“Saatleri Ayarlama Enstitüsü” kitap özeti

“Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın türünde tam olarak karar kılınamamış romanıdır. Eser; ironik, kurgusal, fantastik ve mizahi pek çok öğeyi bir arada bulundurur. Tamamına Hap Kitap uygulamasından ulaşabileceğiniz kitabın özet ve ses kayıtlarına dair bilgilendirme içeriğini istifadelerinize sunuyoruz.

“Saatleri Ayarlama Enstitüsü” kitap özeti

Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın türünde tam olarak karar kılınamamış romanıdır. Eser; ironik, kurgusal, fantastik ve mizahi pek çok öğeyi bir arada bulundurur. Tanpınar, eserinde çok ciddi bir şey anlatıyor gibi gülmeden güldürmeyi ve okuyucuya belli etmeden dalga geçmeyi başarır. Kitabın ismi de mizacı hakkında ipucu verir: Önemsiz bir şeyi önemli gibi lanse etme...

Peki, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” ne iş yapar? Roman boyunca Hayri İrdal’ın, Halit Ayarcı’ya en fazla sorduğu soru budur. Bir türlü tatmin edici cevap alamadığımız bu sorunun cevabı, sürekli benzer şekillerde verilir. Enstitü, ayar istasyonları vasıtasıyla bir sebepten saatleri durmuş ya da ileri veya geri gitmiş insanların saatlerinin ayarını düzeltmek için kurulmuş müessesedir. Bu saatler, cüzi bir miktar ve makbuz karşılığında kurulup ayarlanacaktır.

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nde Hayri İrdal adındaki karakterin hatıralarına yer verir. Eserinde, Hayri İrdal’ın, Halit Ayarcı isminde son derece zeki, akıllı ve uyanık bir girişimci ile tanışmasından sonra hayat ve kendisi hakkındaki tereddütlerinden kurtulmasını ve biraz da ona benzemesini kaleme alır. Romanda; Hayri İrdal, Halit Ayarcı vasıtasıyla kendi sınırlarını ve yeteneklerinin farkında olan bir karakter hâline gelir. Ancak saatler ile olan münasebeti ne kadar eski olursa olsun Hayri İrdal, Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün gereksiz olduğunun farkındadır.

“Saatleri Ayarlama Enstitüsü”, zaman zaman esprili taraflarıyla benzersiz bir Ahmet Hamdi Tanpınar eseridir.

Kitap özetinden bölümler:

Hayatımın Dönüm Noktası O Saat

Ben, Hayri İrdal… Okumaktan ve yazmaktan pek hoşlanan biri değilim. Çocukluğumda okuduğum birkaç kitap ve atlayarak göz gezdirdiğim Tûtinâme, Binbir Gece, Ebu Ali Sinâ gibi eserleri okuduğum yegâne kitaplar olarak sayabiliriz. Adlî tıpta gözetim altındayken de birkaç makale türü okumuşluğum vardır. Fakat hayatımın bir safhasında ufak bir eser yazma başarısı gösterdim. Bu eseri yazmış olmam desinler diye ya da kuvvetli bir başarma azmi ile değil, Halit Ayarcı’nın önayak olmasıyla mümkün oldu. Halit

Ayarcı kısa süre evvel bir trafik kazasında kaybettiğimiz büyük bir adamdı. Bu kişi, beni hiçten bugünlere ulaştıran kişidir aynı zamanda.

Saatçiliğe dair ne biliyorsam kendisinden öğrendiğim Muvakkit Nuri Efendi’den ona bahsettim. Bunun üzerine Halit Ayarcı, Ahmet Zamanî’nin yaşam öyküsünü yazmamı istedi. Fakat böyle bir şahsiyetin olup olmadığı onun için pek önemli değildi. Sonuçta ortaya öyle bir kitap çıktı ki kitap on sekiz dile çevrildi, çeşitli ülkelerde bu kitaptan bahsedildi ve Van Humbert gibi sonradan başıma bela olacak bir adam sırf benimle tanışmak için Hollanda’dan Türkiye’ye geldi. Bu son olay benim için son derece önemlidir. Fikir benim olmasa da kitabın üzerinde benim imzam bulunuyordu sonuçta. Ama adamın Türkiye’ye gelmesi biraz sıkıntılı oldu. Çünkü Ahmet Zamanî’nin mezarını göstermek gerekiyordu ve olmayan bir mezar, bizi biraz uğraştırdı. Neyse ki gariban birinin mezarının onarılmasıyla bu iş de çözülmüş oldu. Mezar başında fotoğraf çektirmek isteyen Hollandalı’ya Müslüman mezarı olması ve kendisinin de gayrimüslim olması dolayısıyla kabirde yatanın ruhu rahatsız olur diyerek bir türlü izin vermedim. Beni bu kadar uğraştıran adama az bile yapmıştım.

Ben, Hayri İrdal… Hatıralarımı yazma sebebim kesinlikle kendimi anlatmak değildir. Yalnızca şahidi olduğum kimi olayların unutulmamasını sağlamaktır. Bir de Halit Ayarcı gibi büyük bir şahsiyeti anmak tabii ki. Gördüklerimi ve işittiklerimi yazmak, gelecek nesillere karşı en büyük vazifemdir. Herkesin Halit Ayarcı’yı tanımaya hakkı vardır, diye düşünüyorum.

Ben arkadaşlarımın çoğu gibi okula uşaklarla gitmedim. Süslü elbiselerim, su geçirmez ayakkabılarım da olmadı. Her daim diz kapaklarım yamalı, dirseklerim biraz dışarı kaymış vaziyette gezdim. Okula giderken kimse beni sıkı sıkı tembihlere boğarak öpmedi, eve dönüş yolunda kapıda bekleyenim de olmadı. Babama göre doğum günüm 16 Recep 1310 olsa da benim asıl doğum günüm, bir küçük saatin elime geçtiği tarih olmuştur. Bu saati dayım sünnet hediyesi olarak vermişti. O sıralarda on yaşlarında idim. Bunları duyan da bizim evde hiç saat yok zannedecek. Oysa bizim evde pek çok saat vardı...

İlk olarak, dede yadigârı olan üzerinde pek çok tartışmanın ve iddianın döndüğü bir ayaklı duvar saatimiz vardı. Babamın dedesinden benim dedeme, ondan da babama kalan bu saat son olarak bana kalmıştır. İkinci olarak, bir masa saatimiz vardı. Bu saat, o dededen kalma saat gibi dini veya uhrevi bir saat değil, laik bir saatti. Laik saat denilince akla herhangi bir ibadet vaktini göstermeyen saat gelmelidir. Bu saat, zembereği kurulduğu vakit saat başlarında dönemin en moda türküsünü çalardı. Üçüncü saat ise babamın koyun saati idi. Koyun saati yani cep saatinden biraz büyükçe ay ve günü gösteren saat. Fakat onun da ayar sorunu vardı ve saat ustası, ayarını sürekli bozduğu gerekçesiyle rutin kurma işini dahi babama yasaklamıştı.

Muvakkit Nuri Efendi’nin Yanında

Dayımın hediyesi; bu küçük kol saati yüzünden bir seneyi, yolda bulduğum çok eski bir başka saat yüzünden de ertesi sene aynı sınıfı okuyarak geçirdim. Vaktimi genellikle Nuri Efendi’nin saatçi muvakkithanesinde geçirirdim. Orada sadece saatler vardı. Ne boş kahkahalar ne manalı tebessümler ne de diğer gereksiz, rahatsız edici şeyler… Okuma hevesim pek yoktu açıkçası. Nuri Efendi, her gün kendisine getirilen saatlerle meşgul olur ve onlarla gününü geçirirdi. Ben de onu izlerdim. Nuri Efendi’yi tanıdığımda elli beş, altmış yaşlarında idi. Çok uzun zamandır da bu işle uğraşıyordu. Herhalde semtin en iyi saatçisi o idi. Saati bırakanlara, “Sakın haber göndermeden gelip almaya kalkma!” derdi. Acele edilmesinden hiç hoşlanmazdı. Kendine has sözleri vardı: “Saatin kendisi mekân, yürüyüşü zaman, ayarı insandır.”, “Maden kendiliğinden ayar kabul etmez. İnsan da böyledir...” Hurda denilebilecek saatler için ise “Nasıl yürüsün biçare, iki ayağının ikisi de yok.” gibi sözler sarf ederdi.

Bu ve bunun gibi veciz sözleri Halit Ayarcı’ya aktardığım gün onun büyük bir heyecanla boynuma atılarak “Siz, büyük bir filozofla tanışmışsınız azizim!” deyişini unutamam. Aynı şekilde Nuri Efendi’nin “Ayar, saniyenin peşinden koşmaktır!” sözü de Halit Ayarcı’yı pek şaşırtan sözlerinden biri olmuştur. Halit Ayarcı bu sözün manasına tam olarak ermiş ve ustamı bir sosyolog edasıyla selamlar olmuştu. Bu sözlerin Saatleri Ayarlama Enstitüsü’nün İstanbul halkını en fazla şaşırtan, güldüren ve düşündüren sloganları olduğunu söylemek zorundayım. Hâlbuki ben yıllarca bu sözleri işiterek zaman kaybettiğimi düşünüp dururdum. Oysa refaha, ikbale bu sözler sayesinde ulaştım.

Halit Ayarcı, Nuri Efendi’yi göklere çıkaran bu ve buna benzer örnekler dolayısıyla benden Nuri Efendi’nin hayatını yazmamı istedi. Şöyle Avrupaca tanınacak bir kitap olmalıymış. Fakat ben bunu yazamadım. Daha faydalı olması ve enstitünün politikasına daha fazla hizmet etmesi maksadıyla “Ahmet Zamanî Efendi’nin Hayatı ve Eserleri” kitabını yazdım. Bunun ustama bir ihanet olup olmadığını hâlâ düşünürüm.

1912 yılı, en acılı yıllarımdan biri oldu. Bu yılın başında Nuri Efendi vefat etti. O vefat ettiğinde ben on yedi yaşımda idim ve kendimi işsiz güçsüz bir adam olarak bulmuştum. Benim yerime düşünenler de vardı elbette. Daima tahsil görmemi isteyenlerden tutun, iş bulup bir baltaya sap olmamı bekleyenler, evlenmemin çok gerekli olduğunu düşünenler… Nihayetinde belli bir süre Asım Efendi isimli bir adamın yanında çalışma imkânı buldum. Asım Efendi, saatin felsefesini bilmese de saat tamirini biliyor ve insana bir şeyler öğretiyordu. Fakat benim daha evvelden tanıdığım Seyit Lûtfullah dükkâna tamir için verilen saatlerden birini çalınca ben suçlandım ve bu nedenle saatlerce karakolda kaldım. Gerçek ortaya çıkınca da Seyit Lûtfullah, saati Andronikos Kayser’in hazinelerinin başında yakılacak tütsüyü satın almak için çaldığını söyledi. Sattığı yeri de gösterdi ve onun için de böyle işlerde çalınmış bir şeye lüzum olduğu gerekçesini uydurdu. Neyse suçsuzluğum anlaşılınca ben salıverildim. Bu olaylar sona erdikten ve Seyit Lûtfullah saatin bedelini ödeyip serbest bırakıldıktan sonra ben tekrar saatçi dükkânına döndüm. Başta beni istemeyen Asım Efendi, suçsuzluğum anlaşılınca beni sevinçle karşıladı. Sonuçta hırsız olan ben değildim. Fakat o ben, eski ben değildim. Seyit Lûtfullah’ın rahle-i tedrisinden geçtikten sonra daha gözü açık, daha uyanıktım. Bir süre tiyatro oyunlarında yer aldım. Operetlik bile yaptım. Orta oyunları, yorucu performanslar, diğer sanat çalışmalarıyla beraber epey bir kargaşanın içinde kalmıştım. Birinci Dünya Savaşı, tüm bu kargaşaya son verdi.

Abdüsselâm Bey’in Evinde

Yıllar akıp geçti ve ben askerlik vazifemi yerine getirip döndüm. Döndüğümde ise her şeyi değişmiş buldum. Dört yıl askerlikten sonra şunu anlamıştım ki yıllar geçmiş fakat evdeki hiçbir şey değişmemişti. Eve döner dönmez baba ocağımı, çocukluğumu yeniden hatırladım. Bir iş bulup çalışmalıydım. Durmadan iş aradım ancak İstanbul’da benim gibisi çoktu. Terhis olanların sayısı o kadar çoktu ki... İlk aylarda maddi olarak fazla bir zorluk yaşamasam da zaman ilerledikçe uçuruma uzatılmış bir kalasın üzerinde zar zor yürüdüğümü daha çok fark ediyordum. Esasında geçmiş hayatımdan kimseyle görüşmek, konuşmak niyetinde değildim ama ben bulmasam da onlar beni bulmuştu. Bir sabah evimin önünde bir araba durdu. İçinde daha evvelden tanıdığım Abdüsselâm Bey vardı.

Beraberce eskiden debdebe, arabalar, atlar, hizmetçiler, her taraftan akan refahla dolu olan, şimdilerde ise bunlardan eser kalmamış konağına gittik. Adamcağız küçük kızı, damadı, onların çocukları ve bir de karısı vefat etmiş olan Ferhat Bey’le yapayalnız oturuyordu. Bir de Abdüsselâm Bey’in yetiştirmesi Emine vardı. Ben onlara iş bulamamaktan dolayı yaşadığım sıkıntıları anlattım. Bana çokça hak verdiler. Abdüsselâm Bey’in eski tanıdıkları artık eskisi gibi kendisine önem vermiyorlarmış ya da ortalarda pek gözükmüyorlarmış. Abdüsselâm Bey ve Ferhat Bey’in tavsiyesiyle Posta Telgraf Mektebi’ne girdim. Okula başladıktan sonra Abdüsselâm Bey, benim derhâl Emine ile evlenmem gerektiğini söyledi. Madem Abdüsselâm Bey’le baba-oğul gibiydik o hâlde bu iyice pekişmeliydi. Hem Emine, benden iyisini mi bulacaktı? Gerçi benim de Emine’den iyisini bulmam güç görünüyordu.

Emine, şirin, saf ve her şeyden önce iyi bir insandı. Ömrü, küçük bir kuş misali Abdüsselâm Bey’in evi denilen kafeste geçmişti. Dünyası, bu evden ibaretti. Kimi tanıyorsa hepsi bu evdendi. Emine’yle ilk yıllarımız mutlu geçti. Okul bittikten sonra Abdüsselâm Bey’in bir tanıdığı vasıtasıyla Tünel İdaresi’nde bir işe girdim. O zamana göre iyi para kazanıyordum. Tek derdimiz, ilk çocuğumuzun yaşamamasıydı. Bir de kendimize ait bir hayatımız yoktu. Abdüsselâm Bey bütün insaniyetiyle peşimizi bırakmıyordu. Gece yarısı sofada veya yandaki odalarda bir ayak sesi, hafif bir öksürük işitse yardımımıza koşmak için bunu fırsat biliyordu. İş zamanları dışında hemen hemen her anım ona aitti. Emine ile beraber evden ayrılmayı hayal ediyorduk ama bunu uygulayacak bir ortamı hiç bulamadık.

Bizim dışımızda herkes, evden bir sebepten ayrılmış ve ihtiyar adam bizim başımıza kalmıştı. Herkes kendi hayatını yaşamak istiyor, kimse bu eve yanaşmıyordu artık. Tüm bunlar yaşanırken bir kızımız oldu. Bu olay, Abdüsselâm Bey’in akraba acılarını biraz olsun hafifletti. Konağın eski âdeti olduğundan çocuğa, benim yerime Abdüsselâm Bey isim vermeliydi. Ona benim annemin adı Zahide ismini vereceği yerde yanlışlıkla kendi annesinin ismini, Zehra’yı verdi. Sonra bu isim benzerliği yüzünden çocuğu “Valide” diye çağırmaya başladı.

Devamını dinlemek için:

Yayın Tarihi: 10 Nisan 2022 Pazar 11:00
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26