1920-1923 Türkiye'sinde neler olduğu önemli

Konya ili Bozkır ilçesinin bugün küçük görünen bir kasabası vardır. Kasabanın yeni adı Üçpınar olsa da, eski adı manidardır: Hocalı. Burası, sanki müderrisler kaynağıdır. Haşim Akın 'Bir Müderrisin Sürgün Yılları' kitabı üzerine yazdı.

1920-1923 Türkiye'sinde neler olduğu önemli

https://www.ktpkitabevi.com/urun/bir-mderrisin-srgn-yillari-abdullah-fevzi-efendi-9789753557856

Konya ili Bozkır ilçesinin, bugün küçük görünen bir kasabası vardır. Kasabanın yeni adı Üçpınar olsa da, eski adı manidardır: Hocalı. Burası, sanki müderrisler kaynağıdır. Bölgede birçok yere hicret etmiş, kendinden sonrası için çok ciddi ilim, fikir ve aksiyon adamları yetiştiren, gerçekten “muttakilere imam olacak bir neslin” dedesi Memiş Efendi bu köyden zuhur eder. Hayatı Çavuş nahiyesinde noktalanır. Ama onlar için amel defterlerinin kapanmadığı gibi, mücadeleleri de bitmez. Bunu onlar adına ve izlerinden evlatları sürdürürler.

Dededen toruna mücadele

Memiş Efendi’nin torunu, Müderris Abdullah Fevzi Efendi, Osmanlı’nın son dönemlerinde kurulan Islahı Medâris müderrislerinden bir çınardır. Bu kurum, tıkanıklığa bir çözüm olarak düşünülmüş, ilmiye sınıfını gelişen ve değişen şartlar içinde yeniden özel kılmaya yönelik bir adımdır. Kendi kaleminden çıkan hatıratı "Osmanlı Devlet-i Âliyesi’nin Niza-i Ahiri" bahse konu dönem için iyi bir kaynaktır. Bu dönemde yaşayan bütün ilim ve mücadele adamlarının maalesef ki hatıratı ulaşmamıştır bize.

30-38 yaşları arasında, 8 yıl gibi kısa bir döneme sığdırılabilen uzun ve dikkate şayan bir hayatı vardır. Müderris ve asker… Müderris ve direnişçi... Müderris ve aksiyoner…

Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi emekli hocalarından Ali Osman Koçkuzu’nun açıklama ve notlarıyla yayına hazırladığı Bir Müderrisin Sürgün Yılları adlı eser, dönem için iyi bir ışıktır. Eserde hem sadeleştirmeyi, hem adı bölgelerle ilgili şimdiki bilgileri, hem de farklı kaynaklardan konuya ilişkin inceleme ve değerlendirmeleri bulmak mümkündür.

Asker ocağında bir müderris

Kendi döneminde ilmiye sınıfı askere alınmazdı. Ancak Abdullah Fevzi Efendi, kendi isteğiyle askere yazılmıştır. Bunun sebebini şöyle açıklar: “Benim günümde askerlikten bir vesile veya desise ile kaçmak mümkünken, ben akranımdan ayrı düşünerek, dinimize saldıran Osmanlı Orduyu Hümayunu’nun zabitlerinin ahlakını öğrenmek ve din-i mübin-i İslam ile olan alakalarını bizzat görmek için askere yazıldım.” 26 yaşında kaydolduğu askerlik görevini Filistin, Irak, Kafkasya, İran gibi uzak diyarlarda tamamlar. Döndüğünde 40 yaşlarına yaklaşmıştır. Ancak bundan sonra evlenip çoluk çocuk sahibi olacaktır.

İki fırka da aynıdır

Üstad hatıratında, özellikle iki fırkadan sıkça bahseder. Bunlardan birisi İttihat Ve Terakki Cemiyeti’dir. Bunlar daha çok asker kökenli, siyasi parti mensuplarıdır. Diğeri ise (bize biraz tuhaf gelecek ama) Kuvay-ı Milliye’dir. Bu dönemde üstadın her ikisi ile de arası bozuktur. İttihat Terakki ile anlaşamamış olmasını kolay kabulleniriz. Ama Kuvay-ı Milliye ile de arası hiç iyi olmaz. Sebebini merak edenler için, Erzurum Müftüsü Sadık Efendi’nin cümlelerine kulak ve dikkat vermek gerekir. Bu konuşmanın hitap yeri Erzurum Kongresi’dir.

Dostlarına şöyle der; “Herkese kapılmayın. Bunlar sizin umduğunuz, sizin beklediğiniz kimseler değildir. Mehdi diye sarıldığınız kimsede mehdi özelliği yoktur. Ben, nur değil, ateş görüyorum.”

Bu kitabı okuyanlar, ya bilmedikleri ilginç bilgileri okumuş olacak ve Kuvayi Milliye ile aralarına mesafe koyacak ya da buna inanamayıp yazarla arasına koyacaktır bu mesafeyi. Zira bu konuda bildiğimiz ve bizde yer edinen bilgiler ve yargılarla çelişecektir. Bunun sebebi kitabın ilerleyen bölümlerinde, otoritenin merkezi ve otoritenin sahibi ile alakalı yaklaşımdır. Zira şu an eserini elimizde tuttuğumuz, hayatını şeriat-ı garraya adamış bir ailenin evladıdır. Onlar için tek bir sebeple bile olsa, ilahi kanuna karşı gelinmez.

Çocukluk yıllarım bir istiklal harbi gazisi olan rahmetli büyük dedemin hatıralarını dinlemekle geçmişti. Bu dinlediklerimden birisi de Bozkır İsyan’larıydı. Ancak bu kitapla dedemin anlattıklarının arasında ciddi bir farkı görmekteyim.

Keşfül Ğıtâ

Hatıratında “Keşfül Ğıtâ” adı verdiği bölümde, meskûn mahallerden uzak kalarak sürdürdüğü mücadelesini anlatır Abdullah Fevzi Efendi. 1919-1922 tarihleri arası önemli bir süreçtir. Gerçi o sisli ve puslu dönemde, “sanığın önce idamına, bilahare savunmasının alınmasına” karar verilir, adilane bir şekilde yapılan mahkemelerde (!) olanları, idamları ve suçlamaları başka kaynaklardan da duyar ve okuruz. Ama buradakiler, yakın tarihe merak saranlar için özel bölümdür.

Ona göre birinci cihan harbini kaybeden İttihat Terakki Cemiyeti, İzmir’in Yunanlar tarafından işgalini fırsat bilmiş, “Yunanlar geliyor!” diye köyleri boşalttırmış, sonra “Haydi Yunan’ı kovuyoruz!” diyerek onları tekrar kendi etraflarında toplamışlardır. Daha sonraları neler olmuş, bunun için kitaba müracaat etmek gerekir.

Bazen acı gerçeklerle yüzleşmek içimizi acıtır. “Acıtsa da buna ihtiyaç var!” diye düşünüyoruz. Zira tarih tekerrür edermiş. Bunu yaşıyor muyuz ne?

Haşim Akın yazdı

Güncelleme Tarihi: 21 Aralık 2018, 14:46
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13