Amin Maalouf'un 'Semerkant' kitap özeti

“Semerkant, dünyanın ezelden beri güneşe çevirdiği en güzel yüz…” Amin Maalouf’un kaleme aldığı, Ömer Hayyam’ın rubaiyatının Semerkant’ta başlayıp Atlas Okyanusu’nda son bulan hikâyesinin anlatıldığı bu roman, İran medeniyetinin çalkantılı geçmişine mercek tutuyor. Ömer Hayyam’ın merkezde olduğu eserde hem onun hayatını hem de yaşadığı ülkenin geçirdiği önemli siyasi ve tarihsel gelişmeleri yazar okuyuculara aktarıyor. Tamamına Hap Kitap uygulamasından ulaşabileceğiniz kitabın özet ve ses kayıtlarına dair bilgilendirme içeriğini istifadelerinize sunuyoruz.

Amin Maalouf'un 'Semerkant' kitap özeti

Giriş

Amin Maalouf’un Ömer Hayyam’a ait bir yazma üzerinden biz okuyucularını çıkarttığı bu tarih yolculuğunda İran’ın geçmişten günümüze değişen çehresine ve değişmeyen kaderine tanıklık ederiz. Hayyam’ın yaşadığı dönemde İran sınırlarında Türkler ile yaşanılan siyasi anlaşmazlık ve ittifaklar, devletin kendi içerisindeki hanedanlık entrikaları, hırs ve iktidar mücadelesi hikâyenin anlatıldığı dönemi niteleyen özelliklerdir. Maalouf, yine bu dönemde ortaya çıkmış ve geçmişte bu toplumun kaderini derinden etkilemiş olan Hasan Sabbah ve tarikatını da hikâye içerisinde kurguya dâhil ederek bu gizli örgütün efsaneleşmiş yalanlarına da perde aralar.

Ömer Hayyam, Nizamülmülk ve Hasan Sabbah’ın anlatıldığı kitabın ilk yarısında dinin farklı yorumlanmasıyla oluşan inanç sistemlerini, toplumun sosyolojik yapısını, devlet işlerini ve işleyişini görürüz. Karakterlerin her biri, bu tarihsel kurgu içine birer Doğu imgesi olarak yerleştirilir. İkinci bölümünde ise ana karakterimiz değişir ve bir başka İran yolculuğuna çıkarız. Yazarın İran devriminden bahsettiği bu bölümlerde, yaşamdaki en acımasız yasa olan güçlünün güçsüzü ezmesinin siyasi perdedeki yansımasıyla karşılaşırız. Kitap, bir başka ülkenin demokrasisi adına dava güden karakterleri ile haritalarda çizilen devlet sınırlarının ötesinde insani değer ve inançlar olduğunu okuyuculara anlatmak istemektedir.

Semerkant Misafirperverliği

Ömer, Semerkant’a geldiğinde henüz yirmi dört yaşındaydı. Bu şehrin dokusunu anlamak için sokaklarını geziyor, insanları izliyordu. İnsanların bir yerde toplandığını gördü. O tarafa doğru yöneldiğinde yaşlı bir adamın yerde yattığını ve feci şekilde dövülmüş olduğunu fark etti. Kalabalıktan bir adam Ömer’e dönüp, “Bizim Uzun Cabir işte.” dedi. Uzun Cabir mi? Şaşırmıştı. Kendisinden on bir yıl önce vefat eden gökbilimci, tıpçı, âlimler âlimi İbni Sina’nın arkadaşı Uzun Cabir miydi yerdeki o adam? Dayanamayıp bağırdı, “Bırakın zavallıyı gitsin. Size ne zararı var!” Bu çıkışından sonra kalabalığın dikkatini epey çekmişti. Çetenin başı olduğu anlaşılan bir adam Ömer’e dönüp, “O bir zındık, sarhoşun, feylezofun teki. Peki, sen de kim oluyorsun? Belli ki bu şehirden değilsin!” dedi. Ömer kimliğini açık etmek istemeyerek, “Adım Ömer, Nişaburlu İbrahim’in oğluyum.” dedi. Façalı Suratlı Softa olarak anılan bu adam, onun kim olduğunu anlayıp ona ait olmayan rubaileri söyledi ve Ömer’i dinsizlikle suçlayarak onu hırpalamaya başladı. İkilinin arasındaki laf dalaşını fırsat bilen yaralı hâldeki Cabir, şaraphanenin yolunu tutmuştu. O sırada ahdâslar olay yerine geldi. Façalı Surat, kendini savunmak istercesine, “Simyacı bu adam!” dedi. Simyacılık o dönemlerde en büyük günahlardan sayılıyordu. Ahdâslar, kalabalığı dağıtıp ikisini de Semerkant Kadısı Ebu Tahir’in yanına götürdüler. Oraya vardıklarında Kadı, iki aile arasındaki davayı çözmeye çalışıyordu. Kavga eden ikiliyi fark edip onları yanına çağırdı  ve kendilerini tanıtmalarını istedi.

Kadı Ebu Tahir, Ömer Hayyam’ın ismini duyunca onun bilim adamı olan Ömer olduğunu anladı ve herkesi dışarıya gönderip onunla baş başa konuşmaya başladı. Onu, Semerkant’ta tanımayan kimsenin olmadığını ve Mâverâünnehir’de onların gururu olduğunu söyledi. Ömer’i burada ağırlamak büyük bir şerefti ve çarşıdaki tartışmanın lafı bile edilmeyecekti. Ancak ona sormak istediği bir husus vardı, hakkında çıkan şu tuhaf rubailer, gerçekten ona mı aitti? Ömer cevap verdi, “Ben yıldızlara bakarım, gökyüzünü izlerim, matematik ve geometri ile uğraşırım. Yaratana ve Yaratanın var ettiğine şükredip her şeyin O’ndan geldiğine inanırım.” Kadı, bu sözlerden ondaki zekâ pırıltısını anlayarak “Allah seni zekâ ile donatmış. Fıkıh ve belâgat vermiş ama kendini korumak istiyorsan bu ağza sahip olman ve dilini tutup susmayı unutmaman lazım. Yoksa buralarda barınamazsın.” diyerek ona boş bir defter uzatır. Bu defter ileride, Ömer’in “Semerkant Yazması” olarak anılan rubailerinin toplandığı yazma olacaktı.

Ertesi gün hükümdar Nâsır Han Semerkant’a gelecekti. Karşılamaya gitmeden önce Kadı, Ömer’i hırpalayan Foçalı Surat’ı bilim insanı Ömer Hayyam’ı tanıdığından dolayı herkesin içinde tebrik etti. Kadı zeki biriydi; bu davranışı ile Paçalı bir daha kimsenin önünde ona bulaşamayacak, zarar veremeyecekti. Kadı ile Ömer, Han’ın gelişini beklerken sohbet ettiler, Semerkantlıların konukseverliğinden konuşmaya başladılar. Ömer, kente ilk geldiğinde konakladığı bir handa hancının ondan hiçbir şey istemeden konaklamasına izin verdiğini bunları Allah’ın rızasını kazanmak için yaptığını söyledi. Kadı, “Bunda şaşılacak bir şey yok. Burası Semerkant’tır, burada misafirperverlik her şeyden önce gelir.” dedi. Ömer, “Peki nasıl olur da bu insanlar, İbni Sina’nın arkadaşı Ebu Cabir’i sokak ortasında dövüp bir yabancı olan beni hırpalarlar?” diye sordu. “Korkudan” dedi Kadı, “Sen de bilirsin ki Semerkant her yerden kuşatılmış. İnsanlar korkarlar ve şehirlerinin ellerinden alınacağını düşünürler.” Sohbet sonlandıktan sonra ahali, hükümdarı karşılamaya gitti. Nâsır Han’ı ilk kez gören Ömer, onun ne kadar öfkeli biri olduğunu düşündü. Onu karşılamaya gelen ahalinin yanına atıyla geldi, şöyle bir baktı ve sinirlenerek oradan ayrıldı. Molla takımından hiç kimse hükümdarı karşılamaya gelmemişti. Ahali aralarında konuşmaya başladı.

Ne de olsa Han’ın babası, bir âlimin kafasını keserek başa gelmişti. Onun da aynı şeyi yapmayacağı ne malumdu? Her zaman arabuluculuk görevini üstlenen Kadı, Nâsır Han’ın peşinden gitti. İçeri girer girmez Han, Kadı’ya dönüp şöyle söyledi, “Tüm molla takımı şafakla birlikte ayağıma kapanmaya gelecekler.” Ertesi gün olduğunda Kadı, haberi molla takımına yollamıştı. Sarayda buluştuklarında Ömer de Kadı’ya eşlik etti. Bütün molla takımı kafalarının daha değerli olduğunu düşünerek saraya şafak vakti ile birlikte Han’ın ayağına kapanmaya geldi ve diz çöktüler. Cezalandırma bittikten sonra şehrin ileri gelenleri rütbesine göre Han’a saygılarını sundular. Han’ın şahsına şiir okuma sırası geldiğinde Mabeyinci bir adım öne çıktı, “Hükümdarımızı güneşe, aslana, kaplana benzetmek yerine başka şiirleri olan varsa okusun. Bunun dışındakileri hükümdarımız istemez.” dedi. O sırada bir kadın ileriye atıldı. Buharalı bir kadın şaireydi bu, ismi Cihan’dı. Soğd Nehri’ni öven bir şiir okudu, Nâsır Han şiirden etkilendi ve “Ağzın altın dolsun.” dedi ve kadının önüne bir testi altın geldi. Kadın, ağzına alabildiğince altın doldurdu ve Han’ın huzurundan çekilirken Ömer ile göz göze geldi. Ömer, kadından etkilense de izlediği manzara karşısında rahatsız olmuştu.

Daha sonra söz Kadı Ebu Tahir’e geldi, Ömer’i Han’a tanıttı. Han şeref duyduğunu, İbni Sina’dan sonra bu coğrafyaya gelen en büyük bilim ve ilim adamlarından biri olduğunu söyledi. “Ağzın altın dolsun!” dedi. Ömer, az önce izlediği manzarayı düşünerek, “Oruçluyum Han’ım.” dedi. Han buna inanmamıştı ve gerçek sebebini öğrenmek isteyince az ile yetinmeyi bildiğini hükümdardan saygıdan başka bir lütuf istemediğini söyledi.

Devlet Erkânı

Cihannümaya döndüklerinde Ömer odasında bir fısıltı duydu. Dikkat kesilince bunun bir kadın sesi olduğunu anladı ve bu kadın Han’ın karşısında şiir okuyan Cihan’dan başkası değildi. O da Ömer’den etkilenmiş ve onu takip etmişti. Aşkın bu beşeri hâli, Ömer’i mest etti. O geceden sonra her gece gizli gizli buluştular. Bu buluşmaların birinde Cihan, Ömer’e “Han Semerkant’a niye gelmiş bilir misin?” diye sordu. Ömer, devlet işleriyle ilgilenmek istemediğinden sevdiğini geçiştirmeye çalıştı ama Cihan anlatmaya devam etti ve Han’ın surları kontrol etmeye geldiğini söyledi. Cihan’a göre Han, Türklerin saldırısından korkuyordu ve Nâsır Han haksız sayılmazdı.

Selçuklular o dönemde Anadolu’da, Mâverâünnehir’de birçok vatanı topraklarına katmışlardı. Ömer, Selçuklu hükümdarı Tuğrul Bey ve kardeşi Çağrı Bey Nişabur’a girdiğinde daha bebekti. Şehir kuşatılmış ama iki kardeşin anlaşmazlığından dolayı alınamamıştı. Nişabur, iki kardeşin anlaşmazlıkları sonucu elden gitse de Tuğrul Bey ve kardeşleri durmadılar, Bağdat’ı ve İsfahan’ı aldılar. Dönemin halifesi Tuğrul Bey’e, “Doğu’nun ve Batı’nın Sultanı” unvanını verdi. Halifeden az taktir gördüğünü düşünmüş olacak ki Tuğrul Bey, halifenin kızı Seyyide Hatun’la evlenmek istedi. Halife başta gönülsüz davransa da kızıyla Selçuklu hükümdarının evlenmesine müsaade etti. Ancak evlilikten çocukları olmadığı için Tuğrul’un kardeşinin çocuğu Alparslan başa geçmişti. Nâsır Han, özellikle Anadolu’nun kapısını açan komutandan ve döneminin siyasi bir dehâ olarak nitelendirdiği veziri Nizamülmülk’ten korkuyordu. Nâsır Han, Alparslan’ın kızıyla, kendi kız kardeşi de Alparslan’ın oğluyla evliydi. Fakat bu bile surların ardındaki Semerkant’ı korumaya yetmiyordu.

Beklenen Türk saldırısı gerçekleşti. Semerkantlılardan “Harezmli Yusuf” bu çatışmada o kadar ön plana çıkmıştı ki yakalandığında Alparslan, onu huzuruna getirtti. Bu fırsattan istifade Alparslan’a saldıran Yusuf, sultanı yaralamayı başardı ancak bu saldırı onun da canına mâl olmuştu.

Semerkant, Türk kuşatmasından kurtulduğu için kutlamalar yapılıyordu. Alparslan’ın kızı, Nâsır Han’ın eşine yas tutma izni verilmişti. Ertesi gün kutlamalar bitince Han, Ebu Tahir ve kafilesiyle birlikle Türk sarayına taziyeye gitti. Ömer de bu kafileye katılmıştı. Matem tutulmuştu. Saraya girdiklerinde Alparslan’ın oğlu Melikşah, babasının öldürüldüğü taht üzerine oturmuş, kederli gözlerle gelenlerin taziyelerini kabul ediyordu. Hemen yanı başında Türk sancağının direği, Nizamülmülk vardı. Melikşah ona “Ata” diye sesleniyor, gelen misafirlere onun yönlendirmelerine göre davranıyordu.

Taziye sırası Ömer’e geldiğinde Nizamülmülk, kulağına eğilip “Bir yıl sonra İsfahan’da ol, orada konuşuruz.” dedi. Ömer afallamıştı. Bir yanlışlık olabilir mi diye düşünürken hadiseyi Ebu Tahir’e anlattı. Kadı, karşılarındaki kişinin Nizamülmülk olduğunu, daha içeriden girer girmez onların kim olduğunu zaten bildiğini, buna şaşırmaması gerektiğini söyledi. Dönüş yolunda, “O kadına dikkat et Ömer!” dedi Kadı. Her gece buluştuklarının farkındaydı ve bu buluşmalara karışacak değildi. Ancak o kadına tutulmasının sonunu çok iyi görmediğini söyledi. Semerkant kurtulmuştu ve Han yakında sarayına geri dönecekti. Cihan da Han ile birlikte daha önceden yaşadığı gibi haremde yaşamaya devam edecekti. Ömer, Kadıya hak verse de sevdiğinden ayrılma düşüncesine katlanamıyordu. Cihannümaya geldiklerinde yazmasını alıp odasına çekildi. Cihan odasında onu bekliyordu. Kadı’nın söyledikleri Ömer’in kafasına takılmış ve Cihan bu kafa karışıklığını hissetmişti. Sebebini öğrendiğinde, “Ben haremdeki yerimi çok şey feda ederek elde ettim. Oradan vazgeçemem. Han gittiğinde ben de bu şehirden ayrılacağım.” dedi. O gece Ömer yazmaya şu sözleri kaydetti, “Sevdiğin yanından gitti Ömer, şimdi ona sığınabilirsin.”

Nizam’ı Ziyaret ve Hasan Sabbah

Ömer, Semerkant’ta geçirdiği günlerin ardından vezire verdiği sözü tutmak üzere İsfahan’a doğru yola çıktı. Keşân’a ulaştığında bir handa konaklamaya karar verdi. Hancı odaların dolu olduğunu ama bir başkası ile kalmaya razı gelirse bir şeyler ayarlayabileceğini söyledi. Başını koyacak bir hasırdan başka bir şey istemiyordu, hancının teklifini kabul etti. Hancı onu odadan içeri soktuğunda başında kara sarıklı, pörtlek gözlü bir adamla karşılaştı. Oda arkadaşına kendisini “Nişaburlu Ömer” olarak tanıttı. “Ben de Kum Şehri’nden Hasan Bin Ali Sabbah. Rey’de talebeyim.” dedi adam. İkilinin ilk karşılaşmaları böyleydi. Ertesi gün olduğunda oda arkadaşı Ömer’in yanına yaklaşıp “İnsanın adı ‘Ömer’ olunca bu toprakta barınması zor tabii. Buralarda insanlar birbirlerine hakaret etmek için bu ismi kullanırlar. Halife Ömer’den nefret ettikleri için.”  dedi. Ömer’in suratı düşmüştü. Bunu anlayan adam, “Ama Peygamberin emirlerinde nefret yoktur. Ne Şiilerin Sünnilere yaptığı dine sığar ne de Sünnilerin Şiilere...” diyerek kendi düşüncelerini dile getirdi. Ömer, “Aklı başında bir insan böyle konuşur işte.” diyerek yanıtladı onu. Hasan’la şafak sökünceye değin filozofların, âlimlerin; ahlak, din ve toplum hakkındaki düşüncelerini tartıştılar. Ezberden şiirler, kasideler okuyup yorumlardılar.

Ömer, vezir Nizamülmülk’ün yanına gittiğinde oldukça iyi karşılandı, “Biliyordum” dedi Nizam, “Senin gibi bir âlim elbette ki gelecekti. Ancak sana mühim bir şey söylemeliyim, vezirlik yıllarımın deneyimiyle ve Yaratan’ın yardımıyla bir devlet hayal ederim. Bu devlet için bana, senin gibi insanlar lazımdır. Eğer olur da benimle bu yola baş koyarsan hanedanlık tüm Müslüman âleminin en güzel günlerini görür. Kuracağımız düzende kuzu, kurdun yanında aklında hiçbir kaygı olmadan yaşar. Kabul edersen istediğin her şeyi yaparım.” Ömer mal, mülk ve altından ziyade bir rasathane düşlediğini söyledi Nizam’a. Ama aradığı adam olamayacağını, devlet işleri için uygun olmadığını da ekledi. Nizam, biraz daha düşünmesi için Ömer’e ertesi güne kadar süre verdi. Vezirle görüşmesinin ardından dertlenen Ömer’in aklına bir fikir geldi. Bu fikir, kendini bu işten kurtaracak ve Nizam’ın da işini görebilecek bir fikirdi.

Görüşmek için kapıdan girdiğinde vezir, teklifinin çoktan reddedildiğini anlamıştı. Yanında birini daha getirmişti Ömer. Vezirin teklifi için düşündüğü kişi, Hasan’dı. Vezirle Hasan sohbete başladığında Ömer, odadan çekilmişti bile. Hasan, Nizam’ın yanında hızla yükseliyor ve her şeyi çok çabuk öğreniyordu. Birlikte devletin sınırları içinde kuş uçsa haberleri olacak bir haberleşme sistemi kurmuşlardı. Nizam, Hasan’ın çalışmalarını çok beğeniyor ve onu taktir ediyordu. Hasan ise verilen ile yetinmeyip daha fazlasını istedi: Nizam’ın konumunu…

Sultan Melikşah ile yaşları yakın olan Hasan iyi anlaşmaya başlamışlardı. Bu fırsattan istifade Hasan, sultanı Nizam’a karşı doldurdu. Melikşah’ın cimriliğini kullanarak vezirin çok para harcadığını ve devletin hazinesini çarçur ettiğini söyledi. Melikşah, Nizam’a karşı o kadar dolmuştu ki artık ona “Ata” yerine “Hoca” diyor ve harcamalar hakkında bilgi istiyordu. Sultan, bir gün yine Hasan’ın dolduruşlarına gelmiş ve tüm vilayetlerdeki harcamaların dökümünü istemişti. Nizam bu dökümü hazırlamanın en az iki yıl alacağını belirtti. Hasan ise istenileni yapabileceğini hatta kırk günde sultana teslim edeceğini söyledi. Melikşah’ın gözünden iyice düştüğü anlaşılan vezirin tüm divânı bu rapor için Hasan’ın hizmetine verildi.

Vezirlik için verilen bu yarışta Ömer, Hasan’ın kendi önerisi sonucu bu makama geldiğini düşünerek saraya gitti ve Hasan’la görüşmek istediğini söyledi. Hizmetkârlar, Hasan’ın günde sadece iki saatlik uykuyla dayandığını, Ömer’i görebilecek vakti olmadığını ama yine de Hasan’a geldiğini haber vereceklerini söylediler. Ömer, bekleme odalarından birine çağrıldı. İçeri girdiğinde Cihan’ı gördü. Sevdiği, aşık olduğu Cihan’ı... Han’ın sarayından ayrılıp Han’ın kız kardeşi, Melikşah’ın karısı Terken Hatun’un emrinde Türk sarayına geldiğini öğrendi. Terken Hatun çağırtmıştı Ömer’i. Vezirlik savaşından sıkıldığını, bu işi onun gibi aklı başında bir ilim insanının üstlenmesi gerektiğini söyledi. Ömer, Nizam’la yaptığı görüşmede olduğu gibi devlet işlerinden uzak durmak istediğini belirterek sultanın yanından ayrıldı.

Hazırlanan raporların sunumuna sıra geldiğinde Melikşah, Hasan’a güven dolu gözlerle bakıyordu.  Raporların sunumuna geçildiğinde Hasan, hazırladığı raporların yerlerinin değiştirildiğini hatta içlerinden bazılarının kayıp olduğunu fark etti. Elbette Nizam, tedbirli bir adamdı ve Hasan’ın yanında çalışması için kendi adamlarından birini görevlendirmişti. Melikşah, Hasan’ın kendisiyle dalga geçtiğini düşünüp “Ata”sına bakarak Hasan’ın ölüm emrini verdi. Olanları keder ile izleyen Ömer, sultanın huzuruna çıktı ve hatır, gönül ile arkadaşının ölümünü engelledi. Ancak Hasan’ın cezasız kalmaması gerektiğini düşünen Melikşah, ölüm cezasını sürgün ile değiştirdi.

Sonuç

“Semerkant, dünyanın ezelden beri güneşe çevirdiği en güzel yüz…” Amin Maalouf’un kaleme aldığı, Ömer Hayyam’ın rubaiyatının Semerkant’ta başlayıp Atlas Okyanusu’nda son bulan hikâyesinin anlatıldığı bu roman, İran medeniyetinin çalkantılı geçmişine mercek tutuyor. Ömer Hayyam’ın merkezde olduğu eserde hem onun hayatını hem de yaşadığı ülkenin geçirdiği önemli siyasi ve tarihsel gelişmeleri yazar okuyuculara aktarıyor.

Maalouf, hikâye içerisinde hikâye anlatarak kitabı iki farklı olay örgüsü altında işlese de değindiği konular ortaktır. Gerçek tarihi karakterler üzerinden kurgulanan roman; Ömer Hayyam, Hasan Sabbah ve Nizamülmülk gibi aynı dönemin isimlerini, gerçekleşmesi muhtemel bir olay örgüsünde okuyucuya sunar.


Devamını okumak ve dinlemek için HAP KİTAP uygulamasını ücretsiz indirebilirsiniz.

 

YORUM EKLE