banner17

Abdalları yazdı!

İmdat Avşar bozkırı anlatmış 'Çiğdemleri Solan Bozkır'da. Okunmazsa çok şey kaybedilecek kitaplardan bu...

Abdalları yazdı!

Benim oğlum artık bina okumasınİmdat Avşar

Tilkinin bildiği yüz türkü varmış; doksan dokuzu tavuk üzerineymiş. Türk okuyucusu da biraz bu tilkiye benzer. Öykücü denilince Sait Faik, romancı denilince Reşat Nuri isimlerine eklenen kolektif çalışan solcu yazarlar dışında fazla isim zikredilmez. En trajikomik olanı ise bazı dergi ve gazetelerin 50 romancı/50 öykücü anketleridir ki akıllara sezadır bu listeler. Soru sorulan, demeç alınan Türk yazar, çizer ve de sanatçıları ezber düğmesine basılmış gibi belli bir dönemin isimlerini zikrederler ki okuyucunun elini kolunu iyice bağlarlar. Mesela yeni bir yazar, yeni bir dehadan bahsedip de ufukta bir yırtık açmayı denemezler. Ufukta her dem aynı manzara vardır; günbatımı ve masada kadehler, fonda ise “otuzbeş yaş” şiiri gibi hiç yaşlanmayan bin yıllık temcit pilavı gibi ısıtılan başkalarının ezber dertleri.

İmdat AvşarBozkırın bereketi sözdür

Sağ olsun, dostum Suavi Kemal Yazgıç, geçenlerde “İmdat Avşar’ın hikâyelerini okudun mu?” dedi. Kulak kabarttım. Bozkırdan ses veriyor, hemşehrinmiş. Onca sene yazmamış, şimdilerde ard ardına bozkırın rüzgârı gibi kesintisiz akıyormuş biçerdöverden buğday römorka dökülür gibi… Suavi, iyi yazardır. İyi yazmasının temelinde de iyi okuyucu olması vardır. İsmi zihnime raptettim. Öbür gün fuardan sessiz sedasız Çiğdemleri Solan Bozkır adlı kitabını aldım İmdat Avşar’ın. Ha, Suavi’ye: ”Kırşehir’in içinden mi yazmış abdal hikâyelerini, yoksa gurbete çıkıp mı yazmış?” diye sorduğumda; “Gitmedik yer bırakmamış adam,” dedi Suavi. “O hikâyeler okunur, Neşet gurbeti görmeseydi Neşet Ağa olmazdı!” deyip düştüm peşine bozkırdan gelen sesin. Zira şu korkutur beni: Yazar, memleketinde durup, memleketine dair yazdığında cümleler sanki biraz sakil dururlar. Şehrin sınırları arasında boğulur kalırlar.

Bozkıra dair yazan Abbas Sayar, Hüseyin Su, Ethem Baran isimleri yanına İmdat Avşar ismini de kazıyorum. Hatta bu ismi yazarken yanına bir de davul zurna bırakıyorum ki bilinsin, gelen bir gelin alayıdır. Bir cümbüş olacaktır. Sıkı bir hikâye anlatılacaktır. Anadolu’nun yitik türkülerini başka diyarlarda arayanlara inat, tam da bozkırın en ağaçsız, en kurak, en taşlık mevkiinden bir pınar fışkırmaktadır. Ama bir tavsiyem var bozkırı tam olarak tahayyül edemeyenlere: Neşet Ertaş’ın Yozgat Sürmelisi ya da herhangi bir bozlağını dinledikten sonra açın bozkırın o solan çiğdemlerinin yapraklarını. O zaman size zaten ayan beyan olan ama pek de görülmeyen sırrını göreceksiniz kaya diplerinde, ıslak çimende, nadasa kalmış herklerde açan çiçeklerin güzelliğini.Abdallar

Kahramanlar, kahraman olduğunu bilmeyenlerdir

Çiğdemleri Solan Bozkır’ın asıl kahramanları Kırşehir’in (Kaman’ın) abdalları. Halkın “aptallar” dediği ama her dem abdal geleneğini bir şekilde yaşatmış olan boynu bükük omzu düşük civanları… Düğünlerde, nişanlarda, asker uğurlarken, törenlerde, hatta maçlarda bir çeşit amigoluk yapan bu insanların yazı zengin kışı fukara çehresini öyle bir resmediyor İmdat Avşar ki, insanın yüreği yere düşüp palaz olası geliyor o insanların garipliklerine ve samimiyetlerine.

Kör Bekteş, Âdem’i ve diğer abdal tıfıllarını başına toplayıp öyle bir nasihat verir ki sanırsınız Hacı Bektaş Veli konuşmaktadır, insanların ayaklarına türab olmanın ne demek olduğunu o konuşmada bir kere daha anlarız. Âdem, Galatasaray’ın ecnebi takımını yenmesi için davulunun en ince zarına öyle bir vurur ki, yüreği yırtılır insanın. Kör olası fukaralık; insanı cambaza çevirir. Yine de çalıp çırpmaz Âdem. Hagi gol atsa, o kış gününde evine sıcak ekmek, uşakların eline ufak tefek alacaktır ama gel gör ki maçta gol olmayınca içtikleri çay yanlarına kâr kalır ama dışarıdaki kar kalkmaz yine de.

AbdallarFlüt çalamadım diye döven öğretmenin eli kırılır mı?

Muhterem’i ‘flüt çalmıyor’ diye, İstanbullu ve dahi konservatuarlı müzik öğretmeni döver. Sonra da “Abdallar uşaklarını niye okutmaz?” diye saçma sapan sorular sorarız. Elinde zurnasıyla âlemin en kral ezgisini çıkaran Muhterem’i gören notalı müzik öğretmeninin ağzı hâlâ açıkmış derler… (Bu hikâye diğerleri gibi o kadar gerçek ki aynısını orta üçüncü sınıfta her Pazartesi 5. saatte yaşadığım için biliyorum. Hayret, İsmail Ata’dan iz kalmamış. Oysa o ders hiç bitmez zannederdim. Allah kurtarmış bizi, yüzümüzde müzik öğretmeninin pençe izleriyle!)

Bahri Usta, oğlu Tufan’ın (ki bizim köylerimize de gelmişliği vardır Tufan Usta’nın) kendini bilmez bir “kayın” tarafından haşlanmasına göz yumar. Öyle ya, serde “abdallık ve de fukaralık” vardır. Yeni yetmeler “ağalık vermeyinen, yiğitlik vurmayınan” diye bellediklerinden olsa gerek, vurdukları insan mı diye bakmazlar. Tufan’a inen tokat her okuyucuya iner adeta.

Şahan Emmi benden günahsız

Bir abdal kocasıdır Şahan Emmi. Sazın bağrı kendi bağrıdır. Lakin 1332 senesinde dünyaya gelmiş, doğduğu günden beri felek dalına bir saz, bir de gam yükünü yüklemiştir. Ama o matrak adamdır. Kim gelirse gelsin karşısına, söyleyecek iki çift lafı vardır; “Hesap defterimde iki suçum var; rakı tavuk, rakı tavuk. Tavuğu affederler. Rakı için de iki yıl dövseler. İki yıl sonra cennetteyim. Ya sen ne yapacaksın?!” diye sorar, karnı tok sırtı pek olana. Karşısındaki da; “bunun karnı doydu artık kurşun işlemez” diye tartışmadan çekilir. Ama Şahan Emmi’nin çektiği dert insanın çekeceği dert değildir!Abdallar

“Allah Görür” hikâyesinde, eski kulağı kesiklerin zamanla tövbe etmesi ama ilerleyen yaşlarında “felekten gün çalmak için” hacı dostlarını nasıl şantajla ayarttıkları usturuplu bir dille anlatılır.

Ama, benim favorim, “Tövbekârlar”. Bir gecede Adıyaman’dan destur alıp ellerindeki şarap şişesini kıran garip yiğitler üç aya kalmadan eski tezgâhlarını nasıl kurarlar, tövbe bozmayan tek arkadaşları Haydar’ı nasıl ayartırlar… Yürek paralayıcı hikayeler. Bir yandan gülecek, diğer yandan ağlayacak, belki de dişinizi sıkacaksınız.

İmdat Avşar (en sağda) Kayseri Şiir Akşamı'nda şairlerleTaş yerinde ağırdır dercesine yazan bir adam

İmdat Avşar, henüz üç yıldır yazmasına rağmen Anadolu’nun şifahî kültürüne sırtını vermiş, akademik olarak da sağlam pınarlardan beslenmiş bir yazarımız. Anlattığı coğrafyanın diline hâkim ve de bu dili kullanmaktan çekinmediği için güçlü bir avaz ve üslupla yazıyor.

Sağ olasın Suavi, var olasın İmdat Avşar. Mıgırdıç Margusyan’ın Gevur Mahallesi kitabından sonra Çiğdemleri Solan Bozkır her ne kadar “kayıp çocukluğum”un haritasını çıkarsalar da hazine değerinde bir kitap. Okuyun, ağlamazsanız ya da gülmezseniz başka hiçbir kitap sizi ne güldürür ne ağlatır ne de “bir ayrılık bir yoksulluk bir de ölüm” hakkında derde salar.

 

Zeki Bulduk, ‘çocukluk acıklı bir ülkedir’ dedi ve kitabın gerisini anlatmadı

Güncelleme Tarihi: 22 Nisan 2016, 12:04
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
İsmail Karakurt
İsmail Karakurt - 8 yıl Önce

Abbas Sayar, Hüseyin Su, Ethem Baran... bu isimlerle aynı hizadasınız, ben öyle görüyorum. sizden okuduklarımdan hareketle. Ondan mıdır, duyduğum her "bozkır" içimdeki kora bir nefes daha üflüyor!.. selam ile!

banner8

banner19

banner20