hem dirayetli, malumatlı bir zattır, hem de hüsn-ü ahlâkı vardır’ deyip yürüdü. Avdet-i hümâyundan sonra, Âli Paşa Cevdet Efendi’yi çağırıp teveccühü şâhânenin hakkında bir kemal olduğunu tebşir eyledi. Ve tercüme olunmak üzere mevkuf olan evrakı verdi. Ve ondan sonra da o türlü evrak hep kendisine verilirdi. Bâb-ı Âli’de birdenbire Cevdet Efendi’ye muamele değişip emniyet gösterilmeye başlandı. Artık herkes emniyet ediyordu. Zât-ı Şâhâne’nin Cevdet Efendi’ye ol surette iltifatı, Cevdet Efendi’nin hiçbir taraf tutmayıp dedikoduya karışmadığı mesmu-u şâhane olmasından ileri gelmiş bulunduğunu sonra Cevdet Efendi’ye malumat vermişlerdir.” (S.87 Bedir Yay.1995)

Böyle derinlikli bir kitaptan tutulan bazı notları faydası olur niyetiyle okurlarımıza nakledelim.

“Alemlerin övüncü son peygamber, ademoğlunun en yükseği ve en şereflisidir.

O vaktin hükmünce, kendisinin Araplar’ın arasından çıkması işin gösterdiği lüzum ve Allah’ın bir hikmetidir. Çünkü Araplar, o vakit dünyaya yayılmış olan fenalıklara bulaşmamış ve Romalılar’ın çirkin adetlerine alışmamışlardı. Arap Yarımadası’ndaki bedeviyet, yani köylülük sayesinde asıl yaradılışları üzere kalmışlardı.

Her ne kadar Araplar ilimden ve sanattan yoksun iseler de içlerinde lisanlarının bencilliği ve güzelliği dolayısıyla fesahet ve belâgat, yani edebiyat merakı çoğalmış ve pek çok şairlerle, büyük edipler ve hatipler yetişmişti. Ümmi, yani okuyup yazma bilmez oldukları halde gayet güzel şiir söylerlerdi ve güzel söz söylemekle övünürlerdi.”

Eskiden gelen peygamberlerin zamanlarında hangi şey dikkat çekip şöhret buluyorsa, o zaman gelen peygamberlerin mucizeleri ona göre oluyordu.

“Mesela, Hazreti Musa zamanında şöhreti en çok olan sihirbazlık idi. Onun için Allah, Musa’nın elindeki asâ ile bütün sihirbazlara mucizelerini gösterdi. Hazreti İsa zamanında da hikmet ve doktorluk pek ileride idi. O da körlerin gözünü açmak ölüleri diriltmek gibi mucizelerle gönderildi. Bu sebeple Peygamberimize (s.a.v.) verilmiş en büyük mucize kıyamete kadar kalacak olan Kur-an’ı Kerim’dir.

Kur-an’ı Kerim, ne vezinli sözdür, ne de bizim bildiğimiz nesirdir. İki kısmın dışında latif bir beyandır. Baştan aşağı berrak ifadeli ve edebi tarzdadır. Bütün Kur-an’ı Kerim ayetleri belagat, yani edebiyat bakımından birbirinden farklıdır fakat hepsi bir mucizedir. Yani eşini vücuda getirmekten insan acizdir.”

Arap şairleri de bir zaman sonra Kur-an’ı Kerim’in belagat ve edebiyatının en yüksek derecesinde bulunduğunu kabul etmek zorunda kalmışlardır. Kur-an’ı Kerim okunurken birçok müşrik etkilenip kelime-i şehadet getirmiştir. Bunun dışında Hz. Adem’den beri evlattan evlada geçerek gelmiş, asıl sahibi olan Hatem’ül Enbiya’nın yüzünde toplanan bu nur, aklı ve insafı olanları iman ettirmiştir. Güzel ahlakın tamamlayıcısı olan peygamberimizin tasviri nakledildiği üzeredir.

Fahr-i Âlem’in yüzü herkesten güzel ve huyu da mükemmeldi. Bütün azası tam ve birbirine uygun ve seçkin bir halde, bütün evsafı en güzel şekilde idi. Yüzünde nur ve ince bir güzellik, sözünde akıcılık ve tatlılık, lisanında ve ifadesindeki güzellik ve açıklık ve herkesin kolayca anlayabileceği fevkalâde hususi bir edâsı vardı.

Boş söz söylemez, her sözü nasihat ve hikmetli idi. Herkesin anlayışına göre söz söylerdi.

Güzel yüzlü ve tatlı sözlü olup ailesine ve kendisine hizmet edenlere ve arkadaşlarına iyi muamele ettiği gibi diğer halka da yumuşaklıkla ve iyilikle muamele ederdi.

Yumuşak ve alçak gönüllü ve bütün insanlık olgunluğunu kendinde toplamış idi. Bununla beraber ağırbaşlı ve heybetli idi.

Meclise girenler ferahlanırlar ve sohbetinden faydalanırlardı. Onu bilmeyen bir kimse birdenbire görse ona karşı saygı hissi duyardı. Hasılı güzel ahlakın ve beğenilen huyların hepsi onda vardı. Eşi yaratılmamış mübarek ve mesûd bir vücûd idi.”

Hicretin sekizinci yılında Âs’ın oğlu Amr da Müslüman olmuştur. Sehimoğulları’nın eşrafından ve arabın “dâhi” dediği çok zeki, cin fikirli, hikmetli, zor işlerin üstesinden kolaylıkla gelen bir zattır. Âs’ın oğlu Amr’ın Müslüman olmasının ardından aynı yıl içinde meydana gelen bir muharebede gerçekleşen vakayı nakledelim:

“Kuzâ taifelerinden Bella ve Uzre Kabileleri’nin Medine hayvanlarını yağma için Vadi’l-kura arkasında toplanmakta oldukları haber alındı. Annesinin Bellâ Kabilesi’nden olması sebebiyle Rasul-i Ekrem Âs’ın oğlu Amr’ı, serasker tayin ederek hicretin bu sekizinci senesinin Cemaziyelahiri’nde muhacir ve ensardan 300 kişiyi o tarafa gönderdi. Âs’ın oğlu Amr, o taifeye yaklaştıkça kalabalık olduklarını haber alınca Mekis’in oğlu Rafi’yi Resul-i Ekrem’e gönderip imdat istedi.

Hazret-i Peygamber de Cerrah’ın oğlu Ebu Übeyde’yi 200 neferle imdada gönderdi ve “Ayrılığa düşmeyiniz, birlikte hareket ediniz” diye tembih buyurdu. Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer de bu 200 kişi içindeydiler.

Ebu Ubeyde, Amr’ın yanına vardığında askere imam olmak istedi, Amr ise “Sen bana yardım için geldin, asıl ordu kumandanı benim” dedi. Ebu Ubeyde uysal bir zat olduğundan “Resul-i Ekrem ayrılığa kapılmayınız diye emretti, sen bana uymazsan ben sana uyarım” dedi ve As’ın oğlu Amr, cemaate imam olup namaz kıldırdı. Bu suretle ashabın büyüklerinden olan Hz. Ebubekir ile Hz. Ömer de Amr’ın reisliği altına girmiş oldu.”

Amr’ın askeri kabiliyeti, hikmeti ve dahi askerin kumandana itaatinin neticesi olarak düşmana galip gelindi.

“As’ın oğlu Amr, henüz Müslüman olmuşken böyle ashabın büyüklerinden mürekkep bir asker fırkasına kumandan olup zaferle Medine’ye döndüğü için pek çok sevindi ve ‘Resul-i Ekrem yanında benim başkalarına üstünlüğüm olmasa, böyle en sevgili ashabını benim emrime vermezdi’ yollu yanlış bir fikre kapıldı. Onun bu savaşta muhacir ve ensardan 300 kadar ashaba kumandan tayin edilmesi, sırf akıllı, tedbirli ve askeri yönetmeye kudretli bir kimse olmasından, bir de büyük annesinin Kuzâa neslinden bulunması idi.

Halbuki bir adamın bir cihetle seçkin ve bilgin olması, beraberinde bulunanlara her cihetle üstün olmasını gerektirmezdi. As’ın oğlu Amr, Medine’ye döndükten sonra Peygamber’in huzuruna çıkıp, ‘Ya Resulullah en ziyade sevdiğin kimdir?’ deyince Resul-i Ekrem, ‘Ayşe’dir’ diye cevap verdi, sonra Amr, ‘Kadınlardan değil erkekler içinde en çok sevdiğin kimdir?’ deyince “Ayşe’nin babası Ebû Bekir’dir’ dedi. Bunun üzerine Amr, ‘Ya ondan sonra en ziyade kimi seversin?’ deyince, ‘Ömer’i severim’ dedi. Amr daha sonra ‘Kimi seversin?’ diye sorunca Resul-i Ekrem sırasıyla öteki ashabı saymaya başladı. Bu suretle birçok ashabın isimleri söylenip henüz kendisine sıra gelmediğini görünce, sustu.”

Ashab-ı Kirâm’ın tabakaları

Allah’ın ve Resûlu’nun yanında daha sevgili ve daha efdal birçok zatlar ve onun tabakasının üst tarafında bir hayli tabakalar bulunmaktadır. Bunları da kitaptan bir kısmını nakledelim:

“Ashab-ı Kiram’ın birinci tabakası en evvel iman eden Hatice-t’ül Kübra, Ebu Kuhafe’nin oğlu Ebu Bekir, Harise’nin oğlu Zeyd, Affan’ın oğlu Osman, Avf’ın oğlu Abdurrahman, Ebu Vakkas’ın oğlu Sa’d, Avvam’ın oğlu Zübeyr, Ubeydullah’ın oğlu Talha ve sonra Cerrah’ın oğlu Ebu Ubeyde, Zeyd’in oğlu Said, Mauz’un oğlu Osman, Yasir’in oğlu Erkam ve Bilal-i Habeşi ile Hattab’ın oğlu Ömer’in İslam oluşundan evvel imana gelen öteki seçkin sahabelerdir ki 39 kişi olarak Hz. Erkam’ın Safa üzerinde olan evinde toplanıp Resul-i Ekrem ile gizlice görüşürlerdi. Hz. Ömer’de o evde imana geldi ve onunla Müslümanların sayıları 40 oldu. Onun üzerine İslam dini açığa vuruldu. İşte onlardan 10 kişiyi hayatlarında iken Resul-i Ekrem cennetle müjdeledi ki onlara, ‘Aşere-i Mübeşşere’ denir. Onlar da şu zevatlardır:

Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali, Ubeydullah’ın oğlu Talha, Avvam’ın oğlu Zübeyr, Ebu Vakkas’ın oğlu Sa’d, Zeyd’in oğlu Said, Avf’ın oğlu Abdurrahman, Cerrah’ın oğlu Ebu Übeyde’dir. Allah hepsinden hoşnud olsun.

Fahr-i Âlem bir yerde bulunsa sağında Ebu Bekir, solunda Ömer otururdu. Karşısına da Osman’ı oturup başkatiplik vazifesini yapardı. Ali de Resul-i Ekrem’in sır kâtibi ve sırlarını söylediği kimse idi. Bu dördü Hülefa-i Raşidin’dir ki hepsi ashabın en efdalidirler.

Ashabın ikinci tabakası: Hazret-i Ömer’in İslamiyetinden sonra olanlardır.

Üçüncü tabakası: Akabe’de ilk önce biad eden ensarlardır.

Dördüncü tabakası: İkinci defa Akabe’de biat eden ensardır ki sayıları yetmişi aşkındır.

Beşinci tabakası: Resul-i Ekrem’in Mekke’den hicretinde Kuba’da iken gelip onunla buluşan muhacirlerdir.

Altıncı tabakası: Bedir Muharebesi’nde bulunan muhacir ve ensardır ki onlara ‘Ashab-ı Bedir’ denilir.

Yedinci tabakası: Bedir Muharebesi’yle Hudeybiye Seferi arasında muhacir olanlardır.

Sekizinci tabakası: Hudeybiye’de Şecere-i Ridvan adı altında biat eden ashabdır.

Dokuzuncu tabakası: Hudeybiye sulhundan sonra muhacir olanlardır ki As’ın oğlu Amr, ashabın büyüklerindendir.”

Fahr-i Âlem’in ahirete irtihâlinden sonra Bilal-i Habeşi ayrılık acısıyla Medine’de daha fazla duramayıp Şam’a gitmiştir ve orada gazilere katılmıştır. Sonrasında vuku bulanları kitaptan nakledelim.

“Hazret-i Bilal, Şam taraflarında iken rüyasında Resul-i Ekrem’i gördü. Kendisine,’Ya Bilal, bana yaptığın bu cefa nedir? Beni ziyaret edeceğin vakit gelmedi mi?’ demiş. Bilal-i Habeşi korku ve hüzün içinde uyanıp ve hemen devesine binip tek başına tenha çölleri yararak Medine’ye varmış ve Ravza-i Mutahhara üzerinde yüzünü topraklara sürerek, ağlamakta iken Hazret-i Ali’nin evlatları Hasan ve Hüseyin (r.a) Hazretleri çıkagelmişler. Bilal, yine aynı teessür ve heyecanla ağlayarak Kabr-i Saadet’i bırakıp onlara sarılmış. Onlar da ‘Ey Bilal, senin Mescid-i Şerif’te Rasulullah’a okuduğun ezanı işitmek isteriz’ demeleriyle derhal Hazret-i Bilal, Mescid-i Şerif’in üstüne çıkıp ve vakt-i saadette ezan okuduğu yerde durup ‘Allahuekber’ dediği zaman Medine yerinden oynamıştı: ‘Eşhedü en lâ ilahe illallah’ deyince Medine çalkalanmış, ‘Enne Muhammed-ür Resulullah’ deyince de Resulullah dirilmiş diyerek kızlar sokaklara uğramıştı. Şehir altüst olmuş, Rasul-i Ekrem’den sonra Medine’de o kadar feryad ve figan görülmemişti. Hatta Hazret-i Bilal’e de hayret gelerek ezanı tamamlayamadı.”

Allah, hepsinden hoşnud olsun, Resul-i Ekrem’e layık bir ümmet olabilmeyi ve Kur’an-ı Kerim’i hakkıyla anlayıp ifâ edebilmeyi cümlemize nasip etsin.

Hazırlayan: Fehime Ehlidil

                                                             

Yayın Tarihi: 16 Mart 2021 Salı 16:30 Güncelleme Tarihi: 16 Mart 2021, 16:54
banner25
YORUM EKLE

banner26