Abdullah YILDIZ ile konuştuk!

Asım Öz kendisini daha Bir Tevhid Eylemi Namaz kitabı ile sevdiğimiz, Umran dergisinin enerjisi bitmeyen adamı Abdullah Yıldız ile yeni kitabını konuştu.

Abdullah YILDIZ ile konuştuk!

Tarihin her döneminde olduğu gibi bugün de, insanlar yollarını, izlerini, istikametlerini şaşırmış durumdalar. Adeta zihnî-fikrî-îmanî bir yehmâda (çölde yol ve izlerin kaybolduğu mekanlar) nereye yöneleceklerini kestiremeyen insanlar hangi yol haritasını izleyeceklerini bilememekte, şaşkın şaşkın bir o yana bir bu yana koşturup durmaktalar. Postmodern dünyada yollar, izler büsbütün flûlaşmakta ve birbirinden ayırt edilememektedir. Dahası, tabir-i âmiyâne ile, 'at izi it izine karışmakta'; doğru yol 'eğri', eğri yollar ise 'doğru' diye takdim edilmekte; Hakkı/doğruyu bulmak iyice zorlaşmaktadır. Bu noktada bu günün bilinci ile temel kaynağımız Kur'an'ı okumanın ve anlamanın önemi daha da artmaktadır. Abdullah Yıldız'la son kitaplarından Yol Haritamız Kur'ân (Pınar Yayınları; 2008) çerçevesinde Kur'ân'a kalbi selim ile muhatap olabilmenin çeşitli boyutlarını konuştuk.

 

Yol Haritamız Kur'ân çalışması hangi düşünceden yola çıkılarak kaleme alındı?

Hayat bir yolculuktur. Yürüyenin gözünde “uzun-ince” bir zaman, Yaratan'ın indinde ise kısacık bir ân. Kılavuzsuz, rehbersiz, haritasız yolculuk rastgele bir yürüyüş, bir yoruluştur. Sonu ise kayboluştur. Merhamet sahibi olan Rabbimiz, bu dünya yolculuğunda izleyeceğimiz yol haritası olarak Kur'ân-ı Kerim'i göndermek lütfunda bulunmuştur. Kur'ân'ın bir ismi de “Hüdâ”dır; yani hidayet kaynağı, rehber, kılavuz, yol haritası... Yaşadığımız Postmodern çağda yollar ve izler iyice flûlaşmış, her şey birbirine karışmıştır. İşte böyle bir ortamda Kur'ân'ı yegâne yol haritası edinmek, o yolda şaşmadan, sağa-sola sapmadan yürümek tek çıkar yoldur. Bütün çağlar için geçerli bir kitap olan Kur'ân; sadece bilgilenmek, sevap kazanmak, vb. için değil, yürümekte olan hayatta yol haritası edinilmek üzere gelmiştir.

 

İçinde bulunduğumuz zamanlarda insanların sürüngenleşmesinden söz etmek ne anlama geliyor?

Hikmetli kitabımız Kur'ân, Sırât-ı Müstakîm üzere yürümeyen/yürüyemeyen insanların yerlerde sürüneceğine dikkat çeker (Mülk 67/22) En güzel bir biçimde/kıvamda yaratılmış bulunan insanoğlunun aşağıların aşağısına (Tîn 95/4-5), hatta hayvanlardan daha sapık seviyelere (A'râf 7/179) düşmesi ne acınası bir durumdur! İnsan, yalnız Allah'ı kulluk demek olan İslâm üzre yürürse gerçek anlamda özgür, istikameti düzgün ve başı dik olur. Değilse, sapması, şaşması ve kendi nefsi başta olmak üzere şuna-buna kul olması kaçınılmazdır. “Heva uygarlığı” diye isimlendirebileceğimiz bugünün dünyasında, insanların ya paraya, ya mideye, ya modaya, ya makama, ya da kula kul olması, işte sürüngenleşmenin ta kendisidir.

 

Kitabınızda yer alan bir ifade dikkat çekici: Kalb-i selim ile akletmek. Oysa gündelik dilde aklı selim olarak kullanılan yaygın bir başka ifade var. Kalb-i selim ve akletmek neyi ifade ediyor?

Kur'ân-ı Kerim, “kalb”i, akletmenin yani düşünmenin, anlamanın, kavramanın merkezi olarak tanımlar. Dahası, kalp iman eder, kalp inkâr eder, kalp duyarsızlaşır, kalp titrer... Genel manada söylersek, insanın manevi dünyasına yön veren merkez kalbidir. Yani kalp, "kan pompası" olma özelliğini aşan daha genel bir fonksiyona sahiptir. Dilimizde “kalp gözü”nün ifade ettiği manayı da hesaba katarsak, kalb-i selim ile akletmek; insanın temiz ve yüce fıtratının sesini dinleyerek özgürce düşünmesi, aklını heva ve hevesinin, şeytanın etki alanından kurtarıp, fıtratın sahibinin emrine vermesi demektir.

 

Örnek Kur'an nesli oluşturmak denildiğinde Kur'an'ın zihni inşası gündeme geliyor. Kur'an'ın müminin zihnini inşa edişi nasıl bir süreçtir?

Hz. Ömer'le ilgili şöyle bir olay aktarılır. Medine döneminde Hz. Ömer'in de (r.a.) içinde bulunduğu bir grup Müslüman, Mekke'de iken Cahiliye devrinde yaptıkları akıl almaz saçmalıkları konuşmaktadırlar. Mesela; helvadan putlar yapıp tapmaları, acıkınca da o putları yemeleri gibi. Bu esnada bir çocuk, Hz. Ömer'e şöyle bir soru yöneltir: “Yâ Ömer! O zaman sizin aklınız yok muydu?” Ömer (r.a.) cevap verir: “Olmaz olur mu? Tabi ki vardı. Ama o zaman aklımıza rehberlik edecek bir kılavuzumuz yoktu. Şimdi aklımızın yanında bir kılavuzumuz var ki, o da Kur'ân'dır.” İşte, Kur'ân'ı aklımızın yegâne rehberi yapar da, düşüncemizi Kur'ân'ın işaret ettiği şaşmaz çizgide inşa edersek mümin zihin ortaya çıkar.

 

Peki Müslüman zihnin küresel postmodern sürecin oluşturduğu istikamet krizinden, akıl karışıklığından çıkabilmesi için akleden kalbini hangi alanlara yoğunlaştırması gerekir?

Bir önceki sorunun cevabında vurguladığımız gibi, Kur'ân'ı akleden kalbinin tek kılavuzu, zihin dünyasının tek rehberi edinen müminler “istikamet krizi”ne düşmezler; kafa karışıklığı da yaşamazlar. Dolayısıyla, aklını Kur'ân'ın emrine verenlerin zihinleri berrak, istikametleri düzgün olur. Peygamberimizden aktarılan bir duâ şöyledir: “Ya Rabbi, Kur'ân'ı kalbimin baharı kıl.” Akletme merkezi olan kalbimiz, ancak Kur'ân'la sürekli bahar yaşar. Kur'ân'ı kalbinin baharı kılmayı başaranlar, postmodernizmin oluşturduğu sis perdelerini aralar, olayları basiret ve ferasetle değerlendirir, dünya net bakarlar.

 

Kur'an'da "kıraat, tilavet, tedris, tertil" gibi "okuma" anlamına gelen birkaç kavram zikredilmektedir. Okumak anlamına gelen kavramların içinde "tertil" kavramı Kur'an'ın okunup anlaşılması noktasında nasıl bir yöntem önerisi sunuyor?

Türkçe'de “okuma” diye karşıladığımız Kur'ânî kavramlardan “kırâat”, sadece okuyup anlamayı değil, anlatmayı, davet etmeyi hatta bir araya getirip toplamayı da ifade eder; “tilâvet”, okuyup anlamanın yanında okunan şeyin peşine düşmek, onu uygulamak, ona uymak demektir; “tedrîs”, okunan metni ders konusu edinmek, birlikte öğrenip öğretmek manasına gelir; “tertîl” ise, dosdoğru ve güzel bir tarzda, açık açık, hakkını vere vere, sesin mânâ ile ilişkisini kurarak ve anlayıp yaşayarak okumak demektir. Tertîl kavramının geçtiği Müzzemmil/1-7. âyetleri dikkate alarak söylersek; Kur'ân'ı gereği gibi okuyup anlamak için, zihnin en uyanık ve dinç olduğu, kalbin tam olarak Allah'a yönelebileceği, dil ile gönül arasında gerçek bir uyum ve ahengin kurulabileceği zamanı ve ortamı tercih etmek gerekir.

 

Kitabınızda “Geceleyin tertil ile Kur'ân okuma" emri üzerinde de duruyorsunuz. Gece, akşam alaca karanlığının kalkıp yerini koyu karanlığa bırakmasıyla başlar ve sabahın alaca karanlığına kadar devam eder. Bu yönüyle Kur'an'da bahsi geçen gece ile saat on ikide başlayan bugünkü gece algımız arasında temel bir fark var değil mi?

Müzzemmil/1-7'de geçen “gece kıyâmı” ve “gece neşvesi” tabirleri; yatsı namazını kılıp yattıktan sonra dingin bir vaziyette kalkarak, Kur'ân okumak ve namaz kılmak için, kalp ile dil arasında tam bir harmoni oluşturmaya en elverişli bir ortamı ve Kur'ân'ı sakin, huşû içinde ve yüreğinde duya duya okumaya, dolayısıyla onu en iyi bir şekilde anlamaya en uygun bir zamanı ifade eder. Buradaki gece, saat on ikide başlayan zaman dilimi olmadığı gibi o verimliliği yakalayabileceğiniz herhangi bir elverişli zaman ve ortam diye de anlaşilabilir.

 

Müslümanca yaşama sorumluluğumuz kendimizi iyi bir şekilde yetiştirmemizi, hem düşünsel hem de ameli olarak sağlam bir kişilik oluşturmamızı gerektirir. Bu da temel kaynağımız olan Kur'an'ı, yaşadığımız çağı, hayatı çok iyi anlamamıza, yaşadığımız çağla Kur'an'ın irtibatını çok iyi kurmamıza bağladır. Bu çerçevede, Kur'an'ı ders konusu yaparak okumak ayetleri birlikte müzakere ederek arınmak noktasında tecrübelerinizden hareketle neler söylersiniz?

Kur'ân-ı Kerim, eğer ders konusu yapılarak, bir cemaat ya da ekiple birlikte müzakere edile edile okunursa, elde edilecek verim oldukça yüksek olacaktır. Âyetlerin anlamlarını, diğer âyetlerle ilişkisini, nüzûl sebeplerini, o ayetlerdeki murad-ı ilahiyi, her âyetten pratik hayatımız için çıkarılabilecek dersleri vs. çok yönlü olarak ele almak, Kur'ân'ın mesajlarının çok daha iyi anlaşılmasını sağlayacaktır. Böyle bir ekip çalışmasının bereketi ve feyzi gerçekten büyüktür. Herkesin Kur'ân'a bizzat kendisini muhatap kabul ederek anlamaya çalıştığı, kafa yorduğu, zihinsel performansını sonuna kadar kullandığı bir ortamda farklı bakışlar, görüş ve değerlendirmeler, derse zenginlik katacaktır.

 

Kitabınızda Kur'an'da geçen kavramlardan sırat-ı müstakim ve urve'tül vüsqa da yer alıyor. Biraz kitabınızın dışına çıkarak şunu sormak istiyorum: Afgani ve Abduh'un birlikte çıkardıkları derginin adı Urve'tül Vüsqa. Mehmed Âkif'in Meşrutiyet yıllarında çıkardığı derginin adı Sırat-ı Müstakim. Modern zamanlardaki ihya ve tecdid hareketlerinin asli kaynaklara dönmek, Kur'an'ı asrın idrakine söyletmek biçiminde özetleyebileceğimiz yaklaşımlarının Müslüman bilince kattıkları nelerdir?

Kur'ân'ın orijinal kavramlarını asli anlamları ile kullanmadan, o kavramları zihin ve gönül dünyamıza iyice yerleştirmeden “yeniden Kur'ân'a dönüş” çabalarının başarısından söz edemeyiz. Doğrusu Afgani-Abduh-Akif çizgisi, Kur'ân merkezli bir düşüncenin yeniden inşasında ve Kur'ân'ın asrın idrakine haykırılmasında çok önemli bir heyecan ve birikim kaynağı olarak karşımıza çıkar. Özellikle Akif'in ve bir Kur'ân tefsiri gibi olan Safahat'ın Müslüman zihnin inşasına katkısı inkar edilemez.

 

Söyleşimizi bir dua ile bitirelim diyorum…

Abdullah ibn Mes'ûd'un Peygamberimiz'den (s.) aktardığı dua ile bitirelim: “Ya Rabbi, Kur'ân'ı kalbimizin baharı, gönlümüzün nûru, sıkıntılarımızın devası ve kederlerimizin atılma vesilesi kıl.” Ve ekleyelim: Ya Rabbi, bizleri Kur'ân'ı yol haritası edinenlerden kıl. Amin.

 

Söyleşi için teşekkür ederim.

 

Asım Öz yazdı

Yayın Tarihi: 13 Mart 2009 Cuma 07:46 Güncelleme Tarihi: 31 Aralık 2021, 21:52
YORUM EKLE

banner19

banner36