"Devlet Ana" kitap özeti

Kemal Tahir, bu eserinde okurları Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarına götürüyor. Devrin atmosferini ve kişiler arası çatışmalarını günümüze başarılı bir şekilde aktarır. İlk olarak 1967 yılında okurlarıyla buluşturduğu “Devlet Ana”, yazarın ve edebiyatımızın en önemli eserleri arasında yerini almıştır. Tamamına Hap Kitap uygulamasından ulaşabileceğiniz kitabın özet ve ses kayıtlarına dair bilgilendirme içeriğini istifadelerinize sunuyoruz.

"Devlet Ana" kitap özeti

Giriş

Kemal Tahir 1910 yılında dünyaya gelmiş; avukat kâtipliği ve gazetecilik gibi işlerde çalışmıştır. Ömrünün on iki yılını cezaevinde geçiren Tahir, uzun yıllar boyunca kafasında oluşturduğu eserlerini cezaevinden çıktıktan sonra yayımlamaya başlamıştır. Kendisi edebiyatımızın toplumsal gerçekçi çizgisinde eserler kaleme alan yetkin isimlerindendir.

İlk olarak 1967 yılında okurlarıyla buluşturduğu Devlet Ana, yazarın ve edebiyatımızın en önemli eserleri arasında yerini aldı. Yazar, bu eserinde okurları Osmanlı Devleti’nin ilk yıllarına götürüyor. Devrin atmosferini ve kişiler arası çatışmalarını günümüze başarılı bir şekilde aktarıyor.

Kitap özetinden bölümler:

Kötü Saldırı

Hanım kapısında güzel kızla karşılaşmayı umarken kara yağız bir oğlan karşıladı, Sen-Jan şövalyelerinden Notüs Gladyüs’ü. Oğlan, “Ablam beklediğinizi söyledi. Ne emredersiniz?” diye sordu. Şövalye, ablasının neden kendisine yanıt vermediğini sorunca oğlan, Liya’nın konuşmaktan pek hazetmediği söyledi. Şövalye, “Demek öyle… Ya senin adın nedir?” dedi. Oğlan, kendisini Mavro olarak tanıttı. Ardından Gladyüs, Ertuğrul’un sınırının yakın olup olmadığını sordu. Mavro, parmağıyla bir tepeyi işaret ederek oradan sınırı görmenin mümkün olduğunu söyledi.

Yeryüzünün bu parçası Issızhan’da anlamsızlık vardı yalnızca. Gladyüs yaklaşık iki haftadır Anadolu’daydı. Ertuğrul’un sınırına yakın bir mağarada konaklayan Keşiş Benito’yu bulmak uğraşı atmıştı onu bu diyara. Bu bölgede sadece Türkmenlerle Bizanslıların asırlardır süren çekişmesi vardı. İkindi güneşi görünürken Gladyüs, handa yiyip içmeye devam ediyor, Mavro da ona hizmet ediyordu. Gladyüs, oğlandan şarap getirdiği sırada yanına oturması istedi. Oğlan oturduğunda onu yanına alarak şövalye yetiştirme arzusundan bahsetti. Oğlan “Şövalye” sözcüğünü duyar duymaz çok heyecanlandı. Ama bu dünyadaki tek yakını olan ablasının onayı olmadıkça teklife yanıt veremeyeceğini söyledi. “Aptal çocuk.” diye söylendi içinden Gladyüs. Ardından ablasının yavuklusu olup olmadığını sordu. “Şu an sözlüsü var, adı Demircan’dır. Ertuğrul Bey’in atının eğitiminden o sorumludur.” yanıtını duydu. Gladyüs, şaşırmış bir edayla Ertuğrul Bey’in bu işi bir Hristiyan’a nasıl emanet ettiğini sordu. Mavro, Demircan’ın bir Müslüman Türk olduğunu söyledi.

Dönemeçten beş kişinin kendilerine doğru geldiğini gördüler. Dördünün neredeyse çıplak olduğunu gören Gladyüs, onların cüzzamlı olabileceğinden endişe etti. Mavro onların yaz kış bu şekilde dolaşan cavlaklar (Dervişler) olduğunu söyledi. Arkadan gelen giyimli, sazlı adamın ise bir ozan olduğunu ekledi. Dışarıdan gelen seslerin etkisiyle Liya kapıdan çıkıp dervişleri karşıladı, içeri buyur etti. Geriden gelen ozan da Şövalye’yi selamlayıp içeri girdi.

Ozan, karnını iyice doyurmuştu. Onun Konya civarından geldiğini öğrenen Gladyüs sıradan bir konuymuş gibi oraların atmosferinin nasıl olduğunu sordu. “Başıboş, otoritesiz… Moğollar da bundan yararlanarak vergiler yağdırıyorlar üst üste. Moğol sorunu yüzünden kuş uçmaz kervan geçmez bir yer oldu bizim oralar. Bir toprakta düzenin bozulması her şeyin bozulacağını anlamına gelir.” dedi ozan. Bunun üzerine onu tanımak isteyen Gladyüs; ona Ahi olup olmadığını sordu. Karşısındaki gezgin ozan olma gayreti içerisinde olduğunu söyleyip uzun süreli bir sessizliğe büründü. O susunca kafilenin içinden adının Kut Ali olduğunu söyleyen bir bey; onun gölgesinin milleti rahatlatacağını söyleyip bir dizesini mırıldandı: “…Denizlere göl çağıran Yunus’um ben!” Bu konuşmadan az sonra cavlaklar ve ozan handan ayrıldılar. Şövalye, Yunus Emre gözden yitinceye değin onun arkasından bakakaldı. Ozanın yürüyüşünde şiirindeki yiğitlikten hiçbir iz bulamadı.

Az sonra Keşiş Benito’nun uluması duyuldu, hana doğru yaklaşıyordu. Liya ve Mavro, çevrede ermiş olarak tanınan bu adama hürmetlerini sunmak için onu kapıda karşıladılar. Benito’nun ardından bir de atlı yaklaştı hana. Bu atlı Gladyüs’ün yolunu gözlediği Türkopol Yüzbaşısı Uranha’nın ta kendisiydi. Gladyüs, ilkin Benito’ya yaklaşıp onu peder olarak gördüğü için kendini “Oğlunuz Notus Gladyüs.” olarak tanıttı ve onu sofrasına davet etti. “Bereket…” diyerek oturdu sofraya keşiş. Bir iki dakika sonra Uranha da onlara katıldı. O gece uzun uzun gelecek planlarından konuştular. Yüzbaşı, Issızhan’ı çok beğenmişti. Keşiş ise eğer her şey yolunda giderse buraya yerleşecek, Kanlı Boğaz baronu olarak adını duyuracaktı.

Gladyüs gecenin bir yarısında ansızın uyandı. Bir an nerede olduğunu hatırlayamasa da sonradan Issızhan’da olduğunu anladı. Aklına Liya’nın odasına gitmek geldi ve çok düşünmeden gitti. Odada yalnız uyuyan kızın üzerine hiç düşünmeden atıldı. Ansızın uyanan kız, tez elden yastığının altındaki bıçağına uzandı. Bıçağın zehirli olduğunu, ona değdiği anda öleceğini iletti şövalyeye. Şövalye korktu, hızla odayı terk etmek zorunda kaldı.

Sabah olur olmaz Keşiş Benito önde diğerleri arkada yola koyuldular. Öğleye doğru uzaktan alçakta olan tepeleri seçebildiler. Düzlüğe benzer bir alanda beklemeye koyuldular. Kuyuyu, yalakları ve çadırı hemen önlerinde görebiliyorlardı. Pusuya geçip yaylarını gerdiklerinde çadırın önündeki atın, hanın önünde durmakta olan atın aynısı olduğunu fark ettiler. O vakit çadırdakilerin Liya ve âşığı Demircan olduğunu anladılar. Gladyüs, aradığı fırsatın ayağına geldiğini anladı. Çünkü şimdiye değin korktuğuna şahit olan her insanı öldürmüştü. Hemen harekete geçip çadıra yaklaştı. Yayını gerip okunu Demircan’ın yarı çıplak bedeninin üzerine bıraktı. Ardından Uranha’dan kızın kollarını tutmasını istedi. Önce ırzına geçti, sonra boğarak kızın da canını aldı. Kızın ölüsünü bir Türkmen kilimine sarıp Ertuğrul’un atlarından birinin üstüne koydu. O esnada atların yanında durmakta olan çoban köpeği ona doğru hareket edince okunu fırlattı. Köpek, boyun derisine isabet eden okun etkisiyle ölmedi ama ondan uzaklaştı. Gladyüs, Uranha’dan diğer atları da yedeğine almasını istedi. Ardından Karacahisar sınırına doğru yola koyuldular.

Liderin Ölümü

Kerim Çelebi, avluya giren çoban köpeğinin baştan ayağa kanlar içinde olduğunu görünce yanına vardı. Çevredeki herkes onun yanına doluştu. Orhan Bey de toplananlar arasındaydı. Köpeğin bir kurtla boğuşurken bu hâle geldiğini sandılar. Bu durumlarda kurdun postunu gidip getirenlere bahşiş verilmesi âdetti. Kendisinden üç yaş küçük olan Orhan Bey, Kerim Çelebi’ye yaklaşıp harekete geçmelerini söyledi. Kerim her ne kadar savaşçılığa uzak olsa da bu teklifi reddedemedi. O sıralar molla olmaya uğraşan Kerim’in annesi Bacıbey, zaten oğlunun hiçbir vakit hocalıkla uğraşmasını istememiş, onun savaşçı olmasını istemişti. Savaşçılıkta gözü olmayan Kerim’in hocalığa girişi, Ertuğrul Bey sayesinde olmuştu.

Söğüt’ten tez vakitte ayrılıp hızla atlarını sürmeye başladılar. Uzun bir süre sürdükten sonra Kerim’in ağabeyi Demircan’ın çadırına rastladıklarında durakladılar. İçeri seslendiler ama yanıt gelmedi. Bunun üzerine çadıra doğru yaklaşan Kerim, sazlıkların arasında ağabeyinin cansız vücuduyla karşılaştı. Yere çöktü, feryat etmeye başladı. Soğukkanlılığını koruyan Orhan Bey, çadırdan davulu alıp civardaki köye tehlike işaretini verdi. Yanlarına gelen birkaç kişiden bilgi almaya çalıştılar. Fakat onun ölmeden evvel Liya’yla beraber olduğundan başka bir şey öğrenemediler. Liya’nın ise ne ölüsü ne de dirisi vardı ortalıkta. Bunun yanı sıra Ertuğrul Bey’in atları da meydanda gözükmüyordu. Köydeki birkaç iz sürücünün sayesinde atların Karacahisar sınırına doğru götürüldüğünü anladılar. Bundan sonra ne yapılacağını artık Ertuğrul Bey bilirdi. Orhan Bey ve Kerim Çelebi, Demircan’ın cesedini de yanlarına alıp Söğüt’e döndüler.

Söğüt’te akşam yaklaşıyordu. Hasta yatağından kalkan Ertuğrul Bey ve oğlu Osman Bey de çıkmıştı meydana. Ertuğrul Bey, torununa bu olayın nasıl gerçekleştiğini sordu. On üç yaşında olan Orhan Bey, tüm bildiklerini aktardı. Ertuğrul Bey, onu dinledi, ardından penceresinden uzun uzun Söğüt’ü seyretti.

Bacıbey, Devlet Hatun, kocasını kaybettiği için oğullarının üzerine titremiş, onların boynu bükük gözükmemeleri için çok çabalamıştı. Demircan’ın bir gâvur kızıyla ilişki kurmasına razı değildi. Onun çıplak bir vaziyette ölü bulunduğunu öğrenince acısını içine attı ve çevresindekilere ağıt tutulmaması gerektiğini söyledi. Kerim’i yanına çağırıp bundan sonra kitaplarla uğraşmasının yasak olduğunu, iyi bir savaşçı olması gerektiğini söyledi. Kerim başta direnecek oldu ama sonra anasının sopasını gördüğünde gözü yaşlı bir şekilde cübbesini üzerinden atmak zorunda kaldı. Çevrenin en saygın Ahi’si olan Şeyh Edebali’den ders alma fırsatını yitirdiği için çok üzgündü.

Aynı gün içerisinde Ertuğrul Bey’in durumu ağırlaştı. Çok direnemedi, hayata gözlerini yumdu. Çevrede “Baba’mız dünyadan göçtü!” sesleri yükseldikçe yükseldi. Herkesten evvel oğlunun acısını da içinde tutan Bacıbey akıttı gözyaşlarını. Gözyaşları ve ağıtları bitmek bilmedi. Aynı gün içerisinde bir Türkmen köylüsü kılığına girmiş olan Kamagan Derviş, Söğüt’e gelip Osman Bey’in yanına vardı. Keşiş Benito ve onun yanındaki iki adam hakkında aldığı duyumları aktarıp bu işle onların ilgisi olabileceğini bildirdi. Osman Bey, diğer iki adamın neyin nesi olduklarını sordu. Derviş, onların çeşitli suçlara bulaşmış oldukları için tarikat tarafından sürgüne gönderildiklerini, tarikat başkanından mektup getirdikleri için bu işe Keşiş Benito’nun çok sevindiğini söyleyip keşişin icabına bir an önce bakmasını önerdi. Osman Bey’in yüzünde tebessüm belirdi. Şimdilik bu işi ertelemeyi düşünüyordu.

Ertesi gün bahar güneşi tepeye çıktığında Ertuğrul Bey vasiyetinde söylediği üzere pınarın yanında dikili duran asırlık çınarın dibine gömüldü. Osman Bey, ölümleri birbirine yakın gerçekleştiği için Demircan’ın da oraya defnedilmesini istedi. İnsanlar mezarların üzerini kapatabilmek için âdeta birbirleriyle yarıştılar. Böylece defin işlemleri aynı günde aynı saat içerisinde tamamlandı. Osman Bey, hemen o gün içerisinde uzun süredir planladığı eylemi beyliğin saygın kişilerinden Akçakoca’ya, Ertuğrul Bey’in en yakın dostuna, açtı. Onunla fikir alışverişinde bulunduktan sonra Kerim’i de yanına alarak Şeyh Edebali’nin tekkesine ulaşabilmek için yola koyuldu.

Devamını okumak ve dinlemek için HAP KİTAP uygulamasını indirebilirsiniz.

v

Yayın Tarihi: 20 Aralık 2022 Salı 13:00
YORUM EKLE

banner19

banner36