"Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" kitap özeti

Dilin bütün inceliklerini kullanarak distopya türüne bir başyapıt kazandıran Orwell, bu eserinde çeşitli göndermeler yoluyla dil ile özgürlük arasında doğrudan bağlantı kurmaktadır. Hap Kitap uygulamasından tamamına ulaşabileceğiniz George Orwell'ın artık bir klasik olarak addedilen eseri; 1984'ün özeti ve ses kayıtlarına dair bilgilendirme içeriğini istifadelerinize sunuyoruz.

"Bin Dokuz Yüz Seksen Dört" kitap özeti

Yirminci yüzyılın çağdaş roman dalında klasikleşmiş eserlerinden sayılan Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, George Orwell’in Hayvanlar Çiftliği’nden sonra kaleme aldığı son eseridir. Üç totaliler devletin sürekli savaş hâlinde hüküm sürdüğü düşsel bir gelecekte, bugün Britanya diye de adlandırılan topraklar, Okyanusya’nın hâkimiyeti altındadır. İngsos adında bir rejimle yönetilen toplum, tümüyle geçmişten koparılmış, hafızasız, iradesiz, muhalefetsiz bir yaşam mücadelesi sürdürmektedir. Toplumun büyük çoğunluğu, son derece ilkel şartlarda ve kendisi için belirlenmiş sınırlar içerisinde olmasına rağmen “ileri düzeyde ve geniş imkânlarla” yaşıyor olduğuna inandırılmış durumdadır. Sistem; öğretileri, aygıtları ve yürütücüleri tarafından çok sıkı bir koruma ve denetim altında varlığını sürdürürken “parti mensupları” ile “proleterler” olarak sınıflandırılmış kitleler, “insanca yaşamanın” ne demek olduğunu bilmeyen bir teslimiyetçilikle “Büyük Birader”e boyun eğmiş durumdadır. “İnsan”lıklarını sürdürmek ya da kısmen korumak isteyenler ise kraldan çok kralcı mensupların, aşırı bağlılıkları ve “Düşünce Polisi” diye adlandırılan bir mekanizma sayesinde “buharlaştırılmak” suretiyle ortadan kaldırılmaktadır.

Dilin bütün inceliklerini kullanarak distopya türüne bir başyapıt kazandıran Orwell, bu eserinde çeşitli göndermeler yoluyla dil ile özgürlük arasında doğrudan bağlantı kurmaktadır. Orwell’a göre dili kötü kullanan, kelime hazinesi daraltılmış ya da tümüyle değiştirilmiş toplumlar, tutsak kalmaya mahkûmdur.

"1984" kitap özetinden bölümler:

Winston Smith ve Okyanusya

Nisan ayının soğuk ama güneşli bir gününde, yorucu geçen bir iş gününün ertesinde Winston Smith, Zafer Konağı’nın yedinci katındaki dairesine doğru yöneldi. Asansöre binmek, aklına bile gelmedi çünkü Nefret Haftası’na yapılan hazırlıklar nedeniyle her şeyde olduğu gibi elektrikte de kesintiye gidiliyordu. Sağ bileğinin üstünde bir varis ülseri olan Smith, merdivenleri ağır ağır çıkarken hemen her kat boşluğunda “Büyük Birader”in boydan portre fotoğrafıyla göz göze geliyordu, nitekim fotoğrafların altında; “Büyük Birader’in gözü sende” yazılıydı. Eski püskü ve yıllardır değişmeyen mobilyalarla döşeli olan evine, bacağında artık dayanılmaz boyutlara ulaşmış ağrısıyla giriş yaptığında, nefesi tamamen tükenmiş durumdaydı. Herkesin giymek zorunda olduğu parti üniforması olan mavi tulumun içinde oldukça çelimsiz ve narin bir görünüme sahip olan bu adam, henüz otuz dokuz yaşında olmasına rağmen güç yaşam koşulları yüzünden kısmen geçkin görünüyordu. Kapıdan girer girmez duvardaki metal levhaya yönelip düğmeyi çevirdi; ses kısılabiliyor ancak asla tamamen kapatılamıyordu. Gözün eriştiği tüm dairelerin duvarlarına monte edilmiş tele ekranlar, sürekli bültenlerle hükümetin mesajlarını halka iletirken mekânlarda fısıltıyı aşan her ses aynı zamanda kaydedilebiliyordu. Karanlık olmadığı zamanlarda bütün hareketlerinizin gözlendiği, konuştuğunuz her şeyin duyulduğu ve özel alan tanımlamasının tamamen gözden çıkarıldığı bu şartlarda, dairelerin sürekli devriye gezen helikopterler tarafından ara ara gözetleniyor olması hiç yadırganmıyordu. Çünkü bundan daha ötesi vardı; Düşünce Polisi. Görev tanımı ve araçları tam olarak kimse tarafından bilinmese de tutuklanmak için sadece şüpheli hareketler içinde olmak gerekmiyordu. Aklınızdan geçen herhangi bir aykırı düşünce, işinizi yaparken bir anlık dalgınlık ya da farklı bir şeye beş saniyeden fazla dikkat kesilmek, Büyük Birader’in halka açık konuşmalarında; “İki dakikalık nefret” seanslarında yeterince hiddetli olmayan yüzünüzde beliren bir alaycı ifade, tanımlanmış zaman dilimlerinde, tanımlanmış işlerin dışında yapılmış herhangi bir faaliyet; kısaca İNGSOS’un öğretileri doğrultusunda olmayan her türlü fiilî ve zihnî eylem; Düşünce Polisi tarafından kolayca tespit ediliyordu. Ve sonrasını kimse takip edemiyordu. Çünkü tutuklanan kişiler, Sevgi Bakanlığı Binası’nın altında olduğu varsayılan mahzenlerde sonu gelmez işkenceler ve sorgulamalardan geçirildikten sonra “buharlaştırılıyor”du. Buharlaştırılmak; yok edilmek, öldürülmek ve unutulmak şeklinde olmaktan çok “hiç var olmamış olmak” anlamına geliyordu. Buharlaştırılan kişiye dair bütün kayıtlar, anılar, eylemler, kimlik bilgileri siliniyor, bırakın peşine düşmeyi, o kişiyi arkasından soramıyordunuz bile. Hayat; yakınları da dâhil herkes için kaldığı yerden devam ediyor ve akıl ve sağduyunun tamamen devre dışı olduğu bu düzende, hafızasız olmak artık kimse için bir sorun teşkil etmiyordu.

Dairesinin baktığı karşı cephede yükselen ve aynı zamanda Winston’ın çalıştığı yer olan Doğruluk Bakanlığı, yaklaşım üç yüz metre yüksekliğinde, piramit şeklinde, ham betondan imâl edilmiş görkemli bir yapıydı. Beyaz cephesinde boydan boya partinin sloganları okunuyordu:

SAVAŞ BARIŞTIR.

ÖZGÜRLÜK KÖLELİKTİR.

BİLGİSİZLİK KUVVETTİR.

Resmi haber hesaplarının, eğlence, eğitim, edebiyat ve kültür sanat faaliyetlerinin yürütüldüğü Doğruluk Bakanlığı’nın yanı sıra savaşlar ve askeri eylemlerden sorumlu Barış Bakanlığı; ekonomiden sorumlu Bolluk Bakanlığı, yasaların, düzenin ve hukukî nizamın yürütücüsü olan Sevgi Bakanlığı, Zafer Konağı’nın çatısından kuş bakışı görülebilecek şekilde konuşlanmıştı. Winston; Londra’nın; Okyanusya’nın üçüncü büyük ve Birinci Havaüssü’nün bu merkez kentinin, hep mi böyle soğuk, donuk ve içler acısı bir hâlde olduğunu hatırlamaya çalıştı. Çocukluk anıları ve eskiye dair her detay o kadar sistemli bir şekilde baskılanmıştı ki bırakın otuz yıl öncesini, beş yıl öncesini bile hatırlamakta zorlanıyordunuz. Etrafta ve muhayyilesinde olup bitenler katlanılmaz olduğunda yaptığı gibi arkasını dönüp mutfak tezgâhının üzerindeki “Zafer Cini” yazılı şişeden bir yudum aldı. Bu nitrik aside benzeyen ve bir çay kaşığıyla insanı yerinde zıplatan içecek, midede yanma hissi geçtikten sonra hayatı kısmen çekilir hâle sokuyordu. Akşam yemeğine yetecek bir yiyecek genelde bulunmadığından üçüncü sınıf bile sayılamayacak “Zafer Sigarası”ndan bir sigara yaktı ve yine ilk denemede bütün tütünü yere döktü. Tele ekranın odanın tümüne hâkim olmaması, Winston’ın o gün yapmayı planladığı kritik şey için işe yarayacak gibi görünüyordu. Yapmak istediği şey; Londra’nın izbe sokaklarının birinde tesadüfen gördüğü eski bir antikacıdan aldığı bir defterle o günlerde artık bulunamayan bir dolma kalemin suç ortağı olacağı; günlük tutmaktı. Bu, kâğıt üstünde yasaya aykırı bir durum değildi- zaten artık yasa diye bir şey kalmadığı için aykırılık da söz konusu değildi- ancak durum fark edilirse ölüm cezasına çarptırılabilir ya da en az yirmi beş yıl kürek cezası alabilirdi. Kalemini, mürekkebe batırdığı anda Winston Smith, dönülmez bir yolun başında olduğunu hissederek derin bir ürperti geçirdi.

Doğruluk Bakanlığı ve Belleksizlik

Ertesi sabah, tele ekrandan gelen siren sesiyle Winston yataktan fırlayarak ve her zamanki öksürük nöbetine tutularak kalktı; çıplaktı. Dış Parti üyeleri, yılda sadece üç bin giyim kuponu alıyorlardı ve bir pijama altı yüz kupon tutuyordu. Öksürüğün şiddetiyle varisleri daha çok aktive oluyor ve korkunç bir şekilde kaşınıyordu. Ekrandan gelen metalik ve buyurgan ses, bütün memurları her sabah yaş skalasına göre sıraya diziyor ve sabah sporu denilen zorunlu hareketleri yaptırıyordu. Winston, varislerini çok zorlayan bu antremanda düşüncelerini başka bir tarafa kaydırarak Okyanusya’nın savaşta olmadığı bir zamanı hatırlamaya çalıştı. Kendini bildi bileli ülke savaştaydı;–Winston 1984’te olduklarından bile emin değildi; çünkü artık bir tarih bilinci de yoktu- fakat müttefikler ve düşmanlar her dört yılda bir değişiyordu. Avrasya, Doğu Asya ve Okyanusya; üçün ikili kombinasyonları şeklinde sürekli küme değiştiriyor fakat dört yıl önceki müttefik, yeni strateji belirlendiğinde kesin olarak reddediliyordu. Çoğunluğun belleği kesin bir şekilde denetim altında olduğu için de ülke vatandaşları, durumu şüpheyle karşılamıyor ve hemen her yerde sürüp giden protestolar; yazılı, görsel ve işitsel propagandalar sayesinde konjonktürel düşmana nefretle dolup taşıyorlardı.

Bakanlıkta yaptığı iş; “sürekli düzeltme işlemi” olarak tanımlanabilirdi. Yazılı ve görsel basına ait bütün araçlara, gazetelere, dergilere, broşürlere, kitaplara, filmlere, afişlere, karikatürlere ve fotoğraflara; dönemin gelişmelerine ters düşecek ve sorgulamaya sebebiyet verecek her türlü yazılı ve basılı ürüne uygulanan bu işlem, bakanlığın farklı birimleri tarafından titizlikle yürütülüyordu. Her gün, her an geçmiş sürekli yenileniyor; baskısı yenilenen Yenikonuş (Okyanusya’nın resmi dili) sözlüğündeki kavramlarla destekleniyordu. Parti’nin akla ve gündeme ters düşebilecek bütün tahminlerinin doğruluğunu kanıtlamak için sanal belgeler üretiliyor, yazı işleri müdürleri, fotoğrafçılar ve matbaacılar; üstün bir teknikle donatılmış stüdyolar ve basımevleri; bunun için insanüstü bir gayret sarf ediyorlardı. Bütün bir geçmiş gerektiğinde yazılıp silinebilecek bir yapboz tahtasına dönüşmüştü. Winston yaptığı işte iyi sayılırdı; genelde Büyük Birader’in Times’ta yayınlanmış demeçlerini, günlük siyasete ters düşmeyecek şekilde güncelliyor ama arada sırada da olsa ilginç ve zorlayıcı bir zihinsel aktiviteye rastlayabiliyordu. Böyle zamanlarda biraz oyalanabildiği için işin zorlayıcı kısmını seviyor ve kelimeler yoluyla anlama yön veriyor olmak sahtekarlık da olsa hoşuna gidiyordu.

Öğle arasında Yenidil konusunda uzman olan ve Araştırma Dairesi’nde çalışan arkadaşı; Syme ile karşılaştı; kendisi Parti’ye akılcı bir tutumla bağlıydı. Syme, Yenikonuş’un her geçen yıl atılan kelimeler ve onların karşıladığı anlamlarla daralan yapısını şiddetle savunurken düşman köylere yapılan hava saldırıları, Sevgi Bakanlığı’nda düşünce suçlularına yapılan işkence ve kıyımlarla içi kin ve nefretle dolu olarak övünüyordu. Dildeki budamalarla aslında düşünme kabiliyetinin daralarak tamamen ortadan kalkacağını dolayısıyla bir düşünce suçunun da kalmayacağını ifade ediyordu; “Parti’ye bağlılık, düşünme gereksinimi duymamaktadır; Parti’ye bağlılık; bilinçsizlik demektir.” Winston; partiye bu derece bağlı olmanın bile bu akıllı adamı kurtaramayacağından ve yakın zamanda buharlaşacağından emindi. Öğle yemeğini yedikleri yemekhane; zeminin altında, duvar sıvaları tamamen dökülmüş ve sonu gelmez kuyruklardaki insanların ter ve nefesiyle bir sis altında görünmez olmuştu. Menü standarttı; pembemsi gri renkli et yemeği, bir parça ekmek, bir dilim peynir ve bir fincan sütsüz “Zafer Kahvesi”ne ek olarak bir sakarin tableti.

Yemekten önce ve sonra iki dakikalık nefret seansları olurdu; önce Partinin kurucularından olan ve sonradan “Büyük Birader”le yaşadığı fikir ayrılıkları yüzünden vatana ihanet suçundan aranan Goldstein’a yürütülen organize bir protesto şeklinde giderek yükselen çığlıklarla ve kendinden geçmelerle sonlanıyordu. Her gün binlerce kez platformlarda, parti yöneticileri tarafından tele ekranlarda yuhalandığı ve alaya alındığı hâlde Goldstein’ın etkisini yitirdiği söylenemezdi. Hatta “Kardeşlik” adında bir karşı örgüt yoluyla her geçen gün taraftarlarını artırdığı ve yeraltında organize gruplarla muhalif faaliyetlerini yürüttüğü söyleniyordu. Nefret seanslarına katılmak zorunluydu, Winston’ın dikkatini en çok çeken iki kişi; belinde Anti-Seks Gençlik Örgütü’nün kırmızı kuşağını taşıyan siyah saçlı kız ve İç Parti üyelerinden heybetli görünümüyle etkili bir hükmetme alanı olan O’Brien’dı. Başından beri hayretini celbeden bu adamın hareketlerinde derin bir sükûnet ve bakışlarında da diğerlerinde rastlanılmayan bir dinginlik ve ağırbaşlılık vardı. Winston günlüğüne onunla ilgili bir rüyasını bile kaydetmişti. Annesi ve kardeşinden ayrılmak zorunda kaldığı geçmişte bir yerde O’Brien, çaresizlik duvarını aşıp geliyor ve Winston’a bakarak; “Seninleyim” diyordu. “Karanlığın olmadığı yerde” yeniden buluşacaklarına söz veriyordu. Siyah tulumunun içinde son derece görkemli bir gövdesi olan bu adamın gerçekten dost mu yoksa düşman mı olduğuna bir türlü karar verememişti. Fakat o gün nefret seansı sırasında aralarında birkaç saniyelik bir bakışma oldu. Seans bittiğinde herkes kinin doruklarında gezerken ve gözle görülür bir fakirleşme olduğu hâlde tam tersi yönde istatistikler tele ekranda akarken O’Brien’ın gözlerinden kendisine yansıyan pırıltı, başka türlü bir hissiyata neden oldu. Nedenini tam açıklayamıyordu ama Winston, o andan itibaren aralarında bir bağ kurulduğunu düşündü.

Devamını okumak ve dinlemek için: 

Yayın Tarihi: 18 Mart 2022 Cuma 13:30 Güncelleme Tarihi: 18 Mart 2022, 14:03
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26