"Kürk Mantolu Madonna" kitap özeti

Eser, ilk olarak 1940 yılında Hakikat Gazetesi’nde “Büyük Hikâye” başlığı altında kırk sekiz bölüm olarak yayımlanmış ardında 1943 yılında bir kitap hâline getirilerek “Kürk Mantolu Madonna” ismini almıştır. Tamamına Hap Kitap uygulamasından ulaşabileceğiniz Sabahattin Ali'nin bu unutulmaz eserinin özeti ve ses kayıtlarına dair bilgilendirme içeriğini istifadelerinize sunuyoruz.

"Kürk Mantolu Madonna" kitap özeti

Sabahattin Ali’nin unutulmaz eserlerinden Kürk Mantolu Madonna, çalışmak üzere Almanya’ya giden genç bir adamın, bir sanat galerisinde gördüğü tablodaki kadına âşık olması ile başından geçen hüzünlü aşk hikâyesini konu edinir. Günlerce tablodaki kürk mantolu kadını arayan bu genç adam, asla unutamadığı aşkını seneler sonra kara kaplı bir deftere anlatacaktır.

Sabahattin Ali’nin bu roman için Andrea Del Sarto imzalı “Madonna delle Arpie” isimi tablodan ilham aldığı bilinir. Eser, ilk olarak 1940 yılında Hakikat Gazetesi’nde “Büyük Hikâye” başlığı altında kırk sekiz bölüm olarak yayımlanmış ardında 1943 yılında bir kitap hâline getirilerek “Kürk Mantolu Madonna” ismini almıştır. Yazarın Büyükdere’de askerliği sırasında bileğinin sakatlanmasına rağmen yazmaya devam ettiği bu eser, en çok okunan Türkçe romanlarından biri olmuştur.

"Kürk Mantolu Madonna" kitap özetinden bölümler:

Yeni Bir İş

Raif Efendi, içine kapanık, sessiz sakin bir adamdı. Silik karakterlerinden dolayı onun gibi kişilerin varlığı toplumda pek hissedilmez. Ancak Raif Efendi’nin benim üzerimde hiç umulmadık bir etkisi oldu. Onun sessizliği altındaki gizemi fark etmiştim belki de. Onunla dostluk kurmaya çalışarak aslında beni ona çeken bu gizemi çözmek istiyordum. Kim bilebilirdi, derin ve acıklı bir hikâyesi olduğunu. En umutsuz ve yalnız günlerimde bir arkadaşım vasıtasıyla girdiğim iş yerinde beraber çalışıyorduk. Tanıştığımız günü dahi net bir şekilde hatırlıyorum.

Aylar önce Ankara’da bir bankada çalışıyordum ta ki küçülme sebebiyle çıkarılana kadar. Ancak bir haftada yerimi doldurmuşlardı. Çok uzun süre iş aradım. Sonucunu bile bile umutsuzca birçok yere başvurdum ancak geri dönüş alamadım. Bazı arkadaşlarımdan rica ederek ya da onlardan borç alarak geçiniyordum.

Bir akşam yolda ağır ağır ilerlerken okul arkadaşım Hamdi arabasıyla yanımdan hızlıca geçti. O da beni fark etmiş olacak ki çok fazla ilerlemeden durdu ve eve, yemeğe davet etti. Yolda işten ayrıldığımın bahsi geçmesi üzerine dostane bir şekilde canımı sıkmamamı ve çözüm bulabileceğimizi söyledi. Eve geldiğimizde Hamdi’nin sanki ben yokmuşum gibi beni odada tek başıma bırakıp gitmesi, hoşuma giden bir davranış değildi. Eskiden böyle şeylere önem verirdi, belki şu an geldiği konum sebebiyle o da tıpkı diğerleri gibi eski arkadaşlarına üsten bakmaya başlamıştı. Artık daha kendinden emin bir şekilde konuşuyor ve ertesi gün için beni iş yerine davet ederek bir şeyler ayarlayabileceğinden bahsediyordu.

Ertesi gün öğleye doğru Hamdi’nin şirketine gittim. Dün akşamki konuşmamızda, “Hallederiz” gibi duymaya alışık olduğum sözlerle beni uğurlamıştı. Bu sebeple umutlanmaktan ziyade hakarete uğramış gibi hissediyor ve ona ses çıkarmadığım için bugün iş görüşmesine gitmeyi hak ettiğime inanıyordum. Odasına girdiğimde bir sürü evrak ile meşguldü. Kafasıyla iskemle gösterdi. Dünkü mektep arkadaşım olmaktan çıkmıştı artık. O kadar alçalmış hissediyordum ki tokalaşmaya dahi cesaret edemedim.

Nihayet meşguliyeti azalınca yüzüme baktı ve bana bir iş ayarladığını söyledi. Teşekkür edip odadan çıktığımda neden hâlâ burada olduğumu sorguladım. Beni burada tutan şey, Hamdi’ye karşı hissettiğim mahcubiyet mi yoksa bir işim olmazsa çekeceğim sefalet miydi? Koridorda ilk gördüğüm hademeye mütercim Raif Efendi’nin odasını sordum. Girdiğim odada Raif Efendi’yi gördüğüm an, farklı olduğunu hemen anlamıştım.

Raif Efendi’nin Hayatı

Raif Efendi, Almanca mütercimi olarak çalışıyordu. Sessiz, sakin yüzünde neredeyse hiçbir duygu ifadesi yoktu. Bu sükûnet hâli günlerce devam etti. Birkaç kez ona kahvede tavla oynamayı teklif etsem de ailesinin beklediğini söyleyerek beni kibarca reddetti.

Şirketteki herkes onun dil bildiğinden dahi şüphe duyuyordu. Eski bir çalışan olmasına rağmen maaşının çok az olduğu, evini anca geçindirdiğini söylüyorlardı. Bana kalırsa teknik işlerle alakalı mektupları bile hiç takılmadan çeviriyor, belki hatırlamaya çalıştığı kelimelerde duraksayıp düşünüyordu. Sırf diğerleri gibi Frenkçe bildiğini haykıran biri olmadığı ve bilgisine dayanarak maaşına zam istemediği için memurlar, bu kanaate varıyordu. Hamdi ise Raif Efendi’ye karşı oldukça kaba davranıyor ve en ufak aksilikte koridorun ortasında avazı çıktığı kadar bağırmaktan çekinmeden kendini kanıtlamaya çalışıyordu.

Bunlara karşılık, Raif Efendi yine de ses çıkarmazdı. Eline bir kâğıt, kalem alıp bir şeyler karalamaya başlar ve yüzünde ufak bir tebessüm oluşurdu. Raif Efendi’nin yokluğunu fırsat bilerek bir keresinde kağıtlara ne çizdiğine bakmıştım. Çizimlerinden birinde Hamdi’nin sinirle bağıran yüzü vardı. İnsanları böylesine tahlil ederek yansıtabilmesi karşısında Raif Efendi’ye olan merakım daha da arttı.

Raif Efendi, ara sıra üşütüp hastalanıyor ve işe gelmiyordu. Ben de bu bahane ile hem evine gidip ona evrakları teslim ediyor hem de yaşantısını gözlemliyordum. Kalabalık bir evde yaşıyordu. İki kızı vardı. İki kayınbiraderi, baldızı, çocukları ve eşiyle birlikte eve sığmaya çalışıyorlardı. Kayınbiraderlerin ikisi de ortaokulu bile bitirememiş, bacanağı sayesinde bir işe yerleşmişlerdi. Bacanak ise İktisat Vekâletnamesi’ndeydi ve nüfuzlu biri gibi gözükmeye çalışıyordu. Bu yüzden aldığı bütün maaşı kendisinin ve eşinin giyim kuşamına yatırıyor, hâliyle evi geçindirmek de Raif Efendi’ye kalıyordu. İşin garip tarafı bu kadar fedakârlık gösteren Raif Efendi’ye saygı gösteren kimse yoktu. Evdeki bütün eksiklikler, Raif Efendi’nin cebinden halledilir; alışveriş işini dahi o yapardı.

Raif Efendi ile ev oturmalarımız sıklaşmıştı. Kimi zaman güncel konulardan sohbet ederken kimi zaman sadece susup kahve içiyorduk. Kısa süreli oturmalarımızda Raif Efendi’nin farklı yönlerini görüyordum. Bir gün kahve içmek için evine geldiğimde kızlarının içeride kahveyi kimin yapacağına dair tartışmasından rahatsız olmuş ve bir sonraki oturmamızda, “Kahve içmiyor.” diyerek önlerini kesmiş, kendince tepkisini ortaya koymuştu. Böylece ne kadar alıngan bir yapısı olduğunu anlamıştım.

Şubat’ın ortalarında onu ziyaretlerimden birinde neden bu kadar sık hastalandığını öğrendim. Büyük kızı Necla, ara sıra kahveye diye çıkıp saatlerce gelmediğinden yakınırken sohbetimiz esnasında bana akşam yemeğinden sonra dışarıya çıkıp saatlerce yürüyüş yaptığını söylemişti. Bu gerçeği bir tek ben biliyordum ve bu durum beni gururlandırıyordu. Çünkü Raif Efendi’ye ailesinden daha yakındım.

Raif Efendi’nin son seferki hastalığı uzun sürdü. Hastaneye ziyaretine gittiğimde sanki bir daha dönmeyecekmiş gibi şirketteki bütün eşyalarını getirmemi rica etti. Ricası üzerine içimde garip bir telaşla şirkete gidip eşyalarını alırken siyah kaplı bir defter buldum. Hızlıca cebime attım ve Raif Efendiler’in evine gitmek üzere yola koyuldum. Yanına gittiğimde Raif Efendi gözlerini araladı ve herkesin odadan dışarı çıkmasını, benimle yalnız kalmak istediğini söyledi. Eşyalarını sordu, siyah kaplı defteri istiyordu. Defteri çıkarıp ona vermeden şöyle bir göz attım ancak okumamı istemiyordu. Demir sobayı göstererek defteri yakmamı istedi. Merakımın daha da artmasıyla isteğini yerine getirmek benim için imkânsız hâle gelmişti. En azından bir gece bende kalabilmesi için âdeta yalvarıyordum. Raif Efendi’ye bir neden sunmalıydım ve onun insanlardan kaçıp içine kapanmasının sebebini aradığımı söyledim. O ise kimsenin ona zarar vermediğini, tüm suçlunun kendisi olduğunu söylüyordu. Bir gecede okuyup ertesi sabah gözlerinin önünde yakacağıma dair söz verdim. Yanından ayrılırken beni kendine çekip önce alnımdan ve daha sonra yanaklarımdan öptü. Gözlerinden yaşlar akıyor, gözlerini bir kez olsun kırpmıyordu. Ben de bu kederli ayrılığa dayanamayıp ağlamaya başladım. Bu ayrılığın benim için çok zor olacağını biliyordum. Beraber uzun uzun oturup konuşamadığımızdan yakınıp “Yazık!” demişti. Hastaneden ayrılırken kafamda bu söz dolanıyordu. Raif Efendi’nin de rızasıyla anılarıyla dolu bu siyah kaplı defteri okumaya başladım. İlk sayfa 20 Haziran 1933’te yazılmıştı.

Devamını okumak ve dinlemek için: 

Yayın Tarihi: 19 Mart 2022 Cumartesi 11:00 Güncelleme Tarihi: 19 Mart 2022, 14:39
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26