Acının Sükûtu ve Dile Gelmezliği: Öyle miymiş?

Bu kadar çok taraflı, çok çeşitli, böylesine bol çağrışımlı bir metin yazabilmek elbette mümkün ama bu ne için yapılıyor sorusunu askıda bırakmamak da bir endişe olarak dikkate alınmalı. Şule Gürbüz, ''Öyle miymiş?'' kitabında bu dikkatten sanki özellikle kaçınmış ve okuru, okuduklarını herhangi bir ‘bağlam’a oturtamama endişesi ile baş başa bırakmış. Cengiz Aydoğdu yazdı.

Acının Sükûtu ve Dile Gelmezliği: Öyle miymiş?

Şule Gürbüz ismi ile yakın zamanlarda karşılaştım. 2013 yılıydı; internet üzerinden dikkatimi çekti. “Coşkuyla Ölmek” isimli kitabı vesilesiyle kendisiyle yapılan bir röportajda Şule Gürbüz hakikaten dikkate değer şeyler söylüyordu. ‘Aslında bazı şeyler çoğul konuşmaya gelmez. Ziyadesi ile tekildir’ diyor ve kendi ‘yegâne’liği içinde müstesna şeylere işaret ediyordu.

Şule Gürbüz’ün yazarlık serüvenini öğrendiğimde anladım ki oldukça geç bir tanışma idi bu. Hiç vakit kaybetmeden eserlerine yöneldim; önce tabii “Coşkuyla Ölmek”, peşinden “Zamanın Farkında” ve “Kambur”…

Kitaplar, ‘Çağdaş Türk Edebiyatı’ serisinden yayınlamıştı. Bu kitaplar muhakkak edebî metinler olmakla beraber tasnife tâbi tutulamayacak metinlerdi. Belki sadece “Şule Gürbüz Metinleri”, “Şule Gürbüz’ün Yazdıkları” veya “Şule Gürbüz Yazıları” demek daha isabetle açıklayıcı bir tavsif olacaktı. Çünkü hepsi kelimenin tam anlamı ile özgün metinlerdi. Edebiyattan sanata, felsefeden sosyolojiye, şiirden resim ve müziğe kadar din, tarih, kültür ve tasavvufu da harmanlayan tahrir denemeleri ile karşı karşıyaydım. Zor okunan metinlerdi bunlar ancak erbabı için çok zevkli ve tekrar tekrar okuma isteği uyandıracak kıvamda ince işlenmiş çalışmalardı.

Bu metinleri yazan Şule Gürbüz nasıl bir serüvenin içinden geliyor?

İyi yazıyordu Şule Gürbüz. Türkçeye hâkimdi. Kelime dağarcığı ve Türkçesi, tasarruf tarzı, klasik metinlere de aşina olduğuna işaret ediyordu. Tekke ve divan neşvesi ve sanki tasavvuf farkındalığı da vardı. Yazdıklarında Türk irfanına olduğu kadar Batı düşüncesine de yakın ve haberdar bir yerde durduğunun izleri görülebiliyordu.

Hülasa edebiyatımız ve fikir hayatımız farklı bir ‘giriş’ ile zenginleşiyordu. Okur-yazarlık dünyasına Şule Gürbüz geliyordu. Belki önceden gelmişti lakin ben yeni fark ediyordum. Tembel okuyucunun kaderiydi benimkisi. Borges, ‘İyi okur, iyi yazardan daha nadir rastlanan bir şeydir’ derken ne kadar haklı idi.

Peki, kimdi Şule Gürbüz? Bu metinleri yazan Hanımefendi nasıl bir serüvenin içinden geliyordu? Yaşadıklarından okura intikal edenlere baktığımızda, ışığı gürbüz Şule’mizin, yazdığı metinlerle uyum içinde ve okuruna ‘E tabii ki öyle olmalıydı’ dedirtecek bir geçmişten geldiğini görüyoruz. İstanbul, Cambridge, Topkapı Sarayı… Evet, bu çizgide bu metinlere rastlanabilir. Tabii bu çizgiye her yolu düşen o metinleri ortaya koyacak, diye bir şey yok. Bu yüzden bu çizgiye bir de Şule Gürbüz ‘tekilliği’ni ilave etmek mutlaka gerekiyor.

İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü’nü bitirdikten sonra Cambridge Üniversitesi’nde felsefe öğrenimi gören yazarımızın viyolonsel çaldığını da eklemeden olmaz. Cambridge’den dönünce Milli Saraylar’ın Saat Seksiyonu’nda, 1997 yılında araştırmacı olarak göreve başlar. Burada saat ustası Recep Gürgen’den saat tamirciliği öğrenir ve bozuk saray saatlerini tamir eder. Aslında yazdığı metinler de kafamızdaki zihin saatlerinin tamirinden başka bir şey değil.

Hikemiye-i Şule

Şule Gürbüz, 2016’da son kitabını çıkarttı: “Öyle miymiş?”… “Öyle miymiş”, klasik metinlere uyan bir kapak rengi ile çıktı. Bence içeriğine de uyan bu kapak, kitabı iyi taşıyor.

Bölüm demek doğru mu bilmem ama kitap dört bölümden oluşuyor. “Cennet Varken Cinnet Olabilir Mi?”, “Hayır Demeden İtiraz”, “Öyle Miymiş?” ve “Sanki Daha Dünkü Cennet Kuşuyum” başlıkları altında ‘Hikemiye-i Şule’ diyebileceğimiz tarzda ‘anlatıyor’ Şule. Ve güzel anlatıyor. Yer yer felsefî, yer yer tarihî, yer yer fikrî, yer yer dinî-tasavvufî, yer yer ezoterik ama oldukça edebî bir üslup ile sorular soruyor, cevaplar veriyor, yarım bırakıyor, bitiriyor, başlıyor, başlamadığı yerden devam ediyor ama her halükârda okuyucuyu fikrin ve düşüncenin dünyasında edebiyatın rüzgârı ile gezdiriyor.

Bu metinlere hikâye veya roman diyemeyiz. Çünkü ne bir kurgu, olay örgüsü, gerilim veya fikr-i takip ne de kahramanlar galerisi var. Sadece bir anlatıcı veya kafa sesi dediğimiz sesli düşünme hâli… Bazen de yazar kendisinin konuştuğunu iyice hissettirerek ‘olanları veya olacakları boş verin, beni dinleyin’ der gibi anlatıyor. Ama anlatıyor ve dinletiyor. Okuyucu, ‘şimdi bunu niye anlatıyor, sözü nereye getirecek’ derken; yazar, daldan dala, konudan konuya sözün de sükûtun da hakkını veriyor. Okuru ikaz ediyor, ‘bazen de susarak söyleriz, söylediğimiz şeyler suskunluklarımızı da izah etmeli’ diyor: “Eskiler ağlayana, söyleyene, söylenene inanmazmış, acının sükûtuna ve dile gelmezliğine inanç tammış... Aslında ne tenha bir yer burası. Bir söz, bir hakikat bütün dünyayı, milyarları dolaşıyor da ne bir sahip, ne bir göğüs kafesi buluyor sığınıp saklanacak... Bunca doğan, söylenen, ıssızlığını ve yalnızlığını alamıyor toprağın, kabirler de ah kabirler de olmasa, dünyanın tutunacak tek taşı da olmasa daha da kayardı her şey muhtemelen.” [sf. 10-11]

Belgesel seyreder gibi, tren katarı izler gibi

“Öyle miymiş?” nasıl okunmalı? Hangi niyetle okunmalı? Bilemiyorum. Lâkin “Öyle miymiş?” okunmalı. İyi okunmalı. Tekrar tekrar okunmalı. Belki metin şerh eder gibi okunmalı. Ne var ki ne niyetine okuyacağımız önemini hiç kaybetmiyor. Zira ‘Hikemiye-i Şule’ diye okusak hafif kalıyor; modern nev’iler içinde bir metin diye okusak değilmiş gibi duruyor. Ama okunuyor. Tarif edilemiyor ama okunuyor.

Necatigil, rahmetli, ‘Solgun bir gül oluyor dokununca’ demişti. Şule Gürbüz metinleri sanki biraz öyle. Ancak erbabını arayan ve tasnife tâbi tutulduğunda tartışma çıkaracak metinler. Ne var ki zengin, çağrışımları bol olan, zihninizi fikir kıvılcımları ile dolduran velud yazılar. Cümleler zaman zaman çok uzun. Acaba yazarımız Almanca biliyor mu? Çünkü Almanca yazılmış metinlerde rastlayacağımız türden uzun cümleler. Ama bu uzun cümleler içinde belgesel seyreder gibi, tren katarı izler gibi gidiyorsunuz. Yazar, bu kadar uzun cümlelerini haklılaştıracak ve güzelleştirecek bir gerekçe ortaya koymamasına rağmen cümle sizi sıkmıyor, bir seyre tâbi kılıyor.

Türkçe tahrir tarihinde ilk olabilecek bir deneme

Öte yandan edebî bir denemenin özgür ikliminde ciddî felsefî, dinî veya tarihî sözlerin söylenmesi, yazara dokunulmazlık kazandırsa da yazılanları bazı eksiklik sorgulamalarıyla muhatap olmaktan kurtaramaz diye düşünüyorum. Mesela birinci bölüm, “Cennet Varken Cinnet Olabilir Mi?” adı altında sanki kutsal metinlerden hareketle yazılmış bir deneme. Ama bunu mutlaka deneme olarak okumak durumundayız. Evet, zaman zaman ciddi sorular ve elbette cevaplar yok değil ama bu metni tasnife alırsanız, okuyamazsınız. (Buradaki tasnif dışılığı, sıralama üstü gibi değil, hakikaten tasnif edilemezlik olarak anlamayı kastediyorum.)

Veya kitaba adını veren bölüm; “Öyle miymiş?” Bu bölümde bence Türkçe tahrir tarihinde ilk olabilecek bir deneme yapılmış. Yazar sanki bütün bildiklerini yardıma çağırıp sorular sormuş, tahliller yapmış. “Bizde ilmin sadece hülasası kıymetli imiş. Bir yudumda içilecek ve tadı da acı olmayacak ilme amenna denirmiş. Âlim ile şerbetçi meslektaşmış. Bu yüzden bizde münevver değil, müdevver varmış.” (s: 107)

Rahatına düşkün okuyucuyu can sıkıcı zihnî zahmetlere sokabilen geçişler

Bu kadar çok taraflı, çok çeşitli, böylesine bol çağrışımlı bir metin yazabilmek elbette mümkün ama bu ne için yapılıyor sorusunu askıda bırakmamak da bir endişe olarak dikkate alınmalı. Şule Gürbüz, bu dikkatten sanki özellikle kaçınmış ve okuru, okuduklarını herhangi bir ‘bağlam’a oturtamama endişesi ile baş başa bırakmış. Kendisi de metinler boyunca, bu endişelerden uzak durabilmek için girdiği konulardan aslında haberdar değilmiş gibi yapıp, sanki o konulara kendi tercihi ile değil de kazara girmiş gibi dokunup geçiyor. Ancak bu tavır, bu metinleri kendine mahsus bir rahatlıkta okunur olmaktan uzaklaştırmıyor.

Kitaptaki metinlerin bütünlüğü ve akışı içerisinde zaman zaman fikrî geçişler, rahatına düşkün okuyucuyu can sıkıcı zihnî zahmetlere sokabiliyor. ‘Bu da nerden çıktı şimdi?’ diyorsunuz. Ama o yeri görmeden başka bir yere geçiyorsunuz. Hiçbir şey böyle tam değil. Yarım kalmışlığın lezzeti… Okura tamamlama isteği veren bir uçarılık ve cesaret veren ustalıkta bir acemilik…

Hülasa, Şule Gürbüz yazıyor ve iyi yazıyor…

“Acının Sükutu ve Dile Gelmezliği”, Kitabın Ortası dergisi, Kasım 2017, sayı 8.

 

Cengiz Aydoğdu

Güncelleme Tarihi: 19 Mart 2018, 16:02
YORUM EKLE

banner19