Kitabın kaderi yazarın kederi

Kitap-eleştiri ağırlıklı bir dergi projesi olan arkadaşım, iki soruşturma sorusu ile dergiye katkıda bulunmamı istemişti. Sorular şöyle idi:

Yayınladıktan sonra pişman olduğunuz bir kitabınız var mı? Neden?

Kıymeti bilinmemiş bir kitabınızın olduğunu düşünüyor musunuz? Hangisi? Neden?

Soruları cevaplandırdım, gönderdim ancak arkadaşım bize açıklamadığı sebeplerle derginin neşrine imkan bulamadığını söyledi. Bu sorular çevresinde gelişen yazıyı paylaşmanın zamanı geldi diye düşünüyorum.

Yayımladıktan sonra pişman olduğum hiçbir kitabım yok. Eğer erken yayımlanmış olsaydı, veya istemediğim bir çevrenin yayınevi neşretmiş olsaydı belki bir pişmanlık duyabilirdim.

İkinci soruyu şöyle cevaplayabilirim: Benim kıymeti bilinmemiş kitabım yok fakat kontrollü dalgınlığa gelmiş iki kitabım var. 

Bunlardan biri hikaye kitabı diğeri ise deneme kitabımdır.

Önce kontrollü dalgınlık ne demek onu açıklamam gerek.

Midhat Cemal, dostu Mehmet Âkif’i anlattığı biyografi eserinde rastladım bu söze.

Midhat Cemal’in anlattığına göre Mehmet Âkif, Darülfünuna ders vermeye giderken Duyûn-ı Umumiye’nin önünden geçmek zorunda kalırmış. Çünkü bu müessese yolunun güzergâhında imiş.

Altı yüz yıllık devletini borçlandırıp sömürerek yıkımına sebep olduğu için Duyûn-ı Umumiye’ye olan öfke ve kini sebebiyle bakışlarını bile ondan esirgemek isteyen Âkif,  daha binaya gelmeden önce ya yanındaki ile bir sohbete girer ya zihnine bir mesele takar ve bunlarla meşgul olurken binanın önünden geçer gidermiş.

Midhat Cemal işte bu taktiğe “kontrollü dalgınlık” diyor.

Benim iki kitabımın başına geldi kontrollü dalgınlık.

Sağ olsun kitap dergileri, gazetelerin kültür sanat sayfaları, yıl değerlendirmeleri kitaplarımın güzergahına gelince dalgınlığa vurdular işi. Neden böyle yaptılar bilmiyorum. Biri Ankara’da yayımlandı diğeri İstanbul’da. Yani ki kontrollü dalgınlık tek bir şehre mahsus değil.

Dalgınlığa gelen ilk kitabım 2007 doğumlu ve Özet Yaşamaklar adını taşıyor.[1] Ankara’da bulunan bir yayınevi neşretti eseri. Beşinci hikaye kitabım olarak yayımlanan bu esere bugün ulaşmak isteyenler ancak internette görebilir.

Kitaptaki öykülerin dili, üslubu, temaları, özgünlükleri gibi hususlarda kelam etmek bize düşmez.

Biyografik bilgilerde adı ile arzı endam eden bu eserdeki özgünlükler keşfedilmeyi bekliyor. Onu da eleştirmenler ve okuyucular keşfetsin. Yazar yazmakla ve neşretmekle üzerine düşen görevi yapmıştır. Gerisi okuyucunun bileceği bir şey…

İçimde bir ses bir gün keşfedilecek, diyor.

Dalgınlığa getirilen diğer kitabım Uhrevi İşler adını taşıyor ve 2008 doğumlu.[2] Diyeceksiniz ki sizin böyle bir kitabınız mı var? Var, fakat bilinmez meşhurdur kendileri. Daha doğrusu yazar olarak ben ve birkaç kişi biliyor.

Bu kitabı niçin yazarından duyuyorsunuz da bir eleştirmenden, bir kitap düşkününden duymuyorsunuz. Çünkü içinde ‘bunları Kâmil Yeşil yazdı, diyor ki’ diyen birileri çıkmadı. Neden? İçinde bilim ve ilim adamlarına mahsus çıkarımlar, yorumlar, iddialar yok. Edebî metinler bunlar, biiir.

İkincisi, kitap yayımlandı fakat Nasreddin Hoca’nın fıkrasında olduğu gibi, kapı kapı dolaşmadığı için farkına varılmadı. Güzelim kitabım, bir öykücü-yazar arkadaşımın editörlük teşebbüsü, bir yayınevinin ilk eserleri olmak gibi bir talihsizliğe uğradı.

Hiçbir kitapçıda görmedim. Şöyle bir kitabınız var, orada şunu diyorsunuz, diyen bir okur-dost ile karşılaşmadım. Arka kapak takdimini D. Mehmed Doğan, Hicabi Kırlangıç, Mehmet Aycı ve İbrahim Tenekeci’nin yaptığı bu eserin başına bu nisyan neden geldi, size söyleyeyim.

Kitabın yayımlandığı esnada bir edebiyat dergimiz yoktu. İnternet, Facebook, Twitter, Instagram vs. de devrede değildi. Görüyorsunuz, sosyal medyanın olmamasının zararlarını.

Eğer bir edebiyat dergimiz olsaydı, arkadaşlarımız birkaç kelam ile ilgililerin dikkatini çekerlerdi.

Peki, ne diyoruz bu kitapta biz?

Neler demiyoruz ki…

Dünyaya ait ne kadar gıll ü gış varsa hepsini topluyoruz bir araya ve çekinmeden kitabın adını “uhrevî işler” koyuyoruz. “Uhrevî İşler” dediğimiz kategorinin namaz, oruç, zekat, hac, cihad ve bilumum İslami literatür etrafında dönmesi gerekmez mi? İş böyleyken biz ne yapmışız?

Karanlığa dair, tebessüme dair, dostluğa dair, ölüme dair, silgiye dair, simide dair, uykuya dair, bulmacalara dair, zile, sese ve tokmağa dair, unutamadığım kitaplara dair, suyolunda kırılacak destiye dair, ferrari’yi satmaya dair demişiz, bir sürü dünyevî olay ve olgu konusunda güft ü gû eylemişiz.

Yetmemiş, “mumun dibine verdiği ışıktan” diye bir başlık açmışız. Edebiyat ve hikaye üzerine birçok kelamlar etmişiz.

Mesela, okumada sarkaçlı saat uygulaması nedir ve hafızlıkla ne ilgisi var, onu didiklemişiz. Herkes illa oralarda bir görünme hevesi ile Türkçe Olimpiyatlarına koşuştururken; biz okkalı bir tenkit yazmışız bu tür etkinliklere dair. Müziğimize, Mustafa Kutlu’nun desenlerine dair de söz söylemişiz.

Yetinmemişiz; Hristiyanlığa âlet edilen Mevlânâ’dan, İlhan Berk bağlamında aydınların ateizmsizliğine dair ileri geri konuşmuşuz.

Bütün bunları yapmışız da ne olmuş?

Hiç.

Sen yaz, sen oku, sen dinle.

Diyeceksiniz ki kitapların da bir kaderi vardır. Doğrudur. Kitaplar vardır ölü doğar. Kitaplar vardır yıllar sonra keşfedilir.

Yazarın kederi bu keşif yapılıncaya kadar devam edecektir.

Evet, yazının başında bahsettiğim dergiye bu cevapları gönderdim. Fakat derginin çıkışı akim kalınca cevaplar elimizde kaldı. Bilmem ki siz ne dersiniz?

 

[1] Ebabil Yayınları, Ankara

[2] Artus Yayınları, İstanbul

YORUM EKLE
YORUMLAR
Yaşar Akgül
Yaşar Akgül - 3 ay Önce

Belli ki ikisi de güzel miş kitap ların doğrusu üzüldüm başına gelen lere iyi ki yazdınız da haberimiz oldu sevdim doğrusu