"Güneşi Uyandıralım" kitap özeti

“Güneşi Uyandıralım” Portekizce adıyla “Vamos Aquecer o Sol” Brezilyalı yazar José Mauro de Vasconcelos’un yazdığı, çocuk bir kalbin hayatla nasıl mücadele edebileceğini anlatan sıcacık bir öyküdür. Tamamına Hap Kitap uygulamasından ulaşabileceğiniz kitabın özet ve ses kayıtlarına dair bilgilendirme içeriğini istifadelerinize sunuyoruz.

"Güneşi Uyandıralım" kitap özeti

Güneşi Uyandıralım Portekizce adıyla Vamos Aquecer o Sol Brezilyalı yazar José Mauro de Vasconcelos’un yazdığı, Zéze’nin Şeker Portakalı’ndaki maceralarının devamı niteliğindeki çocuk kitabıdır. Zéze’nin, oldukça fakir olan ailesinin onu eğitimine devam edebilmesi ve iyi bir hayat yaşayabilmesi için zengin bir aileye evlatlık vermesiyle başlayan hikâyesini konu eden bu kitapta, ergenlik çağında olan ve yüreğini tanımaya çalışan Zéze’yi görürüz. Yaşıtlarından çok farklı bir çocuk olan Zéze, katı ve disiplinli bir okula gider. Okuldaki tek arkadaşı iyimser ve sevgi dolu öğretmeni Peder Paul Louis Fayolle’dir. Ve bir de dert ortağı olan hayallerinin modeli Maurice vardır. Zéze’nin aşkına da ilk kez bu kitapta tanıklık ederiz. “Güneşi Uyandıralım” çocuk bir kalbin hayatla nasıl mücadele edebileceğini anlatan sıcacık bir öyküdür.

Kitap özetinden bölümler:

Kalbimdeki Kurbağa

Gözlerim zifiri karanlıktan kurtulurken on bir yaşındaki kalbim de korkuyla göğüs kafesimde çarpıyordu. Gördüğüm ışık gitgide büyüyor, o büyüdükçe de içimi müthiş bir korku kaplıyordu. Çığlık atmak istesem de gecenin sessizliği öyle gürültülüydü ki benim sesim duyulmazdı bile. Neyse ki yatağın içinde doğrulup sırtımı duvara verebilecek gücü kendimde bulabildim. Gözlerimi öylesine açmıştım ki neredeyse yuvalarından fırlayacaklardı. Tüm koruyucu azizlerin adlarını haykırmak istiyordum ama ağzımdan tek bir ses dahi çıkmıyordu. Bütün bunların hepsi kör şeytan yüzünden. Ama öyle olsaydı, gördüğüm ışık kan ve ateş renginde olurdu ve muhtemelen etraftan bir kükürt kokusu gelirdi. Birden ince ve yumuşak bir ses duydum: “Korkma çocuk. Sana yardım etmek için buradayım.” O an kalp atışlarımın duvardan yankılandığını hissettim. Zayıf ve titrek bir sesle sordum: “Sen kimsin? Başka bir dünyadan gelen bir ruh musun yoksa?” Odada tatlı bir kahkaha yükseldi. “Hayır, seni salak. Şimdi sakın korkma, ışığı biraz daha arttıracağım.”

Karanlığın ardından gelen ışığın parlaklığı gönlümü epey rahatlattı. Her ne kadar evdekilerden cehennemlik olduğuma dair sözler duymuş olsam da bu parlaklık bana cennette olduğumu hissettirdi. “Gözlerime bak çünkü orada bana güvenebileceğini göreceksin.” dedi ses. Tüm cesaretimi toplayıp yatağın ayakucundan gelen sese doğru yaklaştım ve bana sordu: “Neden bu kadar korkuyorsun?” Titriyordum ve ona: “Ama… Ama sen bir kurbağasın!” diyebildim. Bana, “Ne olmuş yani? Kendimi değiştiremem ve beni istemezsen gidebilirim.” dedi. Sesi o kadar hüzünlüydü ki gözlerim doldu. Ona sadece “Gitme ama sana alışmam için bana biraz zaman ver.” diyebildim. Belki nazik bakışlarından belki de vücudunun durgunluğu yüzünden içimde bir şeyler değişti. Ona dostça bir söz söylemek istiyordum ama bunun yerine sadece “Adın ne?” diye sorabildim. Kafasını kaşıdı ve “Benim adım Adam, Zéze.” diye cevap verdi. “Bana Zeze deme.” dedim ona. “O eski günlerden kalma aptal bir çocuktu. Şimdi karşında gördüğün bu kişi bambaşka biri. İyi ve kibar biri...” Durgun bir hâlde “Ve hüzünlü, hem de dünyadaki en hüzünlü çocuklardan biri, değil mi?” diye sordu. Sustum. Bana tekrar Zeze olup olmak istemediğimi sordu. Ona cevabım, “Hayatta hiçbir şey geri gelmez acı hatıraların hissettirdikleri dışında. Yeniden Zeze olmak demek yeniden bir şeker portakalı dikip yeniden Portuga’yı kaybetmek demek.” şeklinde oldu. Bütün bunları söylerken o günleri yeniden yaşamış gibi hissettim. Adam, “Ya iyi anıların hissettirdikleri?” diye cevap verince hüzünle başımı salladım. Adam, her şeyin yitip gitmiş sayılmadığını hâlâ bazı şeyler için kalbimde sevgi olduğunu aksi takdirde benimle oturup böyle konuşmayacağını söyledi. Bana yardım etmek için yanımda olduğunu da sözlerine ekledi. İzin verirsem kalbimde yaşayacağını ve beni koruyacağını belirtti.

Ömrümde bir kez, kalbimde benimle birlikte dünyanın en iyi şarkılarını söyleyen bir kuşum olmuştu. Sonra uçup gitti. İyimser bir hâlde bunun kalbimde boş bir yer olmasını sağladığını ve iyi bir şey olduğunu söyledi. Ona ne diyeceğimi bilemedim. Rüya mı görüyorum yoksa bir mucizeye mi tanık oluyorum anlayamadım. Çok zayıftım ve kaburgalarım kuyu çıkrığı gibi bükülmüştü. Dev bir kurbağaya orada nasıl yer verebilirdim? Ne ona yer vermek için ne de derin bir nefes almak için yer yoktu dar göğsümde. Kafamdan geçenleri anlamış gibi: “Merak etme ben oraya sığarım. Beni içeri alırsan her şey çok kolay olacak. Sana yeni bir hayat öğretmek, seni tüm kötülüklerden korumak ve üzerine düşen hüzün perdesini kaldırmak istiyorum. Yalnız olsan bile eskisi kadar acı çekmeyeceksin. Kalbinde yaşamaya başladığımda göğsün de genişleyecek. Değişimi kendin göreceksin.” dedi. Artık Adam’dan hiç ürkmüyordum. Ona izin vermem ve kalbime girmesini isteyecek kadar cesur olmam gerekiyordu bense bu izni vermeyi tercih ettim. Sonra tenimde kaygan karnının soğukluğunu hissettim. Adam göğsümde yatmıştı ve her şey esen bir meltem kadar yumuşaktı. Canım acımasa da kalbim endişeyle atıyordu. Bir süre bekledikten sonra: “Adam?” diye seslendim. Boğuk bir ses: “Bekle bir saniye kalbini yiyorum.” dedi. Bu harika bir şeydi. Herkes gibi bir kalbim yoktu benim. Çünkü onun yerinde bir kurbağa vardı. Huzurla gerindim. Göğsümü ısıtmak ve kalbimi sabit tutmak için yorganı bedenime çektim. “Biliyor musun, aslında bana Zeze diyebilirsin?” dedim ve yüzümdeki tatlı gülümsemeyle göz kapaklarımı sıkıca kapattım. “Hadi şimdi güzelce uyu yavrum.” dedi çünkü çocukluk çok güzeldir diye ekledi.

Dostlarım

Bedenime ve gücüme göre oldukça ağır olan sırt çantamla müdürün odasına girdim. Masanın arkasında Peder Feliciano’nun kafasını gördüm. Beni fark etmeyince ona seslendim. İrkildi ve gözlüklerini çıkardı. Yüzü bir güneş gibi ışıldadı: Şüş!” dedi. Bana hep böyle seslenirdi. Bu ismin ne anlama geldiğini bilmiyorum, hiç sormadım da. Bu, Peder Feliciano’nun benim için yarattığı bir sevgi icadıydı. Bana sevinçle baktı, sonra beni kucaklamak ve öpmek için kollarını iki yana açtı. Beni asla incitmeyecek veya zorbalığa uğramama izin vermeyecek birinin yanında kendimi rahat hissediyorum. O; ruhumdaki yalnızlığımı, gözleri sadece üzüntü ve kayıtsızlık yansıtan, yanlış anlaşılan çocukluğumun üzüntüsünü keşfeden ilk kişiydi. Zengin ve oğlu olmayan bir adama verilen on bir yaşındaki bu fakir çocuğun hikâyesini çok iyi biliyordu. Güneşin, hürriyetin ve yaramazlıkların sahibi, kaçınılmaz olarak kaybolan, görmezden gelinen, unutulan bir sokak çocuğunun yurdundan alınmasının hikâyesini biliyordu. Bana gülümsedi. Ona Adam’dan bahsetmek istiyordum ama nereden başlayacağımı bilemiyordum. “Bana gülmeyeceğine söz verirsen sana bir şey anlatmak istiyorum.” dedim. Fayolle ciddi bir şekilde beni dinleyeceğini söyleyince ona her şeyi anlattım. Sonra gözlerinin içine baktım ve en ufak bir şüphe ya da alay görmeyince tamamen rahatladım. “Kalp şeklinde bir kurbağan var öyle mi?” sorusuna “Evet, bana yardım edecek. Bana inanıyorsun değil mi Fayolle?” cevabını verdim. “İnsanın, kalbini mutlu edecek şeylere inanması güzel bir şeydir. Umudum, kurbağanın sana iyi şeyler öğretmesi, başını dik ve kalbini rahat tutmasıdır.” dedi ve durdu, ardından saatine baktı. “Çan birazdan çalacak. Sonra konuşalım olur mu?”

Ayağa kalkıp kapıya doğru yürüdüm. Güneş koridoru aydınlatıyordu. Açık mavi gökyüzü, pencerelerle küçük parçalara ayrılmış gibiydi. Adam’a seslendim: “Geçmişteki özgürlüğünü, yağmuru, güneşi, ağustosböceklerini, uçurtma uçuran çocukların sesini, sokağın tepelerinin gürültüsünü aramayacak mısın? Benimle burada kalmak istediğine emin misin gerçekten?” diyince “Tabii ki eminim.” dedi. “İyi o zaman ama burada sekiz saat ders ve evde üç saat piyanodan sonra bu kararını bir kez daha gözden geçir.” diyince “Sevgili Zeze, yeryüzündeki her insanın bir kaderi vardır.” cevabını aldım. Birden Totoca’nın okula gidişini, ağustosböceklerinin ötüşünü, Godoya’nın, salonu süpürüşünü anımsadım ve gözlerim yaşlarla doldu. “Bunları hatırlamak seni üzmekten başka bir işe yaramaz Zeze. Şimdi bunları unutmalısın sonra yeniden düşündüğünde bütün acılar senden uzaklaşmış olacak.” diyerek beni teskin etti.

Maurice’i neredeyse her zaman rengi solmuş, çökük yayları nedeniyle kimsenin oturmak istemediği büyük bir koltukta otururken bulurum. Ağzından kulaklarına doğru yayılan bir gülümseme ve griden maviye dönen parlak gözleriyle hep bana bakar ve beni öpmek için eğilir. Ben de ona olup biten her şeyi anlatırım. Ama bugün gecikmiş, ben de onun için endişelenip dua etmeye başlamıştım ki çıkageldi. “Ne haber?” diyince “Geç kaldın. Senin için endişelendim.” dedim. Geldiğini, sakin olmam gerektiğini söyledi. Ona başına bir şey gelmesinden korktuğumu ve bundan dolayı çok mutsuz hissettiğimi söylerken içim sıkılıyordu ve ölmesinden korkuyordum. Bir kahkaha patlattı ve: “Ölümü uzun bir süre daha bekleteceğim, yapacak işlerim var.” dedi. Neredeyse ağlamak üzereydim biraz ciddi bir hâlde bana ne olduğunu sordu. Ona insanları sevmekten hoşlanmadığımı sevdiğimde onların ölmelerinden korktuğumu söyledim. “Hiç sevdiklerinden ölen oldu mu?” diyince bana sevgisiz bir hayatın değersiz olduğunu öğreten adamın gittiğini söyledim. Ve ona kısaca Manuel Valadares’in öyküsünü anlattım. Duygulandı, elimi tuttu: “Küçük yaşına düşen büyük bir acı. Yine de kalbini ferah tutmaya bak. Her şey yoluna girer. Ben ölmeyeceğim ve sen de bir daha asla böyle üzülmeyeceksin.” dedi. Ona ihtiyacım olmayacağı güne kadar hep benimle olacakmış. Yine de içimde bir yerler acıyordu. Ona anlattım:

“Biliyor musun Maurice, öldükten sonra nereye götürüldüğünü bile bilmiyorum. Zaten ölümünden kısa bir süre sonra taşındık ve daha sonra da beni okutacak ve aile sefaletimizi dindirecek bu aileye evlatlık verildim.” Maurice saatine baktı: “Saatim ne diyor biliyor musun? ‘Çocukların gözlerini kapatıp hayal kurmalarının zamanı geldi.’ diyor.” ve cevabım “Gözlerimi kapattığımda çoğunlukla korkunç rüyalar görüyorum.” demek oldu. Başımı yastığıma koydum. Maurice yorganı üstüme çekti ve “Önümüzdeki hafta gelemeyeceğim, işlerim var. Önceden söylüyorum ki üzülme.” dedi. Ellerini avuçlarımdan yavaşça çekti ve saçımı okşadı. Gittiğini görmemek için gözlerimi sıkıca kapattım. Beni öptü ve “İyi uykular, mutlu rüyalar gör.” dedi. Odamı gecenin karanlığının huzuru kaplarken uzaktan, dostane bir ses duydum usulca “İyi uykular Zeze.” ve cevabımı verdim “İyi uykular Adam.”

Güneşe Bak

Adam’la konuşuyorduk. Bana neredeyse on bir yaşında olduğumu ve artık değişmem gerektiğini söylerken benim yine gözlerim dolmuştu ve buna engel olamıyordum. Erkek olsam da ağlamak istiyordum. Somurtmama izin vermeden konuşmaya devam etti. Havanın güzelliğinden gökyüzünün maviliğinden ve koyuna benzer bulutlardan bahsetti. Tanrı’nın en güzel çiçekleri büyüten ve bir umut gibi tohumları yeşerten güneşine bakmamı istedi. Ve: “Güneş her şeyi ısıttığı gibi insanın içini de ısıtır ve umut tohumlarını büyütür.” dedi. Birden okulda güneşin tohumları büyüttüğüne dair bir şiir okuduğumuzu hatırladım. Bu Adam gerçekten harika! “Güneş her şeyi olgunlaştırır. Buğdaya renk verir, nehir suyunu şeffaflaştırır. Ne güzel değil mi Zeze? Tanrı’nın güneşi bu kadar güzelse kim bilir kalbimizdeki güneş, umudumuzun güneşi nasıl güzeldir! Rüyalarımızı uyandırmak için göğüslerimizde doğurduğumuz güneşi düşün Zeze.” Duyduğum bu sözler karşısında hayranlık içinde: “Dostum sen şair falan mısın?” dedim. “Ben şair değilim ama sen hüzünlü bir güneşsin Zeze. Yağmur yerine gözyaşlarını akıtan bir güneş. Henüz tüm yeteneklerini, tüm güçlerini keşfedememiş bulutların arkasında kalmış bir güneş. Bir parça da mızmız tabii.” Ne yapmalıydım peki? Bunu düşünürken bana ruhumun pencerelerini açmamı ve bu sayede güzel olan her şeyin içeri gireceğini söyledi. Gözyaşlarımla güneşi ıslatıyordum ve benim güneşimin parlaması için yanımdaydı. Fakat benim aklım Maurice’in geleceği gündeydi ve epey sabırsızdım. Daha üç gün vardı. Sabırsız olmak insanı hiçbir yere götürmezdi ama elimde değildi. Ayrıca güneşi uyandırmak için ruhumda bir isteksizlik de vardı. Yılgın bir tavırla sandalyeye oturdum. Parmaklarım demir kancalar kadar sertti. O sırada bir ses duydum ve sevinçle arkamı döndüğümde Maurice’yi gördüm. Onu görmek bana cesaret veriyordu. Maurice’in görünüşü aniden başka bir uzak görüntüye benim Portekizlime dönüştü. Tekrar kederlere gömüldüm. Valaderes’in uğursuz bir tren yüzünden ölüşü aklıma geldi. Adam bana yeniden “Zeze, güneşe bak! Güneşe!” diyerek seslendi. Valadares’imi bir daha asla göremeyecektim. Bütün bunları unutup Maurice’i ve onun beni asla bırakmayacağını düşünmem gerektiğini söyledi. Bana söz verdi. Tren yok, uçak yok, tekne yok, at çiftliği yok... Onu hiçbir şey öldüremezdi.

Devamını okumak ve dinlemek için HAP KİTAP uygulamasını indirebilirsiniz.

v

Yayın Tarihi: 07 Kasım 2022 Pazartesi 10:00
YORUM EKLE

banner19

banner36