Abbas Sayar'ın köy romancılarından farkı ne?

Abbas Sayar’ın Yılkı Atı romanından sonra Can Şenliği’ni okumak insanı tuhaf, çapraşık, çatışmalı düşüncelere sevk ediyor. Çünkü Sayar’ın Can Şenliği’nde ulaştığı sonuç, Yılkı Atı’nda ulaştıklarından biraz farklı.. Ömer Yalçınova yazdı..

Abbas Sayar'ın köy romancılarından farkı ne?

https://www.ktpkitabevi.com/urun/can-senligi-115441057

Abbas Sayar, Can Şenliği’nde doğrudan insanların arasına dalar. Oysa Yılkı Atı’nda atlar üzerinden insanları anlatmıştı. İki kitabın da konusu üç aşağı beş yukarı aynı. Merhamet, yoksulluk, köy hayatı, çatışmalı düşünceler, yaşamanın zorluğu, sokağa atılmak, kimsesiz ve korumasız kalmak, insanların anlaşılmazlığı, vicdansızlığı, mal mülk düşkünlüğü…

Onda büyük şehirli bir romancının bakış açısı yok

Yılkı Atı’yla Can Şenliği’ni karşılaştırmadan önce, Abbas Sayar’ın kalemiyle ilgili birkaç şey söylemek gerekir. Birincisi; Abbas Sayar diğer köy romancılarından ayrılır. Ne yönden? Tabii ki köy hayatını içeriden bakarak anlatması yönünden. Büyük şehirde doğup büyümüş romancılar köy romanı yazdıklarında ister istemez köy hayatına dışarıdan bakmak zorunda kalırlar. Köy hayatına dışarıdan bakmak, köy hayatını anlamak ve anlamlandırmakta yazarı oldukça zorlar. Çoğu zaman da yazarın köy hayatını ıskaladığı görülür. Çünkü dışarıdan bakıldığında köy hayatının atan nabzı yakalanamaz. Köy, küçük bir yerleşim alanıdır. Ve neredeyse komşu köyler tarafından bile kapalı kutu olarak görülür. Çok bilinmez, hemen nüfuz edilmez. Kaldı ki köy, dışarıdan gelen bir insana hemen kendini teslim etsin ve o kişi tarafından kolayca anlaşılıp anlatılsın.

Fakat Abbas Sayar köye içeriden bakar, bu zorluğu hemen atlatır. Onun kullandığı dilden bile bunu anlayabiliriz. Oysa köye dışarıdan bakan, büyük şehirde yetişmiş bir romancı, köylünün dilini kavrayıp kolayca kullanmaya başlasa bile, bu onda yapmacık durur. Çünkü dil, işlek olmadığı gibi kökünden de mahrum kalmıştır. Dışarıdan gelen bir romancı o dili, kendi dili olarak kullanmamış, anlatım tekniğine dahil etmemiştir, diğer ifadeyle dildeki o farklı kullanımın hayattaki duygu ve düşünce karşılığını bulamamıştır. Köylü ise içgüdüsel olarak o dili konuşur. Belki kelimeleri neden şu şekilde değil de bu şekilde telaffuz ettiğini düşünmemiştir, bilmiyordur. Fakat o kişi, o dilin ta kendisidir. Dil ve dilin kullanımı çözülmediğinde köylünün düşünceleri ve hisleri ulaşılmaz olur. Abbas Sayar’da bu handikap yok. Diğer köy romancılarına kıyasla o, bu yönden bir adım önde.

İkincisi; büyük şehirden gelip köy hayatını anlatan bir romancı, genellikle köy hayatına dair söylentilerden yola çıkmak zorundadır. Söylentiler efsaneye dönüşür. İşin içine masallar ve efsaneler girdiğinde gerçeklik azalır. Oysa köy romanları köylülerin dertlerine çare bulunsun diye kaleme alınmış, hatta köylülere ders vermek amaçlı yazılmıştır. Bu sakat anlayış, köylüleri ve köy hayatını yakından tanımamanın getirdiği sonuçlardan biri. Ve bu şekilde yazılmış birçok köy romanı başarısız olmuştur. İstedikleri, hedefledikleri noktaya ulaşamamışlardır. Sayar’da da sosyal kaygılar fazla. O, sosyal kaygılarını, gerçekçilikten ayrılmayarak; görmediği, yaşamadığı, hissetmediği şeyleri yazmamak yoluyla, bir de tabii ki köylüleri ders verilmesi, eğitilmesi gereken, hiçbir şeyden anlamaz insanlar olarak görmemesinden dolayı hikayelerinde rahatlıkla işlemiş, diğer köy romancılarının düştüğü hataya düşmemiştir.

En önemli nokta: Sayar’ın bakış açısıdır. Sayar’ın insanlara ve hayata çok temiz bir bakışı var. Onda büyük şehirli bir romancının bakış açısı yok. Büyük şehirli bir romancı, ne kadar köy hayatını anlatırsa anlatsın, nihayetinde kendi bakış açısını ortaya koyacaktır. Ve bu, kesinlikle bir köylünün bakış açısı olmayacaktır.

Can Şenliği’nin vuruculuğu Yılkı Atı’na kıyasla daha kontrollü

Gelelim Sayar’ın Yılkı Atı’yla Can Şenliği’ne. Yılkı Atı’ndan sonra Can Şenliği’ni okumak insanı tuhaf, çapraşık, çatışmalı düşüncelere sevk ediyor. Çünkü Sayar’ın Can Şenliği’nde ulaştığı sonuç, Yılkı Atı’nda ulaştıklarından biraz farklı. Romancı sanki aynı argüman ve olaylardan yola çıkarak farklı sonuçlara ulaşmış, iki farklı düşünce ortaya koymuş.

Yılkı Atı’nın ihtiyarlamış, güçten düşmüş atıyla Can Şenliği’nin Hüseyin Ağa’sı aynı. Kaderleri, yaşadıkları, düşünce ve hisleri… İkisi de güçten düşmüş, gençliklerinde hareketli ve atılgan, talihsiz olaylar yaşamış, fazlasıyla gururlu. Tabii bir atta toplanabilecek özelliklerle, ihtiyar bir insanda toplanacak özellikler bütünüyle aynı olamaz. Bir kere, sayı bakımından, insanda daha çok özellik toplamak mümkün. Örneğin vatan, askerlik, seferberlik, gurbet, esaret, kimseye el açmamak gibi konular yalnızca bir insan üzerinden işlenebilir. Ki Can Şenliği’nin kahramanı Hüseyin Ağa gençliğinde Balkan, Kafkas ve Arap Yarım Adası’nda kurşun atmış, iman aşkına kurşun yemiş bir insandır.

At üzerinden anlatılacak birçok konu da insan üzerinden anlatılamaz. Doğayla baş başa kalmak mesela. Doğanın bütün etkilerine açık olmak. İnsan kendine mutlaka bir barınak bulur ve orada yaşayabilir. At ise insan gibi hareket edemez. Fakat insan, atın bu çaresizliğini hissedebilir. Her ne kadar kendine sığınacak bir barınak bulsa da. O yüzden Sayar Yılkı Atı’nda yalnızca bir atın duçar kalacağı zorlukları, insanın hissedişi ve düşünüşüyle aktarmıştır. Bu şekilde Yılkı Atı’nda daha etkileyici noktalara vurgu yapabilmiş, kalemini daha kıvrak kullanabilmiştir.

Can Şenliği’nde o rahatlığı bulamıyoruz; çünkü bir attan değil savaş gazisi bir dededen söz edilmektedir. Savaş gazisi bir dededen söz edilince, iş çoğunlukla romancının hayal dünyasına kalıyor; tahmin yürütme becerisine, gördüklerinden görmediği şeyleri canlandırma yeteneğine, bununla birlikte temiz bakışını muhafaza etmeye. Çünkü bir ata yapılan muamele, her ne kadar içimizi acıtsa da, aynı şey bir insana yapıldığında, acının şiddeti artar, dil dönmez olur, söylenecek söz bulunamaz. Can Şenliği’ndeki tutukluğun sebebi biraz buradan kaynaklanır. Aslında Yılkı Atı kadar kısa ve etkileyici bir hikaye olmasına rağmen Can Şenliği’nin biraz uzaması, yazarın gereksiz ayrıntılarla uğraşması, daha çok Hüseyin Ağanın iç konuşmaları üzerinden hikayeyi kurması vuruculuğu azaltır.

Teknik olarak Can Şenliği’nin vuruculuğu Yılkı Atı’na kıyasla daha kontrollü. Konu olarak ise daha dehşetengiz. Ulaştığı sonuç itibariyle ise trajiktir. Sayar’ın Can Şenliği’nde neden intihar denebilecek bir sonuçla hikayesini noktaladığı tartışılabilir. Oysa Yılkı Atı bir mücadelenin hikayesidir, zaferle sonuçlanır, okuyucusuna ümit verir. Hüseyin Ağa neden vefasız, hayırsız ve vicdansız oğullarına karşı savaşmadı? Ki savaşmayı çok düşündü ve istedi. Seksen yaşında olduğu için mi? Buna evet diye cevap verilebilir. Yoksa ümitsiz kaldığı için mi? Oysa ümidi, uğruna mücadele edeceği “can şenliği” bir karısı ve eşeği vardı. O yüzden intihar denilebilecek bu trajik sonun nedenini açıklayamıyoruz. Özellikle hikayenin kahramanı düşmana kurşun atmış, kaç yerinden yaralanmış, buna rağmen savaş sonrasında devletten bir madalya ve maaş bile talep etmemiş, eşek sırtında köy köy dolaşarak mal taşımış ve ekmeğini bu şekilde kazanmış bir Hüseyin Ağa olunca…

Mustafa Kutlu’nun hikayeleriyle Abbas Sayar’ın romanları kıyaslanmalıdır

Hüseyin Ağa’yı yaralayan, düşman kurşunları olmamış. Evlatlarının hayırsızlığı ve sözleri onu yıkmıştır. Öyle bir yıkmıştır ki büyük oğluna kendi evini bırakıp gitmekten başka çare bulamamıştır. Oysa ev kendisinin. Yıllar sonra, “ben evimi neden o hayırsıza bıraktım, oysa onun çıkıp gitmesi gerekmez miydi” diye düşünür. Burada yine Hüseyin Ağa’nın diğer insanlara nazaran farkıyla karşılaşırız. Onun gözü kesinlikle mal ve mülkte değil. O dürüst, onurlu ve namuslu bir şekilde yaşamak ister. Savaş sonrası köy hayatında ise bunları bulamaz. Bahçe kenarındaki barakada uyuyabilmek için, bir komşu kadından istediği çuval karşısında bile aşağılamayla karşılaşır.

Vicdansızlar var da vicdanlılar hiç mi yoktur? Tabii ki var. Sayar’ın Can Şenliği’nde belki de yaptığı en büyük vurgu buraya. Hamamcı Mustafa yıllarca Hüseyin Ağa’yı kollamış, ona yatabileceği bir çulu çok görmemiştir. Sonra da ona bahçe bekçiliğini ayarlamıştır, Hüseyin Ağa’nın eli az da olsa para tutsun diye. Hüseyin Ağa oğullarından görmediği vefayı ve yardımı Hamamcı Mustafa’dan görmüş, bir de bahçe sahibi Nail Bey’den. Can Şenliği her ne kadar umutsuzluk, tükenmişlik ve yenilmişliğin hikayesi olsa da, Sayar yine de bir çıkış noktası arar, bulur ve okuyucusunun bunu fark etmesini sağlar.

Sayar’ın romanları, diğer köy romancılarından farkı nispetinde değerlendirilmeli ve tartışılmalıdır. O zaman köy hayatını olduğu şekliyle, bütün gerçekçiliğiyle anlama ihtimalimiz doğabilir. Bilhassa köy hayatının bittiğinden, köylülerin eski saflıklarını yitirdiğinden söz edildiği şu zamanda. Mesela Mustafa Kutlu’nun hikayeleriyle Abbas Sayar’ın romanları kıyaslanmalıdır. O zaman diğer köy romancılarıyla bu iki hikayecinin farkları, daha doğrusu temiz bakışları gün yüzüne çıkacak, daha iyi anlaşılacaktır.

Bu da aydınlığa yapılmış bir yatırım anlamına gelir. Çünkü Abbas Sayar her ne kadar Can Şenliği’nde karanlık ve ümitsizliği anlatmış olsa da, bir o kadar aydınlık ve ümidin varlığını vurgulamıştır.

Ömer Yalçınova yazdı

Güncelleme Tarihi: 24 Aralık 2018, 13:00
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13