"İlim Geleneğimizin Örnek Şahsiyeti: Mehmet Emin Saraç" kitap özeti

"Gökkubbe Yayınları'ndan çıkan bu kitapla beraber bir dönemin siyasi ve ilmi arenasının kodlarını öğreniyor ve bu kodlarla Osmanlı ulemasının bakış açısını, anlamış oluyoruz." Tamamına Hap Kitap uygulamasından ulaşabileceğiniz kitabın özet ve ses kayıtlarına dair bilgilendirme içeriğini istifadelerinize sunuyoruz.

"İlim Geleneğimizin Örnek Şahsiyeti: Mehmet Emin Saraç" kitap özeti

Biz söz medeniyetiyiz. Modern zamanlarda söz değerini yitirmiş, görsellik ve imaj öne çıkmış olsa da şifahî kültürle beslenmiş bir tarih ve medeniyete sahibiz. Çünkü bizim medeniyetimizde kültür; kitabî olmaktan çok şifahî olarak aktarılır. Anadolu’nun Müslüman kimliği; mekteplerde, medreselerde, tekkelerde, camilerde, köy odalarında insanları erdeme, iyiliğe, güzelliğe davet eden ulu Hocalarla, âkil zatlarla oluşmuştur.

Cumhuriyet dönemi ile beraber dini ilimlerin ve dini eğitimin gerekleri bakımından kırılma yaşandığı bir gerçektir. Batı dünyasının İslâm dünyasına yönelik kültürel ve düşünsel meydan okuyuşu, geleneksel eğitim yöntemlerinin gözden geçirilmesi fikrini doğurmuştur. Burada medreselerin kapatılması, ilim adamlarının toplum dışına itilmesi, dini ilimlerin eğitimine yönelik baskılar ve kısıtlamalar, geleneksel eğitim mekanizmasının sürekli gerilemesine neden olmuştur. Popüler kültür ve pozitivist düşüncenin etkisi, bu gerilemede çok etkilidir.

Mehmet Emin Saraç Hoca, bu zeminde köklü gelenekleri yaşatma mücadelesi veren ve geleneği silmeye dönük dayatmalara karşı savaşan pek çok isimden birisi olmuştur. O, “Şöhret, afettir” mottosuyla hareket etmiş ve yazılı bir eser bırakmak yerine kendisinden önce gelenlerin kaleme aldığı eserleri anlayarak anlatmayı tercih etmiştir. Bununla da canlı bir kitap olarak öğrenciler yetiştirme gayreti içerisinde olmuştur. Talebe yetiştirmeyi de bir ibadet olarak görmüş, onların eğitimlerine destek olmuş ve hatta geçimlerine dahi katkı sağlamıştır.

Bu eser, akademik amaçlarla hazırlanmıştır. Amaç; ilmi geleneğimizin bu kıymetli üyesini, geniş kitlelere tanıtmaktır. Herkesin takdiridir ki bunun, akademik çerçevede gerçekleştirilebilmesi çok zordur. Akademik dilin soğukluğu ve samimiyetsizliği ortadadır. Mehmet Emin Saraç Hoca ile ilgili herhangi bir yazılı eser bulunmayışı, bu karakterde bir eserin hazırlanmasındaki zorluklar nedeniyledir. Bu konuda sınırlı sayıda röportajdan faydalanılmak zorunda kalınmıştır.

Bu kitapla beraber bir dönemin siyasi ve ilmi arenasının kodlarını öğreniyor ve bu kodlarla Osmanlı ulemasının bakış açısını, anlamış oluyoruz. Ayrıca Osmanlı uleması ile günümüz ilim adamlarının farklarını ve kendi kültürlerine olan yabancılaşma sorunsalının dinamiklerini de fark etme imkânı buluyoruz.

Kitap özetinden bölümler:

İslâm’ın İlk Dönemlerinde Eğitim

Hz. Peygamber; ilk emri “Oku” olan yazılı bir hitabı, okuryazar olmayan bir kavme, yazılı kültürü henüz oluşmamış bir geleneğe öğretmeye çalışmıştır. Bu, Arap geleneğinde bir inkılâptır. Ortada yazılı bir hitap varsa bundan faydalanabilmek için okuryazar olmak gerekir ki Müslümanların okuryazar hâle gelmeleri, bunun sonucudur.

Peygamber Efendimiz zamanında eğitim bizzat Efendimiz’in kendisi tarafından veriliyordu. Belirli kurumlara, belirli zamanlara ve şahıslara ait bir eğitim modeli yoktu. Efendimiz’in her hareketi, her hâli, her sözü ve uygulaması birer eğitimdi. Hz. Peygamber için zaman ve mekân sınırlaması yoktu ama evler, mescitler ve “Suffe” dediğimiz mescide bitişik yapılar, eğitim kurumları olarak düşünülebilir. Bilhassa gizli davet döneminde yani Mekke’nin ilk yılları içerisinde evler, eğitimin öncelikli merkezleriydi.

İslâm ile teşrif olanlar ve dolayısıyla Müslümanların nüfusu arttıkça Medine’de hem mabet hem de okul vazifesini yapabilecek bir mekânın varlığı şart olmuştu. Mescid-i Nebevi bu ihtiyaçtan inşa edilmiştir. İslâm’ın ilk üniversitesi olarak kabul edilen “Mekteb-i Suffe”, mescidin kuzeyinde Müslümanların sistemli bir şekilde eğitime tabi tutulduğu özel bir yerdir.

Evlerin, mescitlerin ve Suffe’nin temelinde Peygamber Efendimiz’in sünneti yer almaktadır. Hz. Peygamber, yalnızca ilim öğrenmeyi değil ilim öğretmeyi de önemsemiş ve görev olarak vermiştir. Bu meclislerde dinleyici konumunda bulunan ve iç içe daire şeklinde oturan gruba; “halka” denilmiştir. Halkalara ders vermede Peygamber Efendimiz’e bazı sahabeler de yardımcı olmuştur. Bu sahabelerden biri; Ubâde b. Samit’tir. Emeviler ortaya çıkıp güçlenene kadar eğitim camilerde devam etmiştir. Daha sonra eğitim müessesesi olarak kabul edilebilecek farklı yapılar kurulmuştur. Abbasiler zamanında, “kütüphane”, “daru’l hikme”, “beytu’l ilim” gibi yalnızca öğretime tahsis edilen mekânların varlığına rağmen camilerin eğitimdeki fonksiyonu devam etmiştir.

Camide ders verme usulü Peygamber Efendimiz’e dayanır. Hicretle Medine’ye gelen Müslümanlar, Peygamber Efendimiz’in yönlendirmesiyle hızla Mescid-i Nebevi’nin inşasına başlamışlar ve kısa sürede bu inşaatı tamamlamışlardır. Mescid-i Nebevi, taş kaide üzerine kerpiçten gövdesiyle yükselen üstü açık bir yapıdır. Bir köşesi hurma yapraklarıyla örtülmüştür ki işte kapalı olan bu bölüme; Suffe denilmiştir. Suffe’de, Hz. Muhammed başta olmak üzere ashabın ileri gelenleri, ders vermeye başlamışlardır. Buraya, talebeler kadar bilmediklerini öğrenmek isteyen halktan insanlar da gelirlerdi. Suffe öğrencilerinin zaman zaman 400’e kadar ulaştığı bilinmektedir. Suffe ehlinin ihtiyaçları, Peygamber Efendimiz tarafından karşılanırdı. Efendimiz, ara sıra burada eğitim gören ve onlara Hocalık edenler adına, Ensar ve Muhacirden kimseleri, yardımda bulunmaları için teşvik ederdi.

Camilerin en önemli misyonu; Kur’an-ı Kerim’in talim edilmesidir. Ayrıca Müslüman olmanın usülleri ve hadis ilminin temelleri de camilerde verilen eğitimin bir parçasıdır. Her yaş ve gelişim düzeyindeki insana açılmış olan camiler, vakıflar vasıtasıyla desteklenir. Bu anlamda İslâm tarihinde sivil bir eğitim kurumu olarak kabul edilen camilerde, tek sesli değil çok sesli bir fikir atmosferi vardır. Bu mânada Avrupa medeniyetinde kilise ve üniversiteler arasında kıyasıya çekişme yaşanırken bunun tam aksine İslâm medeniyetinde bir işbirliği olduğu görülmektedir.

Türk tarihinde ise camilerin fonksiyonunun Selçuklu devrinde etkinliğini artırdığını görürüz. Camiler ibadet saatleri dışında birer okul olarak kabul edilmiştir. İslâm ilimlerine has dersler; sabah, öğle ve ikindi namazlarından sonra verilmektedir. Bu uygulama Osmanlılarda da devam etmiştir. Cumhuriyet döneminde ise Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile büyük sekteye uğrayan cami dersleri, günümüze kadar bazı şahsi gayretlerle sürdürülmeye çalışılmıştır. İşte o şahsi gayretleri gösteren mümtaz şahsiyetlerden biri de Mehmet Emin Saraç Hoca’dır.

Babasından Hafızlık Eğitimi Alıyor

Mehmet Emin Saraç, 1930 Tokat doğumludur. Büyük dedesi Bekazoğulları’ndan Ali Efendi, Batum kadısıdır. Soyadı kanunu ile beraber “Saraç” soyadını almışlardır. Bunda; dedesi Ali Efendi’nin dikkatleri üzerine çeken güzel siması da etkilidir. Dedesi Nakşibendiye’den Müderris Üzeyir Efendi’dir. Üzeyir Efendi, aynı zamanda din adamlarının pek çoğunun itham edildiği Menemen olayları esnasında altı ay hüküm giymiş ve sonrasında üzüntüsünden vefat etmiş bir zattır. Menemen olaylarında Türkiye’de bulunan din adamı namına kim varsa zaten çeşitli şekillerle baskı altına alınmıştır. Mehmet Emin Saraç Hoca bu durumu şöyle ifade etmektedir: “Menemen hadisesi sırasında, Türkiye’nin neresinde meşayihten bir zât varsa hapse atılmıştır. Mürettep bir hadise olduğu için bütün din adamları tehdit edilmiştir.”

Hoca efendinin babası ise Hafız Mustafa Efendi’dir. Tokat’ta, Tekke Dairesi denilen yerde okumuştur. Fakat Sultan İkinci Abdülhamid’in hâl edilmesiyle başlayan iç karışıklıklarla birlikte medreseyi bitiremeden oradan ayrılmak zorunda kalmıştır. Mehmet Emin Saraç Hoca, babası Hafız Mustafa Efendi’den nakil ile Sultan Abdülhamid’in hâl edilişi üzerine tekkedekilerin feryat figan ettiklerini anlatır. Hoca’nın biri kız, üçü erkek dört kardeşi vardır. Babası Mustafa Efendi hepsini Kur’an hafızı olarak yetiştirmiştir. Üstelik Mustafa Efendi, bu yüzden yani çocuklarına Kur’an-ı Kerim öğrettiği ve okuttuğu için mahkemeye çıkarılmış ve altı ay hapis cezası almıştır. Türkiye’nin hiçbir yerinde talebe okutmak mümkün değilken ve yasak iken o, çocuklarını hafız olarak yetiştirmeyi başarmıştır. Olası bir tehlikeye karşın yorganları hemen üzerlerine çekip dışarıdan gelecek birilerinin durumu anlamaması için teyakkuzda aldıkları bu ev eğitimi; baskıların ve yıldırmaların gölgesinde gerçekleşmiştir.

O mahrumiyet günlerinde, ilim erkânı için her yer eğitim alanı sayılmıştır. Yeter ki kimse görmesin, kimse duymasın. Hoca dağlarda bile hafızlık çalıştıklarını ifade etmektedir. Hafız Mustafa Efendi sadece kendi çocuklarına değil çevresinde Kur’an eğitimi almak isteyenlere de bu eğitimi vermiştir. Nihayetinde 1960 senesinde vefat etmiştir. Vefat ettiğinde arkasında Allah yolunda yetiştirdiği nice insanın duaları ona eşlik etmiştir. Aslen Artvin Şavşatlı ona annesinin Hoca’nın eğitiminde bizzat özel bir yeri vardır. Annesi, hafızlık derslerinde son derece ciddi ve katı bir tutum sergileyerek çocuklarının eğitiminde suiistimale yol açacak davranışlardan uzak durmuştur. Hatta o zamanlar yani kahvaltıda çay yerine çorba içildiği zamanlarda, annesi; “Dersini vermeyen, çorbasını içemez” usulünü takip etmiştir. Dolayısıyla anne şefkati vardır, ama bu son derece ölçülü ve belirttiğimiz gibi suistimale kapalı derecededir. Annesinin vefat tarihi ise 1944’tür.

Hocanın yetiştiği aile ortamı, Kur’an ilimlerinin tahsil edildiği ve birtakım maddi sıkıntılara karşın huzurun her daim tahsis edildiği bir ortamdır. Hoca bununla ilgili şöyle söylemektedir: “Seher vakitlerinden Güneş doğuncaya kadar bütün aile, Kur’an ile meşgul olurdu. Birtakım maddi sıkıntılar içinde yaşıyorduk, fakat huzurluyduk.”

Mehmet Emin Saraç Hoca’nın yolu, 1943 senesinde İstanbul’a düşmüştür. Babası, o yıl Hocayı ve abisini Ali Haydar Efendi’nin tedrisinden geçmek üzere İstanbul’a göndermiştir. Tekkesi, sürekli kontrol ve gözetim altında tutulan Ali Haydar Efendi, Mehmet Emin Hoca’yı ve abisini Fatih Camii Baş İmamı Ömer Efendi’ye emanet etmiştir. Hoca, üç ay burada misafir olarak kaldıktan sonra Üç baş Medresesi’ne geçmiştir. İlk hadis icazetini de burada alacaktır. 1950’ye kadar Üç baş Medresesi’nde kalmıştır.

Mısır Yılları ve Türkiye’ye Zorunlu Dönüş

İslâmî ilimleri öğrenmeye ve öğretmeye yönelik baskılar sonucu Mehmet Emin Saraç Hoca, Mısır’a kendi ifadesiyle “ilim hicreti” yapmaya gitmiştir. Mısır’da dokuz sene kalacaktır. Onu, Mısır’a gitmeye Ali Haydar Efendi teşvik etmiştir. Ali Haydar Efendi’ye göre mevcut şartlarda Türkiye’de layıkıyla ilim tahsil etmek mümkün değildir. Fakat Hocanın Mısır’a gidişi kolay olmayacaktır. Çünkü pasaport çıkarmak için epey beklemek gerekmiştir. Nihayetinde pasaportlar, uzun zaman sonra çıkmıştır ve 1950 seçimlerine az bir zaman kala Hoca ve kardeşi, Mısır yolculuğuna çıkmaya karar vermişlerdir. Çünkü seçim sonrası olası bir kargaşa planları bozabilirdi. Mısır’dan vize alamayınca Bağdat vizesiyle aktarmalı olarak Mısır’a geçeceklerdir.

Mısır’a gittiklerinde öncelikli olarak bir sınava tâbi tutulmuşlardır. Hoca, Türkiye’de aldığı sağlam eğitimin faydasıyla ve Arapçaya olan hâkimiyetiyle lisan bölümünü aşıp lise kısmına kaydolmaya hak kazanmıştır. El Ezher’in lise kısmını bitirdikten sonra ise Külliyyetü’ş Şeria için açılan sınavda başarılı olarak eğitimine orada devam etmiştir. Bu arada kardeşi Osman Saraç da Ezher’in Usûlü’d-Dîn bölümüne kabul edilmiştir. Mehmet Emin Saraç Hoca’nın tedris ettiği bölümün Türkiye’de denkliği yoktur ve bu nedenle Mısır’da Türk öğrenciler tarafından tercih edilen bir fakülte değildir. Hocanın tercihi, kimi çevrelerce yadırgansa da o, doğru bildiği yoldan gitmekte ısrarlı davranmıştır. Hocaya destek veren isimlerden biri de Zahid Kevserî’dir. Hatta Hoca en büyük desteği kendisinden görecektir. Zaten Muhammed Zahid Kevserî’nin rahle-i tedrisinden geçmiş olmak Mehmet Emin Saraç Hoca’nın bir marka değeri taşıması için yeterlidir. Muhammed Zahid Kevserî, Mehmet Emin Saraç Hoca’ya kendi teklifiyle icazet vermiştir. Hocaya göre bu icazet, Ezher diplomasından daha değerlidir.

Mısır’da dokuz sene civarında kalmış ve bu süre zarfında Türkiye’ye hiç dönmemiştir. Çünkü eğer Türkiye’ye gelse bir daha Mısır’a dönme ihtimali olmayacaktır. Bunu kendisi aynen bu şekilde ifade etmiştir. Mısır yılları da kolay geçmemiştir. İlme talip olanlar için şartlar giderek zorlaşmıştır. Talebe olması dolayısıyla herhangi bir geliri yoktur. İlk gittiği zamanlarda bir kısım ihtiyaçlarını karşılayan Türk vakıfları, Cemal Abdünnasır tarafından kapatılınca var olan sıkıntılar, daha da artmıştır. Yokluk sebebiyle sık sık oruç tutmak mecburiyetinde bile kalmıştır. Tahsilini yarım bırakmaktansa aç kalmayı tercih etmiştir.

Diplomaları Türkiye’de geçerli olmayınca ve askerliklerinin de tecil edilmeyeceği haberi gelince Türk öğrenciler açısından yeni bir problem daha ortaya çıkmıştır. Bunun üzerine 110 öğrenciden ancak 15 öğrenci Mısır’da kalmayı tercih etmiştir. Çünkü denkliği olmayan fakülte öğrencilerinin askerlikleri de tecil edilmeyince pasaportların süresi de uzatılamayacaktır. Hoca ve kendisi gibi duruş sergileyenler, ilim tahsil etmeye devam kararı almışlardır. Sene 1954’tür.

Daha sonra başa gelen Kral Faruk, iktidarı boyunca ilim tahsil edenlere karşı son derece iyi bir tavır sergilemiş, onlara ikramlarda bulunmuştur. Hatta Bağdat Oteli’nin yedinci ve sekizinci katlarını Hoca’nın da aralarında bulunduğu öğrencilere tahsis etmiştir. İktidarı ele geçiren Cemal Abdünnasır ise tüm hakları geri almış ve artık gurbet elde tahsil için bulunan öğrenciler için burası, yaşanacak bir yer olmaktan çıkmıştır. Hoca, tüm zorluklara rağmen fakülteyi bitirmiş ama yüksek lisans yapamadan yurda dönmek zorunda kalmıştır; sene 1958’dir.

Devamını okumak ve dinlemek için HAP KİTAP uygulamasını indirebilirsiniz.

Yayın Tarihi: 25 Mayıs 2022 Çarşamba 10:00 Güncelleme Tarihi: 03 Haziran 2022, 13:13
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26