Aborjinlerin yüreklerini güzelleştiren fazilet: İyi niyet

Marlo Morgan “Bir Çift Yürek” adlı kitabında Avustralya’da Abor­ijinlerle yaptığı bir yolculuğu anlatır. Amerikalı kadın çıktığı yolculuktan ülkesine tüm hayatını değiştirecek bilgilerle dönmüştür. Sümeyra Gülel yazdı.

Aborjinlerin yüreklerini güzelleştiren fazilet: İyi niyet

Marlo Morgan, insanın var oluş nedenine ve gereklerine kulak vererek, kendini anlama yönelimine girişme yolunu seçmiş ve bunun için de Avustralya anakarasında bulunan Abor­ijinler ile birlikte bir anlam/mâverâ yolculuğuna çıkmıştır.

Kadîm insanlar olarak nitelendirdiği bu in­sanların görünüş, yaşam tarzı, his, tepki ve varlık algıları Amerikan kimliğinde olan ve modern dün­yaya ayak uydurmayı büyük oranda başarmış biri için, adeta farklı bir dünyaya geçiş yapmış hissini uyandırmıştır. Bu nedenle de kendini bulma ya da anlamlandırma macerasına talip olmuştur. Marlo Morgan’ın Bir Çift Yürek adlı kitabında ayrıntılarıyla bu talebin oluşum aşaması, seyri ve sonuçları anlatılmıştır.

İlk bölümde yazar, Avustralya’ya ilk ayak basışından sonrasını anlatıyor. Avust­ralya’ya gelirken tipik modern hayat tarzının ona sunduğu eşyalarla beraber oteline yerleşi­yor ve daha sonra Aborijinlerden oluşan kabilelerinin toplantısına giderken yanında eşyalarla giderken aklından bunları nasıl kullanacağına dair fikirler üretiyordu oysa yalın bir halde yaşamak zorunda kalacağı aklına gelmemişti. Çünkü gideceği yer maneviyatın en yalın hali idi ve yanında maddesel bir artık götürmeme zorunluluğu vardı. Kabilelerin toplantı yaptığı alana doğru gi­derken lüks arabaların rahatlığında değildi ve bu kendisini bayağı huzursuz etmişti. Toplantı alanına geldiğinde kendisini karşılayan kabilenin İngilizce bilmemesi kendisini bir hayli şa­şırtmıştı ve toplantıya katılabilmesi için ayrı bir temizlikten geçmesi gerektiği söylendiğinde madde temizliğini değil de vücut temizliğini anlamıştı. Ancak kadim insanlar, aralarına ala­cakları insanın görünüş olarak kadim de olmasını bekliyorlardı. Yazar, maddesel temizliğini ya­parken iyi bir görünüş elde edeceğine inandığı kıyafetleri çıkartırken ve aldığı kamera, ses kayıt cihazlarını bırakırken vicdan azabı duymaya başlamıştır. Ancak daha sonra anlayacağı üzere bu temizlik onun var olma yolunda attığı en büyük adımdır.

Bir Amerikalı ilk defa Aborijin evi görmekteydi. Kendi memleketinde olduğu gibi lüks konutlar değil üç duvarlı bir barakada kendisini karşılayanları “insan olduğuna inanma” çabası gütmeye başlamıştı. Üç dolunay sürecek olan yolcuğuna başlamadan evvel, kabile öz geleneklerine göre bir Amerikalıyı aralarına almak için tören yapmaya başlamıştı. Bu tören sonrasında bir Amerikalının, kadim hayatla tanışma faslı başlıyordu. Ancak kafasında halen üç dolunay sürecek olan yolculuk değil, ödenecek kiraları ve faturaların tutarları dönmek­teydi. Madde hayatında yaşayan insandan ilk adımda ne beklenirdi ki? Kadime doğru yol alan yolculuğun ilk evresinde, Amerikalı ayaklarının çok “narin” olması sebebiyle sıkıntı çek­meye başlamıştı. Huzursuzluk çekmeye başlayan Amerikalıya, kabile sadece “Acıyı unutur­san dayanıklı olmaya başlarsın. Şu an yapılabilecek bir şey yok.” mesajını vermekteydi. Bu mesaja kulak vererek çölde “sadece yürüdüğünü” zannettiği yolculuğa devam ediyordu. İlk gününü bitirirken kafasında halen kendi evinde tuttuğu eşya yığınları dönmekteydi.

Yolculuğun ilk molası

İlk akşam molasında kabiledeki herkesin ayrı bir işle uğraşmaya başlamasıyla, ayaklarındaki ya­ralar için kabileden bir kadın yanına gelerek ayaklarını avuçlarına alıyor, hafif ve güzel bir ses tonuyla mırıldanmaya başlıyordu. Bu durum Amerikalıyı bayağı şaşırtmıştı. Ses tonunun bedenin içindeki sıvıların akmasına yönelik olarak değişimler gösterdiğini hissettiği ve anla­dığı an ilk defa maneviyat ile karşı karşıya geldiğini sezinlemeye başlamıştı. Avustralya ana­karasına yolculuğunun nasıl başladığını ve kendi dünyası ile karşılaştığı yeni dünya arasındaki farkları anlamaya ve yorumlamaya çalışıyordu. İki dünyayı karşılaştırması bize aslında hayat felsefelerinin ne denli değişik olduğunu anlatıyor. Aborijinlerin, Avustralya’da ayrımcılığa tabi tu­tulması ve kendilerine belirli bölgelerde yaşam hakkı verilmesine karşın onların hayata küsmemeleri ve her gün daha iyi niyette olmaya çalışmaları yaşamaya gerçekten değer verdiklerini gösteriyor.

Kabileyle olan ilk molasında ilk yemeği de solucanlardan oluşan bir ziyafet yemeği idi. Modernliğin getirdiği ziyafet ile kabile ziyafeti arasındaki tezatlar kafasında şimşeklerin çakmasına yol açarken, kabile haya­tına ayak uydurmaya çalışan Amerikalı solucan ziyafeti çekmişti. Ziyafet sonrası kadim in­sanlar olarak nitelendirilen bu kabilenin, insan doğasının gereğince bildiği bir şey vardı, dinlen­mek ve eğlenmek.

Bugün modern hayat tarzı olarak benimsediğimiz yaşamda bulunmayan dinlenme ve eğlenme çöl ortamında hayatını sürdüren Aborijinlere hiç yabancı gel­miyordu. Çünkü onlar insan olmanın gereklerini büyük oranda anlayan bir topluluktu. Kitapta uzun uzun Aborijinlerin doğa ile nasıl iç içe olduklarından ve iletişimlerinin nasıl kuvvetli olduklarından bahsediliyor. Sabahın erken saatinde birleşen kabilenin Yaşlı Kişisi, kurulan çemberin ortasına geçiyor ve kendilerince dua etmeye başlıyorlar. Ancak bunu yapmalarının yine kendilerince bir amacı var.

Doğa, bu insanlara bedensel ihtiyaçları için her şeyi vermekteydi ve bu insanlar da do­ğaya bir minnet yahut bir teşekkür için dua olarak adlandırılan töreni her sabah düzenli ola­rak sürdürüyorlardı. Amerikalının burada karşılaştığı en büyük fark, o insanların bir amaca bağlı olmaları ve bu amaç uğruna yaptıklarını özenli bir şekilde sürdürmeleriydi. Kadim insanların doğa ile olan kuvvetli iletişimlerinin altında yatan en önemli etken ise inançlarıydı. Doğanın kendilerini hiçbir zaman unutmayacağına inanan bu insanlar, doğayla güçlü bir bağ kurmuşlardı.

Günlerce doğru düzgün yiyecek bulamayan bu insanlar, doğanın onlara sağladığı yiyecek ve manevi güç ile ayakta kalıyorlar ve çok iyi beslenmedikleri halde has­talıklara yakalanmıyorlardı. Bu manzara Amerika’dan gelen birine adeta hayatının şokunu yaşat­mıştı. Çünkü geldiği ülkede birçok farklı hastalıklar, en iyi yaşam kalitesinde bulunan insan­larda bile görünmekteydi. Bu durumun sebebi Aborijinlerin, doğaya karşı besledikleri inanç ve bağlılıktı. Bu inancın kendisini değiştirmeye başladığını hisseden kabile halkı, Amerikalı kadını bir “mutant” olarak hissettirmeye başlamıştı.

Hiç konuşmadan sağlanan iletişim

İnanç ve bağlılık duygularının etkisiyle güçlü zihin sinyalleri ortaya çıkmıştı. Kabile halkının bazen hiç konuşmadan zihin yolu ile iletişim kurduklarından bahseden yazar bu durumu telleri olmayan telefon olarak adlandırmış. Çölde ilerleyen kabile ile birlikte yürümeye devam eden Amerikalı, yürüyüş esnasında kendisine sıkıntı verdiği sinekler için ne yapılması gerektiğini sorduğunda aldığı cevap şöyleydi: “Sen çöl sineklerinin olduğuna, cehennem olduğuna inanı­yorsun ve onlar senin için gerçekten böyleler ama bunun nedeni sadece senin gerekli anlama ve bilgelik düzeyine erişmemiş olmandan kaynaklanıyor. Gerçekte onlar yararlı ve gerekli ya­ratıklardır. Kulaklara dolarak içindeki kiri temizlerler ve biz bu temizlikten sonra daha iyi işi­tiriz.” Modern hayata alışan bir insanın bu durumu aslında bir gereklilik ve harika bir sonuç olarak algılaması beklenemezdi. Bu durumda kadim insanların olayları yorumlamanın esas noktası, nedenleri anlamadaki bilgelik düzeyi ve inanç idi. Eğer bir insan gerçekten yaşadığı bir şeyin kötü olduğuna inanırsa o, onun için gerçekten kötü bir hal alır. Çünkü insan beyni, nasıl algılarsa tüm bedene de o sinyali verir.

Yolculuklarında devam ederken kabileden bir genç kızın çalılık arasından bulduğu çi­çeği kabile halkı güzel ve şans olarak yorumlarken, bunu gören Amerikalı kendi hayatındaki güzel olarak gördüğü pırlanta kolyesini sorguladı. Kadim insanların mücevherlerinin bir anlamları olduğuna inanıyorlardı, modern insan içinse onun sadece ekonomik değeri vardı. Kabile halkı, anlamlandırma çabası bilgeliğe eriştiren bir eylem. Ulaşılan her yeni bilgelik bir kutlama sebebi. Ulaşılan yeni bir bilgeliği kendilerine bağışlanan bir ödül olarak görmekte ve bunun karşılında ise bunu bir şölene dönüştürmekteler. Bütün bunlar modern insanın kutladığı şeylerden çok farklı.

Çölde yürüyüşler devam ettikçe insanların doğa ile olan bağlantılarının ne denli güçlü olduğu ortaya çıkıyordu. Zehirli bitkileri bir bakışla ayırt etmeleri ya da temizlenmek için top­rağı da kullanmaları vs. Bunlar bu insanların doğa ile iletişimin gücünü gösteren örneklerden sadece birkaçıydı. Doğa ile sürekli iç içe bulundukları halde asla onu rahatsız etmiyorlardı. Örneğin, bir av yakaladıklarında bu hayvanın her bir şeyinden yararlanıyorlardı. Kullanmaya­cakları kısımları yanlarında taşıyarak karşılaştıkları hayvanlara ikram edeceklerdi. Doğaya her daim teşekkür besliyorlar ve iyi niyet taşıyorlardı.

Her şeyin başı iyi niyet

Doğa ile kurulan bu güçlü iletişim her zaman karşılığını buluyordu. Kabile halkı her daim iyi niyetli idi ve bu onların hastalıklardan korunmalarını sağlıyordu. Bu iyi niyete rağmen zaman zaman karşılaştıkları sıkıntıları olması gereken bir durum olarak görüyorlardı. Bir kaza yaşadıklarında bunu atlattıktan sonra sanki hiçbir şey olmamış gibi yollarına devam ediyorlardı. Gerçek insanlar olarak nitelendirilen bu kabilenin tepkileri ve yaşam tarzı modernize edilmiş bir yapıya bürünen insan için imrenilesi bir hal almıştı. Sonuç olarak ki­taptan aldığım bir cümleyi paylaşmak isterim: “Kan ve kemik tüm insanlarda bulunur. Farklı olan yürek ve niyet­tir.”

Kabile halkı, iletişim olarak kullandığımız sesin başka yönlerini bulmuşlardı. Ses, sa­dece bir a-o-u-y değildi. Ses, yürekten gelen bir akımdı. Bu akımı kimi zaman eğlenmek adına müzik amaçlı kullanıyorlardı kimi zamanda yaraları tedavi ederken… Bunun göstergesi olarak Aborijinlerin daha çok beynin sağ lobunu kullandığı ifade ediliyor kitapta. Yaratıcılık, hayal gücü, sezgi ve ruhsal yöntemlerle gündelik işlerini rahatlıkla hallediyorlardı. Yapraklardan yiyecek çıkarma, av yaparken hiçbir işaret yöntemi kullanmadan sadece sezgi yolu ile tüm avcıların aynı anda hareket etmesi de bu durumun sonuçlarındandı. Bunu ustalıkla kullanan kadim insanlar, mutant olarak adlan­dırdıkları diğer insanların sınırlı bir anlayış yapısına sahip olduklarını düşünüyorlar. Bugün dı­şında bir şey önemsemedikleri ve yarını hiçe saydıkları ifade ediliyor. Bugünün kıymetini bilmeden yarına geçsen ne önemi vardı ki? İşte günümüz sorunlarından biri de bence bu nok­tada başlıyor. Aslında doğal ve normal olan bir düşünce yapısına sahip olabilsek, bugün ga­zetelerde vb. şeylerde “stres olmadan nasıl bir gün geçirebiliriz?” tarzı ana başlıklar görüyor olmazdık.

Aborijinlerin hayatı anlamlandırma geleneği onları doğa ile uyumlu bir hayat tarzı kurmaya sevk etmiş ve bu zihniyetleri sayesinde hayatın gerçek mahiyetini kavramayı başarmışlar. Bu insanlarda göze çarpan en önemli şey, iyi niyet. İyi niyet şifresi ile hayatın anahtarlarını bulan ve kapıları teker teker açmaya başlayan bu insanlar kitapta, modern bir ülkeden gelen birine de bunları anlatmaya ve göstermeye çalışıyorlar. Büyük oranda farkındalık ka­zanan modern insana bir yürek daha kazandırmayı başardılar. Amerikalı kadın ülkesine, bir yürek ile gittiği yerden, mücevher değerinde yerlilerin yüreğini kazanarak ve belleğini hiç unutmayacak bilgilerle dol­durarak döndü.

Modern hayat tarzı, çağımız toplumlarına kadîm hayat tarzını unutturmuş ve doğal olmayan bir hayatı yaşamaya zorlamıştır. Bu nedenle, bu tarz kitapları okuması, eski toplumların hayatını anlamak bakımından önem arz etmektedir.

Marlo Morgan, Bir Çift Yürek, Klan Yayınları, İstanbul, 2004.

Güncelleme Tarihi: 29 Mayıs 2020, 23:10
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26